Washington Haber Forum-Washington News Forum: 06/01/2006 - 07/01/2006

Wednesday, June 28, 2006

Sezer'in Rusya Ziyareti

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk


Sezer’in Rusya ziyareti, yarýn (28 Haziran 2006
Çarþamba günü) baþlýyor…

Bana göre önemli bir ziyaret. Önemi, iki açýdan ileri
gelmektedir. Birincisi, Türkiye’den Cumhurbaþkaný
seviyesinde yapýlacak bir ziyaret olmasý nedeniyle,
Türk-Rus iliþkilerine yapacaðý olumlu etki ve
konjonktür ile ilgilidir.

Putin’in 2004 yýlýnda yaptýðý ziyaret, Moskova’nýn
Türkiye’ye verdiði güncel deðerin somut bir
iþaretiydi. Bu ziyaret öncesinde Rusya’da yaþanan
beklenmedik olumsuz olaylara (Beslan olayýna) raðmen,
ziyaretin gecikmeli de olsa gerçekleþmiþ olmasý,
Moskova’nýn Türkiye’ye verdiði deðerin somut bir
iþareti olmuþtur. Aradan geçen süre içerisinde cereyan
eden geliþmeler, iki ülkenin bir birine daha yakýn
olmasý gerçeðini pekiþtirmiþtir. Ancak, Türkiye’nin
kendine özgü koþullarý, özellikle siyasal iktidar
koltuðundaki AKP’nin izlediði siyaset ve bu iktidarýn
uluslar arasý politikaya bakýþý nedeniyle, Türkiye, bu
ziyarete bugüne kadar karþýlýk verememiþtir.
Dolayýsýyla, Sezer’in bu ziyaretinin, ikili
iliþkilerin bundan sonraki yönü üzerinde etkili
olmasýný beklemek gerekir. Ýki ülke arasýnda stratejik
bir iþbirliðinin ortaya çýkmasý ve bunun da öncelikle
ve özellikle askeri eðitim iþbirliði alanýnda
kendisini göstermesi, büyük bir sürpriz olarak
nitelendirilmemelidir. Taraflarýn askeri personelinin,
sýnýrlandýrýlmýþ belli alanlarda da olsa, karþýlýklý
olarak birbirlerinin ülkesinde eðitim görmesi;
taraflarýn askeri gemilerinin karþýlýklý olarak liman
ziyaretlerinde bulunmasý; savunma sanayinin seçilecek
bazý kollarýnda tedarike ve ortak üretime yönelik
olarak iþbirliðine gidilmesi, bu meyanda akla
gelebilen hususlardýr. Eðer ziyaret sýrasýnda bu tür
düzenlemeler imzalanýr ise, bu, iki ülke arasýndaki
iliþkilerin bundan böyle stratejik iþbirliði temelli
olacaðýna iþaret eder.

Giderek küçülen dünyada ve Batý ile yaþanan
sorunlarda, hala Rusya’ya Soðuk Savaþ yýllarýnýn
gözüyle bakýlmaya devam edilmesi, uluslararasý
iliþkilerin doðasýna ters düþecektir. Çünkü hepimiz
biliyoruz ki, uluslar arasý iliþkilerde sürekli
dostluklar ve düþmanlýklar yoktur, asýl olan çýkardýr.
Ve mevcut konjonktürde, Rusya ile Türkiye’nin
çýkarlarýnýn örtüþtüðü çok önemli geliþmeler
mevcuttur.

Rusya ile Türkiye’yi yakýn olmayý iten en önemli
etkenlerden biri, ABD’nin ýsrarla Karadeniz’e girmek
istemesidir. ABD’nin bu konudaki çabalarý, kamuoyu
tarafýndan çok açýk olarak bilinmektedir.

Hemen ifade etmek gerekir ki, ABD, bugün de
Karadeniz’e askeri güç çýkarabilmektedir. Ancak,
ABD’nin Karadeniz’de deniz gücü bulundurmasý, Montrö
Boðazlar Sözleþmesi’ndeki koþullar ile
sýnýrlandýrýlmýþtýr. Bu sözleþmeye göre, Karadeniz’e
kýyýsý olmayan devletler bu denizde hangi esaslara
göre deniz gücü bulundurabiliyorlarsa, ABD de, bu
esaslar dâhilinde Karadeniz’de deniz gücü
bulundurabilmektedir. Sorun buradadýr ve mevcut bu
imkân ABD’ye yetmemektedir. ABD, Karadeniz’de istediði
gibi deniz gücü bulundurmak istemekte; tonaj, süre ve
gemi sayýsý gibi Montrö’de yer alan sýnýrlamalara
takýlýp kalmak istememektedir.

