KÜRESELLEŞME: YOKSUL DAHA YOKSUL Cihan Dura
KÜRESELLEŞME: YOKSUL DAHA YOKSUL
Cihan Dura
Cuma, 24 Nisan 2009
İleri ölçüde soyutladığımızda, küreselleşme (globalleşme) bir yoğunlaşma, sıklaşma olarak görülür bize. “Toplumsal ilişkilerin dünya çapında yoğunlaşması” olarak (A. Giddens), tüm merkezleri birbirine bağlanmış, “tek birime dönüşmüş bir dünya” olarak görülür. Somut olarak baktığımızda ise küreselleşme, Amerika Birleşik Devletleri’nin -daha doğrusu onu da yöneten Derin Merkez’in- siyasal, sosyal ve ekonomik politikalarını bütün dünya ülkelerine dayatması olarak karşımıza çıkar.
Küreselleşmeye “olumlu yaklaşanlar” var, “olumsuz yaklaşanlar” var.
Olumlu yaklaşanlara göre küreselleşme kapitalizmin doğal bir sonucudur, bu sistemin evrimindeki son aşamadır. Dünyada artık başka seçenek kalmamıştır; bütün ideolojiler bitmiş, tarih sona ermiştir. İnsanlık artık tek bir ekonomik düzene, tek bir yaşam biçimine mahkûmdur. Küreselleşme bir zorunluluktur; engellenemez ve geri çevrilemez. Bu bir tür dayatmadır, ancak kimseyi korkutmamalıdır; çünkü küreselleşme bütün ülkelere ekonomik gönenç, insanlara mutluluk getirecektir. ancak her ülkeye ve herkese değil, yalnızca liberalleşmiş olanlara, “demokratlaşmış” olanlara!...
Küreselleşmeye olumsuz yaklaşanlar ise olumlu bakanların tam tersi bir görüş ileri sürerler. Küreselleşmeyi bir yapaylık ve dayatma, bir “postmodern emperyalist yayılma” olarak görürler. Bu dayatmayı yapan, uluslararası sermayedir, Derin-Merkez’dir. Bir kavram olarak küreselleşme sömürgeci zihniyetin ürünüdür. İnsan aklına bir saldırıdır. O insan zihnine, eğitim ve propaganda yoluyla bir dogma olarak sokulup yerleştirilir.
Yukarda kısaca sunduğum iki görüş, günümüzde çatışma halindedir. Biri öbürünü gerçeği tam kavrayamamakla, ya da gerçeği saptırmakla suçlamaktadır. Bana sorarsanız, ben çok kuvvetli kanıtlara dayandığına inandığımdan, ikinci görüşe, “küreselleşmenin, yeni sömürgecilik olduğu” görüşüne katılıyorum.
I) KÜRESELLEŞMENİN ORTAYA ÇIKIŞI
A) Tarihî bakımdan, küreselleşmeyi iki ayrı şekilde ele alınabilir.
i) Birinci Küreselleşme: Batı'nın dünyaya üstünlük kurmadan önceki zamanlarda, Asya’da, Ortadoğu’da, Avrupa’da yerel ekonomik sistemler, ulaşım, ticaret ağları vardı. O zamanlarda da, küresel çapta, birbirini etkileyen, biçimlendiren, bir genel insanlık “uygarlığı” vardı ve yayılıyordu. Üretici güçler sürekli gelişiyor geliştikçe gezegen ölçeğinde yaygınlaşıyor, “küreselleşiyordu”. Bu doğal sürece karşı çıkmak ya da taraftar olmak diye bir sorun yoktu.
ii) İkinci Küreselleşme: İkinci küreselleşme, kapitalist iktisadî sistemin hüküm sürdüğü dönemde gerçekleşti. Kapitalist üretim tarzını inceleyen Braudel, Wallerstein, Arrighi, Amin, Frank gibi düşünürler ikinci küreselleşme dinamiklerini şöyle açıklamaktadır: Kapitalist ekonomilerde genişleme dönemini izleyen gerileme dönemlerinde, dünya pazarında, bir mali genişlemeye dayanan açılma, hızlanma ve entegrasyon artışı, özellikle de ulaşım, haberleşme alanlarında teknolojik sıçrama görülüyor. Daha yakından bakınca da bu “küreselleşmenin” aslında sermayenin krizini aşma refleksi, hegemonik devletin, siyasi ve ekonomik bir tercihi olduğu fark ediliyor (Chossudovsky).