ABD’nin Karadeniz’de istediði gibi deniz gücü
bulundurmasý, Rusya için ciddi risklere kapý aralamak
demektir. Karadeniz’de amacýna ulaþarak bu denizde
ciddi bir askeri güç bulundurma (örneðin bazý uçak
gemilerini Karadeniz’de tutma) imkânýný elde etmesi,
ABD’nin, Karadeniz’in kuzeyi, Kafkasya ve Orta Asya
üzerindeki etkinliðini artýrmasýna hizmet edecektir.
Bu coðrafyalarda ABD’nin bugüne kadar yaþadýðý temel
sorun, buralardaki ekonomik ve politik varlýðýný
askeri gücü ile destekleyememesi olarak kendisini
göstermiþtir. Eðer, ABD, Karadeniz’de istediði gibi
bir deniz gücü bulundurabilirse, bu sorununu çözmüþ ve
oldukça geniþ bir coðrafyayý kendi nüfuz alanýna
katmýþ olacaktýr ki, bundan en çok ara görecek ülke
Rusya olacaktýr.

Geçtiðimiz yýllarda, Gürcistan’da bir “kadife devrim”,
Ukrayna’da “turuncu devrim” ve Kýrgýzistan’da benzeri
bir hareket gerçekleþmiþti. Fakat aradan geçen süre
içinde, bu ülkelerdeki söz konusu hareketler
tutunamamýþ, o ülkelerde tersine bir süreç baþlamýþtý.
Öyle ki, Gürcistan’da ABD’nin temsilcisi gibi görülen
Devlet Baþkaný Þaakaþvili, devletin polisi ve askeri
olmasýna raðmen, doðrudan kendisine baðlý ve hemen
yakýn güvenliðini saðlamakla görevli ciddi bir özel
güvenlik örgütlenmesine gitme ihtiyacýný duymuþtu.
Yani ABD, söz konusu ülkelerde kendi desteði ile
baþlatýlan hareketlerin devamýný getirmemiþti. Nedeni
de, bunlarýn arkasýna askeri gücünü koyamamasýydý.
ABD’nin Karadeniz’de istediði gibi deniz gücü
bulundurmasý, ilk etapta, baþlatýlan ve sonra yarým
kalan (veya tersine bir süreç içine giren) bu iþlerin
devamýnýn getirilmesine hizmet edecektir.
Gürcistan’da, Ukrayna’da, Kýrgýzistan’da ve belki
Azerbaycan’da, arkasýnda ABD’nin olduðu düþünülen
yerel siyasal hareketlerin yeniden öne çýkýp ülkede
kontrolü ele geçirmesi gündeme gelecektir.

Bununla da kalmayacak, Kuzey Kafkasya’daki Moskova’ya
baðlý özerk cumhuriyetlerin ve bölgelerin, baðýmsýzlýk
özlemleri eyleme dökülecektir. Çeçen sorunu ivme
kazanabilecek ve bu bölgede benzeri sorunlar yoðunluk
kazanacaktýr.

Tabi, Kuzey Kafkasya’nýn Rus enerji sisteminin önemli
bir kýsmýný içerdiði ve enerjinin Rus ekonomisi,
diplomasisi ve güvenliði için ifade ettiði anlam
düþünülürse, ABD’nin burada ortaya çýkacak söz konusu
faaliyetleri Rusya’yý derinden etkileyebilecek; belki
de, Rusya’yý ikinci bir daðýlmanýn eþiðine
itebilecektir. (Bunun ÞÝÖ içinde Rus-Çin iþbirliðine
nasýl yansýyacaðý ve bu yansýmanýn Sibirya’da ne
þekilde kendini gösterebileceði ayrý bir çalýþmanýn
konusudur. Ve bu konu, üzerinde ayrýca çalýþýlmasý
gereken önemli bir konudur.) Karadeniz’deki ABD askeri
varlýðýnýn Rusya’nýn Karadeniz kýyýlarýný kaybetme
gibi bir sonucu beraberinde getirmesi, ayný zamanda
Rusya’nýn Batýdan kopup Doðuya çekilmesi sonucu
doðurabilecektir ki, bunun da sonuçlarýnýn
(risklerinin) yine iyi görülmesi gerekir.

Bu koþullarda, Rusya’dan ABD’nin Karadeniz’de istediði
gibi deniz gücü bulundurmasýna olumlu yaklaþmasý
(genelde) beklenemez. Nitekim Ýkinci Dünya Savaþýndan
hemen sonra Montrö’ye karþý vaziyet alan ve bu
baðlamda Türkiye’den taleplerde bulunan Ruslar, bugün
tam tersi bir yaklaþým içinde Montrö Boðazlar
Sözleþmesi’nin eksiksiz uygulanmasýndan yanadýr ve bu
konuda Türkiye ile uyumlu bir pozisyondadýr.

Keza, Rusya’nýn ÞÝÖ içindeki konumunun Çin karþýsýnda
bu ülkeye kalýcý bir güven telkin etmemesinin de, Türk
Dünyasý baðlamýnda Moskova’yý Ankara’ya ittiði ifade
edilebilir. Yani, Moskova’nýn Türkiye’nin desteðine
ihtiyaç duyduðu bir süreç mevcuttur.

Mevcut konjonktüre ve söz konusu geliþmelere Türkiye
açýsýndan bakýldýðýnda, öncelikle eðer Türkiye,
gözlemci statüsünde bile olsa ÞÝÖ ve BDT içinde
kendine bir yer bulmak istiyorsa (öyle olmasý
gerektiði deðerlendirilmektedir), Rusya’nýn bu konuda
Türkiye’nin iþini kolaylaþtýrabileceðini görmek
gerekir.

Keza, ABD’nin istediði gibi Karadeniz’e çýkabilmesi ve
bu denizde askeri güç bulundurmasý, Türkiye için de
yeni tehditler ve risk anlamýna gelecektir. Bugüne
kadar, genelde savunma ve güvenlik yapýlanmasýnda
kuzeye fazla aðýrlýk verme ihtiyacýný duymamýþ
Türkiye, ABD’nin Karadeniz’e çýkmada kendisini özgür
göreceði bir tabloda, kuzeye de aðrýlýk verme
ihtiyacýný duyacaktýr. Türkiye’nin ABD’nin Orta
Doðu’daki muhtemel yeni hedeflerinden biri olarak
görüldüðü (en azýndan bu yönde tartýþmalarýn olduðu)
bir ortamda, ABD’nin istediði gibi Karadeniz’e
çýkmasý, Türkiye’yi ciddi þekilde rahatsýz edecektir.
Pontusçuluk da dahil, Türkiye’nin milli ve coðrafi
bütünlüðünü hedef alan ayrýlýkçý ve bölücü hareketler,
bundan doðrudan veya dolaylý olarak cesaret
alabilecekler; Türkiye, bu hareketlerden beslenen
tehdidi ve riski daha yüksek hissedebilecektir.

Türk kamuoyunun kendisini ABD tarafýndan adeta
kuþatýlmýþ hissedebileceði böyle bir tablo,
Türk-Amerikan iliþkilerinin serinkanlýlýkla
yürütülmesine imkân vermemesi bir yana, ülkede her
türlü radikalizmi beslemek suretiyle, Türkiye’yi çok
kýrýlgan bir noktaya itmesi ve radikal deðiþimlere
açýk hale getirmesi, zayýf bir ihtimal olmayacaktýr.
Yine böyle bir tabloda, Türkiye’nin ABD’den
gelebilecek taleplerden kendisine uymayanlara direnme
gücü de kýrýlmýþ olacak; ABD, Türkiye’ye her
istediðini yaptýrabilecek bir konuma ulaþacaktýr.

Dolayýsýyla, mevcut konjonktür itibarýyla, nasýl Rusya
açýsýndan, bu ülkenin Türkiye’ye ihtiyaç duyduðu
deðerlendirmesi yapýlabiliyorsa, Türkiye açýsýndan da,
Türkiye’nin Rusya’ya ihtiyaç duyduðu deðerlendirmesi
yapýlabilir. En azýndan, konjonktürün, her iki ülkeyi
birbirine ittiði ifade edilebilir.

Bu açýlardan Cumhurbaþkaný Sezer’in Moskova’yý
ziyaretinin, hem Türk-Rus iliþkilerinin gerçekten
olumlu ve yapýcý bir mecraya kaymasýna hizmet
edebileceði, hem de mevcut konjonktürde taraflarýn her
ikisinin de yararlanabileceði bir sinerji etkisine yol
açabileceði deðerlendirilmektedir.

Ziyarete atfedilen önemin arkasýndaki nedenlerden biri
de, Ýran ile ilgilidir. Ancak, bu konuda yapýlacak
deðerlendirmeler, temelde bazý iþaretleri çýkýþ
noktasý alan yorumlar þeklinde olacaðý için, büyük
ölçüde tartýþmaya açýk olacaktýr.