Küreselleşme sürecine dikkat çeken düşünürlerden Karl Marks, küreselleşmeyi kapitalist gelişme sürecinin nihaî bir aşaması olarak görür. Marksist teori günümüzdeki küreselleşme olgusunun önemli bir kısmını açıklayabiliyor. Küreselleşmenin gerçekleşmesi sonucunda, bir yandan dünya serveti artarken, bir yandan da bu servetin bölgeler ve gruplar arasında gittikçe daha eşitsiz bir şekilde dağıldığı görülmektedir. Bunun anlamı şudur: Birileri gittikçe daha çok zenginleşirken, büyük insan kitleleri gittikçe daha da yoksullaşmaktadır.
B) Küreselleşmenin dünya gündemine bütün ağırlığıyla oturması olgusuna gelince, bu; yeryüzünü sarsıp alt üst eden şu olayla başladı: 1990’da Sovyetler Birliği’nin dağılması ve hemen ardından, ABD’nin tek süper güç konumuna yükselmesi… Bu muazzam değişim ABD’nin önüne çok büyük fırsatlar koyarken, küreselleşmeye de farklı bir anlam kazandırdı. İşte söz konusu değişimin sonuçları :
-ABD tartışmasız tek egemen güç haline geldi.
-ABD bu gücünü artırmak ve korumak için, dünyayı yeniden düzenlemeye girişti. Kendi düşünme ve davranış biçimlerini bütün ülkelere zorla benimsetme çabalarını hızlandırdı.
-ABD değerleri, dayatıldıkları ülkelerin ulusal yapılarını ve birliğini bozmaya başladı.
-Ancak küreselleşmenin kendisi de bu dünyanın yasalarına bağlıydı, örneğin “her etki tepki doğurur yasası”na.... Çok geçmedi, Amerikan dayatması küreselleşme; bir yandan kendileri de bundan yararlanmakla birlikte, Avrupa’nın ulus-devletlerini de rahatsız etmeye başladı.
II) AMAÇ YOKSULLARI SÖMÜRMEK
Evet, dünyada “Amerikan dayatması küreselleşme”den zarar görmeyen tek bir az gelişmiş ülke yok. Bu ülkelerin küreselleşme karşısında tek vücut olduklarını, aynı şekilde etkilendiklerini söylemek istemiyorum. Çünkü söz konusu ülkeler homojen değil. Küreselleşmeden ağır darbeler yiyen yoksul yığınlarının yanı sıra, bir mutlu azınlık vardır ki, küreselleşmeden de, kendi hallerinden de çok memnundur. Neden, çünkü bunlar emperyalist ülkelerle ortak, kendi ülkelerini, kendi halklarını sömürürler. Çoğu zaman yöneticiler de bu mekanizmanın içindedirler ve gerçeği halklarından gizlerler. Ancak seyerk de olsa dürüstleri de var. Bunlardan, arşivimde bulduğum bir dokümanda (2000) adına rastladığım birini örnek olarak vermek istiyorum: Malezya Devlet Başkanı Mahathir Mohamed… Bu zata göre “zengin ülkeler küreselleşmeyi yoksul ülkeleri sömürmek için kullanmaktadır. Küreselleşme olgusu tartışmaya açılmalı, bu konuda uluslararası bir diyalog başlatılmalıdır.” M. Mohamed ayrıca şunları ekliyor sözlerine: “Küreselleşme önünden kaçamayacağımız bir süreç olarak gösteriliyor. Zengin ülkeler de bu süreci hep kendi çıkarlarına göre yorumluyor. Sürecin tartışabileceği uluslararası bir forum da yok. Oysa dünyada herkese yetecek kadar zenginlik var. Ancak zengin ülkeler refahı yoksullarla paylaşmak için herhangi bir çaba harcamıyor. Para birimlerinin serbest dolaşımı nedeniyle 1997-98 krizinde Asya ekonomileri büyük zarara uğradı. 30 yıl uğraşarak düze çıkmayı başaran bölge ekonomileri, iki hafta içinde ellerindeki her şeyi kaybettiler.”