Cumhurbaþkaný Sezer’in ziyaretinin Dýþiþleri Bakaný
Gül’ün Ýran ziyaretinin hemen arkasýndan gerçekleþecek
olmasý önemlidir. Keza bir süredir, Almanya, Rusya ve
ABD arasýnda cereyan eden görüþ alýþveriþi de, bu
baðlamda anlamalýdýr. Önümüzdeki günlerde G-8
Dýþiþleri Bakanlarý toplantýsýnýn yapýlacak olmasýný
ve bu toplantýnýn konusunun Ýran olacaðýný da ayrýca
unutmamak gerekir. Yine Sayýn Cumhurbaþkaný’nýn AKP
iktidarýnýn izlediði siyasete bakýþ açýsý kamuoyu
tarafýndan bilinmekle beraber, sorumluluðunun
idrakinde bir cumhurbaþkaný olarak uygun bulduðu
tasarruflarýnda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni
temsilen üzerine düþenleri yaptýðý, bilinen ve bu
noktada hatýrlanmasý gereken bir husustur.

Eðer, Türkiye, Ýran karþýsýnda, ABD, Rusya ve
Almanya’nýn oluþturduðu bloka destek verme durumunda
ise, Cumhurbaþkaný’nýn Moskova ziyareti, Türkiye’nin
bu tercihi ile ilgili olarak görülebilir. Bu durumda
Cumhurbaþkaný Sezer’in ziyareti, bu bloka verilmiþ bir
destek ve Gül’ün Tahran’a ilettiklerinin ciddi olduðu
anlamýna gelecektir.

Bu baðlamda, Ýran karþýsýnda ABD’ye verilecek desteðin
beraberinde getireceði müþterek risklerin ele alýnýp
deðerlendirilmesinin, ziyaretin gündem maddeleri
arasýnda yer alacaðý tahmin edilmektedir. Bu meydanda,
Ýran karþýsýnda gidilebilecek noktanýn derecesinin,
bilahare ABD’nin izleyeceði politikanýn ne
olabileceðinin ve buna mukabil olarak izlenecek
politikanýn esaslarýnýn belirlenmesinin, taraflar
arasýnda ve teknik düzeyde görüþme konusu (veya nabýz
yoklamasý) olmasý beklenmektedir.

Bilindiði üzere, Irak’ta geçtiðimiz günlerde birkaç
Rus kaçýrýldý ve daha sonra bunlarýn öldürüldüðü
açýklandý. Bu olay, Irak’taki Ýran yanlýsý yerel
gruplarýn, son dönemde ABD, Almanya ve Rusya arasýnda
ortaya çýkan Ýran ile ilgili yakýnlaþmaya verdikleri
tepkinin bir ifadesi olarak görülebilir. Bu tür bir
algýlamaya yol açmak için, söz konusu olayýn, ABD
tarafýndan örtülü olarak gerçekleþtirilmiþ olduðu da
düþünülebilir. Bu mümkündür. Ancak, burada önemli
olan, Ýran konusunda ABD ile Rusya arasýnda olduðu
deðerlendirilen güncel yakýnlaþmadýr. Bunu, Türkiye’de
Ýran konusundaki farklý yaklaþýmlar açýsýndan da
görmek gerekir. AKP’nin ABD’ye olan yaklaþýmýnýn,
Türkiye’de herkesçe paylaþýldýðý ileri sürülemez. Bu
partinin sýrf ABD’nin desteðini almak adýna Ýran
konusunda bu ülkeye müzahir olmasýnýn bazý tepkilere
yol açmasý mümkündür. Konuya bu açýdan bakýlýnca,
Cumhurbaþkaný Sezer’in Moskova ziyaretinin, Rusya
üzerinden Türkiye’ye yönelik farklý bir ikna sürecinin
iþletilmesine aracýlýk edebileceði de akla
gelmektedir. Birileri, Ýran konusunda siyasal
iktidarýn ve ABD’nin ikna edemediði çevrelerin, söz
konusu ziyaretle Rusya üzerinden ikna edilmesini
düþünmüþ olabilir. Dýþiþleri Bakaný Gül’ün Ýran’dan
hemen sonra ve Sayýn Sezer’in ziyaretinden hemen önce
Moskova’ya geçmiþ olmasý, bu ihtimal açýsýndan
görülebilir.

Peki, bu ziyarete, Türkiye Ýran konusunda kararýný
vermiþtir, ABD’ye müzahir bir politika izleyecektir ve
Sayýn Sezer’in ziyareti de bu baðlamda Rusya’yý ikna
etmek amacýna yöneliktir þeklinde bir yorum getirmek
mümkün müdür? Bu soruya verilecek cevap, bunun oldukça
zayýf bir ihtimal olacaðýdýr. Türkiye’nin Rusya
üzerinde ne kadar ikna edici olabileceðinden ayrý
olarak, son dönemde Rusya ile Almanya ve ABD arasýnda
gözlemlenen yakýnlaþma da bu ihtimali
zayýflatmaktadýr. Bununla beraber, eðer Rusya, Ýran’a
yönelik ABD merkezli çok uluslu gücün baþarýsýný
Türkiye’nin varlýðýna baðlý görüyor ancak, bu konuda
Türkiye’deki siyasal iktidara yeteri kadar
güvenemiyorsa, Türkiye’nin kararlýlýðýný net olarak
yansýtacaðý için Cumhurbaþkaný Sezer’in Rusya’yý
ziyareti ikna edici olacaktýr. Fakat ileri sürüldüðü
gibi, bu oldukça zayýf bir ihtimal olarak
deðerlendirilmektedir.

Ancak, belirtilen açýlardan nasýl görülürse görülsün,
Sayýn Sezer’in ziyareti, sembolik deðeri olan veya
genelde süresi dolan cumhurbaþkanlarýnýn yaptýðý rutin
veda ziyaretleri olmaktan uzak bir ziyarettir. Bu
ziyaretin asýl konusunun Ýran ile ilgili olmasý,
kuvvetle muhtemel görülmektedir. Olaylar, buna iþaret
etmektedir. ABD Dýþiþleri Bakaný Rice’ýn Pakistan ve
Rusya ziyaretlerinin, neredeyse Cumhurbaþkaný Sezer’in
ziyaretleri ile eþ zamanlý olmasý da, bu yönde bir
iþarettir.

Bu ziyaretle ivme kazanacak Türk-Rus iliþkilerinin,
giderek daha yaygýn ve yoðun olmasý beklenmelidir.
Bölgesel konjonktür, bu tür bir beklentiyi
beslemektedir. Bu arada, içinde Rusya’nýn ve
Türkiye’nin de yer alacaðý ABD merkezli çok uluslu güç
Ýran’a yönelik bir operasyona giriþirse, Türk-Rus
iliþkilerinin beklenenden daha hýzlý bir geliþme
göstereceði þüphesizdir. Biz de bekleyip göreceðiz. Ve
Sayýn Sezer’in dýþiþleri bürokratlarý kadar, askerleri
de dinlemiþ olarak Moskova’yý ziyaret etmiþ olmasýný
temenni edeceðiz. Çünkü bu ziyaret, yukarýda ele
alýndýðý þekliyle, özde savunma ve güvenliðe iliþkin
bir konudur ve bu konularýn uzmaný da her yerde olduðu
gibi Türkiye’de de askerlerdir. 27 Haziran 2006
(www.habusulu.com, www.jeopolsar.com)

OLMADI PASA

Hüseyin MÜMTAZ

Bu lâfým sana Köksal Paþa..

Çuval olayýnda ilgili birimin ilk âmiri idin.

Konuþmadýn..

Sýran geldiði halde Korgeneralliðin, terfi ile deðil de ikinci
defa temditle sonuçlanýnca cart diye istifa edip, emekliliðin boyunca da
baþkalarý gibi konuþmayarak susma hakkýný tercih ettiðin için gönlümüzde
müstesna bir yer edindin.

Keþke olmasaydý..Keþke terfi ettirselerdi.

O zaman iki dönem sonra Iþýk Koþaner'in deðil, senin Genelkurmay
Baþkanlýðýn konuþuluyor olacaktý.

Ýyi de olacaktý..

Fakat yoksa cehenneme giden yolun iyi niyet taþlarý aslýnda o
zamandan mý örülmeye baþlanmýþtý? Ýstifan baþkalarýnýn ekmeðine yað mý sürmüþtü?

Muhtemeldir ki öyleydi..

Üstelik istifaný ikinci temditten sonra deðil de çuvalýn hemen
akabinde etseydin gönlümüzde sadece müstesna bir yer edinmeyecek, taht kurmuþ
olacaktýn..

Fýrsatý kaçýrdýn.. Ýnsanýn, ömrü boyunca eline belki bir defa
gelebilecek bir þansý kaçýrdýn..

Þimdi ise itibarýn müsbet irtifadan süratle nâkýs irtifaya doðru
seyrediyor.

Olumlu yükseltiden, eksi yükseltiye..

Duyduk ki Amerikalýlarla ortak olmuþsun..