Değerli iktisat profesörlerimizden Yakup Kepenek bir makalesinde (Cumhuriyet, 17 Eylül 2001) özetle şunları yazıyordu: Küreselleşme, hızlı savunucuları ne derse desin, yoksul ülkelerle zenginler arasındaki gelir aralığını her gün biraz daha açıyor; bir büyük uçurum oluşmasına sebep oluyor. Aynı uçurum süreci orta ve az gelirli ülkelerin kendi içlerinde de yaşanıyor; çünkü bu ülkeler sosyal güvenlik alanına yeterince kaynak ayıramıyor. Yerkürede işsizlik, açlık, yoksulluk ve hastalık ile boğuşan, eğitimsiz, sağlıksız ve barınaksız milyarlarca insan yaratılmış bulunuyor. Sonra, bu olay kanıtlıyor ki, geçmişin kale anlayışıyla korunma olanağı tarihe karışıyor. Bundan sonra, en gelişmiş silahlar, yüksek duvarlar, elektrikli tel örgüler ve haberleşme düzenlemelerinin varlığı, güvenliği sağlamaya yetmeyecektir. Yapılması gereken hem Türkiye düzeyinde hem de yerkürede hakça bir düzen kurulmasını, yani sosyal adaleti geçerli kılmaktır.
III) KÜRESELLEŞMEYE KARŞI ÖRGÜTLENME
Bütün bu olumsuzluklara rağmen durum umutsuz değil. Dünyanın her tarafında küreselleşmeye karşı, onun fikir alt yapısı olan Neoliberalizm’e karşı ciddî tepkiler, hareketler ve örgütlenmeler görülmeye başladı. Bu örgütlenmeler hakkında genel bir bilgi verdikten sonra, bunların en tanınmış olanı, ATTAC üzerinde genişçe durmak istiyorum.
A) Küreselleşme Karşıtı Örgütler
Neoliberal küreselleşme karşısında örgütlenmeye giden küreselleşme karşıtları geniş bir yelpaze oluşturuyor. Sendikalar, sivil toplum kuruluşları, çevre örgütleri tarafından aktif bir şekilde desteklenen küreselleşme karşıtı gruplar arasında farklı yaklaşımlar da söz konusu. Bununla birlikte hemen hemen tamamının birleştiği temel noktalar var ki bunlar küreselleşmeye karşı hareketin bir tür programını oluşturuyor. Söz konusu temel noktalar şöyle sıralanabilir (Güray Öz, Cumhuriyet, 27 Ağustos 2001):
-Uluslararası finans piyasalarındaki spekülatif sermaye hareketlerinin kontrol altına alınması,
-Vergi kaçakçılığının önlenmesi,
-Vergi cennetlerinin kurutulması,
-Daha adaletli bir gelir dağılımı.
Küreselleşme karşıtları; G-7’lerin emrinde olan Korkunç Üçüzler’in, yani Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın, uluslararası finans piyasalarının güdümünde hareket ettiği kanısındadır. Mücadele ve tepkilerini özellikle bu “uluslararası” örgütlere ve toplantılara yöneltiyorlar.
B) ATTAC
Küreselleşmeye karşı gerçekleştirilen örgütlenmelerden en başta geleni; Avrupa ölçeğinde bir teşkilatlanma olan, “Action Pour la Taxe Tobin Pour l’Aide aux Citoyens”, kısa ve tanınmış adıyla ATTAC’dır. Türkçe’ye “Yurttaşlara Yardım İçin Tobin Vergisi Eylemi” şeklinde çevrilebilir. Fransa’da kurulan, çok kısa bir süre içinde beklenmedik bir yaygınlık ve etkinlik kazanan ATTAC, neoliberal küreselleşmenin yol açtığı toplumsal eşitsizliklere ve haksızlıklara karşı ‘ilerici’ çözümler arayan ve öneren bir örgütlenmedir. Neoliberal küreselleşme karşıtlarını ortak bir çatı altında toplayan, geniş bir sosyal cephedir.
ATTAC nasıl kuruldu? Kısaca şöyle: 1997 yılında Fransa’da başlayan ATTAC hareketi aynı yıl patlak veren Asya krizinin hemen arkasından, Fransa’nın ünlü gazetesi Le Monde Diplomatique’te mali piyasaların yıkıcı gücünü ele alan bir makale ile başladı. Makale, finans piyasalarını “orman kanunları ile hareket eden sanal bir iktidar” olarak nitelendiriyordu. Daha sonra bu yönde bir örgütlenmeye gidilmesi çağrısı, tahminlerin ötesinde bir yankı buldu ve ilk elde 4 bin kişi çağrıya olumlu yanıt verdi. Le Monde Diplomatique yazarları bu gelişme karşısında harekete geçmeye karar verdiler ve 1998 yılında diğer sol eğilimli gazeteler, sendikalarla birlikte, bir bilgi ağı olan ATTAC’ı kurdular.
Bugün çok sayıda ülkede faaliyet gösteren ATTAC, yerel potansiyelleri harekete geçiren uluslararası bir ağ halini almış bulunuyor. Hedefi, küreselleşmenin, sadece belirli bir sınıfın değil, tüm insanlığın yararına olmasını sağlamak. ATTAC spekülatif kazançlara 'Tobin vergisi” adıyla anılan bir vergi konulmasını istiyor. Tobin vergisi, adını, bu fikri ilk kez ortaya atan Nobel ödüllü Amerikan iktisatçısı James Tobin'den alıyor. Tobin uluslararası döviz hareketlerinin vergilendirilmesini teklif etmektedir. Ona göre uluslararası piyasalarda günde 2 trilyon doların üzerinde, hiçbir mal veya hizmetle ilgili olmaksızın spekülatif para kazanılmaktadır, bu kazanç mutlaka vergilendirilmelidir.
ATTAC’ın önde gelen prensiplerinden biri “şiddete başvurmamak”tır. Yığınları neoliberal küreselleşme karşısında sessiz kalmamaya çağırmakta, yığınsallaşmak ve etkin protesto gösterileri ve bilgilendirme faaliyetleri ile kapitalist küreselleşmeyi geriletmeyi hedeflemektedir.
IV) DEVLETÇİ POLİTİKALARA DÖNÜŞ
Neoliberal küreselleşmeye olan tepki sadece yukarda belirttiğim hususlardan ibaret değil. Eleştiri ve eylemler Neoliberalizmin temellerine kadar uzanıyor ve onları sarsıyor. Değişimin bu yönünü Türkiye’nin Liberalizm ve küreselleşme savunucusu gazetelerinden birinde ekonomi yazıları kaleme alan Osman Ulagay’dan alıntı yaparak ortaya koymanın daha ikna edici olacağını düşünüyor, adı geçen yazarın analizini (Milliyet, 17.1.2007) aşağıda özetle sunuyorum.
Küresel kapitalizmin başarı öykülerini dinlemeye devam ediyoruz. ABD’de Heritage Fondation ile Wall Street Journal’ın birlikte hazırladığı “Ekonomik Özgürlük Endeksi”ne göre küreselleşme süreci dünyada zenginliği artırmış ve gelir uçurumlarını azaltmış. Seçilecek ölçüm yöntemine göre bu tür sonuçlara ulaşmak mümkün. Dünya ekonomisinin son beş yılda, son yarım yüzyılın en yüksek büyüme hızına ulaştığı bir gerçek de olsa, küresel kapitalizme yönelik tepkiler giderek yaygınlaşmakta, piyasa modeline karşı devletçi-korumacı politikalara umut bağlama eğilimleri artmaktadır.
Bu değişimin örneklerini şimdilik Latin Amerika ülkelerinde görüyoruz. Ancak devletçi politikaların ABD ve Avrupa’da bile gündeme gelmesi pekâla mümkün. Doğu’da Tayland’ın da bu tür politikalara yöneldiğini görüyoruz.
Dünyanın değişik ülkelerinde devletçi politikalara yöneliş çabaları şu alanlarda gösteriyor kendini:-Devlet ulusal kaynaklara sahip çıkıyor. Bunları işleten yabancı şirketlerle yeniden pazarlık masasına oturuluyor.
-Telekomünikasyon ve diğer bazı temel hizmet alanlarında yabancı şirketlerin etki alanları sınırlandırılıyor. Kamulaştırmalara gidiliyor.
-Yabancı sermayeli şirketlerde yabancı payı sınırlandırılıyor. Denetim hisselerinin yerli ortakta olması sağlanıyor.
-Uluslararası sermaye hareketlerinin serbestliğine sınırlama getiriliyor.
-Merkez bankasının özerkliği kaldırılıyor.
-Dış ticarette devletin denetimi artırılıyor.
* * *
Bu yazımın sonucu kısa olacak :“Dünyada değişmeyen tek şey değişmedir” diyenler,
“Dünya değişti ben de değiştim” diyenler,
TÜSİAD, A.K.P., Amerikancı medya, liberal “parafesör”lerimiz…
Bakın dünyaya, nasıl da değişiyor.
İşinize gelmez bilirim, ama ben yine de söyleyeceğim:
Haydi yine değişsenize, buna da uyum sağlasanıza!...

<< Home