Akþam'dan (27.6.06) Mutlu Çölgeçen'in haberi þöyle:

"Irak'a ticaret yapan Türk TIR'larý 2007'den itibaren, Türk
ortaklarý bulunan bir ABD'li güvenlik þirketi tarafýndan korunacak. ABD Savunma
Bakanlýðý'na (Pentagon) yakýnlýðý ile bilinen Black Hawk Security, bu amaçla
Habur sýnýr kapýsýna yakýn bir bölgeye güvenlik üssü inþa ediyor. Üs, 300
dönümlük arazi üzerine yapýlacak. Yasa gereði Türkiye'de kurulan þirkete 'Black
Hawk Uluslararasý Güvenlik Hizmetleri AÞ' adý verildi. Kurucu ortaklarý arasýnda
emekli Korgeneral Köksal Karabay, eski Diyarbakýr Valisi Ahmet Cemil Serhadlý,
eski New York Baþkonsolosu Mehmet Nuri Ezen ile Türk-Amerikan Ýþadamlarý
Derneði'nin eski üyesi Hüseyin Atkýn, Aslan Yýldýrým, Günay Hakký Övünç gibi
tanýnmýþ isimler var."

Ayýp ettin..

Amerikalýlarla gelecekteki ortaklýðýn, geçmiþteki yakýn
çalýþmalarýnýn mý ürünü?

Geçmiþte de Amerikalýlarla yakýn iþbirliði içinde mi idin?

Muhtemelen öyledir..

Taraflar geçmiþini tanýmadýklarý, bilmedikleri kimselerle yola çýkmazlar..

Hele ortaklýk, uluslar arasý ortaklýk hiç kurmazlar.

Hele Amerikalýlar hiçbir ülkede, hiçbir devirde yanlýþ ata oynamazlar..

Amerikalý büyük ortak "Black Hawk Security"nin ortaklarý arasýnda albay Maywill
de var mý baktýn mý?

Aç mýydýn, açýkta mýydýn?

Emekli Korgeneral maaþýn yetmiyor muydu?

Ayný haberden öðrendiðimize göre 13 bin YTL'lik 13 bin hisse alacak paran
varmýþ.

Anlaþýlýyor ki sermayenin yanýnda "ticari yeteneklerin" de var.

O ticari yetenekleri nereden edindin?

Diyelim ki doðuþtan yeteneklisin. O para, o yetenek ve o zekâ ile ortak olacak,
beraber iþ yapacak Türk ortak bulamadýn mý?

"Güvenlik" ile ilgili bilgilerini ise o ortaklýkta Amerikalýlar sana
kullandýrmazlar.

www.haber7.com'un konu ile ilgili baþlýðý ise þöyle:

"Paþa 'çuval geçiren Coni'nin ortaðý"

Oldu mu, hiç yakýþtý mý?

Kamyonlarýn güvenliði için Irak'a geçecek misin paþa?

Madem böyle gözü kara bir delikanlýydýn keþke þimdiki
ortaklarýnla o zaman da iþbirliði yapýp çuval zamaný da geçseydin..

Keþke Black Hawk þirketinin kamyon þöförlerinden önce timin
güvenliðini, onurunu koruyup kollayabilseydin.

Çuvallarý önleyebilseydin.

Þimdi Amerikalýlarýn et-süt-un-domates..

Silah, cephane konvoylarýnýn güvenle Baðdat'a ulaþmasýný temin
edeceksin..

Belki de Süleymaniye'ye..

Kerkük'e..

Tabii Barzani ve Talabani'ye..

Ayýp ettin..

Bir açýklama borçlusun..

Bütün bu malzemelerin Habur'dan geçiþini engelleyemeyip, göz
yumanlar Amerikan iþgaline ve Kürt devletine yardým edenler elbette millet
nezdinde suçludur.

Peki malzemeyi taþýyanlar? Malzemenin "güvenle" yerine
ulaþmasýný saðlayanlar?

Fýrýndan en son ekmek ne zaman aldýn paþa?

Ben her gün alýyorum..

Yirmi yýldýr fýrýndan ekmek almayanlarýn yanlýþlarýnýn hesabýný,
her gün karþýlaþtýðým fýrýncýya onlarýn adýna vermekten, onlarý savunmaktan
býktým artýk.

Taksi, dolmuþ þöförüne, balýkçýya..

Asansördeki komþuya..Eþe, dosta..

Biraz bakkala manava gidin..

Hesap verin.. Hesap görün.

Onlarla ahbaplýk edin, ayaðýnýz yere bassýn.. Ne konuþtuklarýný,
ne düþündüklerini öðrenin.

Sonra kalkýp dernek, parti kurun..

Yahut uluslar arasý ortaklýklara soyunun..

Ama önce kendi vatandaþýnýzý dinleyin. Hassasiyetlerini dikkate
alýn..

"Ortak filan deðilim" açýklamaný merakla bekliyorum.

Özür dileyeceðim.. Açýklamana "ayný sütunda ayný puntolarla yer
vereceðim".

Aksi takdirde sen bize özür borçlusun..

Camiana, bize, bana..

Ama hepsinden önce çuval geçirilen time..

Aksi takdirde.

Pazarola "Bay" Köksal Karabay.. Hayýrlý iþler, bol kazançlar..27 Haziran 2006

Sunday, June 18, 2006

Çanakkale

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

17.06.2006

Çanakkale içinde beynimden vurdular beni.

Eski Yunan’ı, Roma’yı hatırlatan bu anıt nedir kardeşim? Neyi andırıyor? Bu anıtın nesi, neresi bizim şehitlerimizi sembolize ediyor? Dinimizden diyanetimizden, örfümüzden kültürümüzden, muazzez İslam medeniyetimizden bir iz, bir emare, bir zerre var mı bu anıtta? Anadolu’ya ait, Anadolu’ya dair, Anadolu’dan mülhem bir şey var mı? Bizim Anadolu’muzu kastediyorum, eski Yunan’ın Anadolu’sunu değil!

Resimlerde görür, yadırgardım. Oraya gidip görünce beynimden vurulmuşa döndüm. Frenkleri Çanakkale’den geçirmemek için 250 bin şehit ver, sonra da Frenk tarzı bir saygıyla an şehitlerini! Olacak şey mi bu?

Rönesans dönemi Avrupalı sanatçıların elinden çıkmış gibi duran “yontular” da sarstı beni. En çok da, gördüğüm anıtların ve anıt mezarlıkların hiçbir yerinde Kelime-i Tevhid’e, Besmele-i Şerif’e ve “Allah rahmet eylesin”e rastlamamak sarstı. Bir istisna: Kültür ve Turizm Bakanlığı 2004 yılında şehitlerle ilgili bir ayet-i kerime ve bir hadis’i şerif kazdırmış taştan bir kitabın ortasına. Başına da Latin harfleriyle besmeleyi koymuş. Onun dışında “Minnetle anıyoruz” ve bir de “Ruhları şâd olsun”dan başka bir şey yok. Fevkalade laik, fevkalade soğuk, fevkalade ruhsuz bir atmosfer. Halifenin cihat fetvasına uyarak Anadolu’nun dört bir yanından ve Arap çöllerinden ve Halep’ten ve Şam’dan ve Basra’dan ve Kudüs’den ve Trablusgarp’tan ve Afganistan’dan ve İran’dan ve Bosna’dan ve Kosova’dan ve Makedonya’dan ve daha birçok İslam diyarından gelen, mütemadiyen Kelime-i Şehadet ve tekbir getirerek savaşan,“Allah” diyerek toprağa düşen mücahitlerin aziz hatıralarına yakışmayan bir atmosfer.

Sadece 60 küsûr nefer oldukları halde, sahillerimize çıkarma yapan binlerce düşman askerini 10 saat boyunca oyalama başarısını göstererek dünya savaş tarihinde görkemli bir yer edinen Yahya Çavuş ve arkadaşları için yapılan sembolik kabristanda bir “Allah razı olsun”, bir “Allah rahmet eylesin”, bir “Ruhlarına Fatiha”, bir “Mekanları cennet olsun” ibaresi bulmak için beyhude aradık. Bir Kelime-i Tevhid, bir Besmele-i Şerif bulmak için beyhude aradık. Bu kahramanları kahraman yapan, bu kahramanları motive eden, bu kahramanları ölüme meydan okutturan dini atmosferi, kültürel iklimi beyhude aradık. Neyse ki milletin kendi şehitliği var. Gerçek şehitlik. Şehitlerin gerçek kimliğini yansıtan şehitlik. Yoksul, mütevazı, bakımsız, ama yine de İslam’ın bütün görkemiyle yaşadığı bir şehitlik. Lafzetullah deryası olan bir şehitlik. Şehitlerin kimden gelip kime gittiğini gösteren bir şehitlik. Şehitliğin manasını ortaya koyan bir şehitlik. Siz siz olun, “İngiliz, Avustralyalı, Yeni Zelandalı askerlerin mezarlıkları çiçek gibi. Devletimiz onların devletlerini örnek alarak şehitliğe bir çekidüzen vermeli” diyenlere kulak asmayın. Bir şey yapılacaksa milletin kendisi tarafından yapılmalı. Devleti şehitliğe yaklaştırmamak lazım. Tutar, şehitliğin ortasına Yunan mitolojisini andıran bir “yontu” koyar, ağzımızın tadı iyice kaçar.

Unutmadan: “Büyük Britanyalı” askerler için yapılan sembolik mezarlıkta bir tek Hintlinin ismi yok. Ölüme gönderirken “Sen Britanyalısın, sen aslansın, hadi şimdi kraliyetimiz için aslan gibi öl!” diyorlardı ama şimdi isimlerini bile anmıyorlar. Sömürgecilik böyle adi, şerefsiz bir şeydir işte.

Sunday, June 04, 2006

ASKERİN TÜRKÜSÜ

Hüseyin MÜMTAZ

Son günlerde farkında mısın ey okuyucu, ne kadar kirli iş varsa askerle ilişkilendirilmeye çalışılıyor.

Ve asker de kendi kesesinden kurulan bu Halil İbrahim Sofrası’nı “seyrediyor”.

“Atabeyler Çetesi” ile ilgili bilgi Amasya’dan e-posta ile gelmiş. Nasıl bir bilgi ki; ve “ilgililer” kimliği ve kaynağı belirsiz bu e-postaya o kadar çok ve kesin olarak güveniyorlar ki, yarım saat içinde mahkemeden arama emri alıp baskın düzenliyorlar ve çeteyi toplantı halinde basıyorlar.

Önce başbakanın evinin krokisi “bulunuyor”. Bir gün sonra Emniyet Sözcüsü; “Kroki yok” diyor.

“Dökümanlar” dosya halinde telefonla Genelkurmay’ın kapısına celbedilen gazetecilere sivil giyimli şahıslar tarafından ve gazetelerin ertesi günkü baskısına yetiştirilecek bir zaman hesaplama inceliği ile elden servis ediliyor.

Sivil giyimli bu “Our men in Ankara”; randevu yeri olarak kararlaştırılan Genelkurmay’ın kapısına içeriden değil, “dışarıdan” geliyor.

Bu arada; Allah Allah…. Tesadüfe bakın ki; Genelkurmay’ın kapısında olması gereken “güvenlik kameraları” ya çalışmıyor, ya bu buluşmaları saptayamıyor, yahut görüntüler periyodik olarak izlenip kontrol edilmediği için “şüpheli” faaliyet-buluşma- doküman teslimlerinin farkına varılamıyor..

16 ila 18 saat; çeteyi oluşturan şüphelilerin “asker olanları” sorgulanıyor..

Sabah oluyor.. Necip basınımız çarşaf çarşaf kroki ve planları yayınlıyor. Asker şahısların kimlikleri ile..

Ve ancak o zaman olaydan “haberi” oluyor. Olabiliyor…

Aferin….

Genelkurmay açıklaması kıymetli okuyucu, aynen şöyle:

“TARIH: 3 HAZİRAN 2006;
NO: BA- 12 /06

Son günlerde basın / yayın organlarında geniş yer bulan ve bazı Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin de içinde yer aldığı belirtilen olaylarla ilgili olarak aşağıdaki açıklamanın yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur.

30 Mayıs 2006 günü geç saatlerde bazı Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının Ankara Emniyet Müdürlüğü ekiplerince göz altına alınarak Terörle Mücadele Merkezine götürülmeleri ve sorgulanmaları ile başlayan soruşturmaya ilişkin konulardan, 31 Mayıs 2006 tarihli basın organlarında yer alan haberler üzerine bilgi sahibi olunmuştur.

Olayın içeriği hakkında askeri makamlara herhangi bir bilgi ve belge ulaşmadan olayla ilgili bilgilerin bütün detaylarıyla basın kuruluşlarına ulaşmış olması dikkat çekici bulunmuştur.

Basın / yayın organlarında yer alan bu bilgiler Genelkurmay Başkanlığınca ihbar kabul edilerek ilgili adli makamlarla temasa geçilmiş ve olaya adı karışan askeri personel hakkında Askeri Ceza Kanununun 131 nci maddesinde yer alan “askeri malzemeyi gizlemek ve zimmetine geçirmek” suçundan Genelkurmay Askeri Savcılığınca yapılan hazırlık soruşturması üzerine Genelkurmay Askeri Mahkemesince adı geçen üç askeri personel tutuklanarak Askeri Ceza ve Tutukevine konulmuştur.

Olay Genelkurmay Başkanlığınca adli ve idari bütün yönleriyle incelenmektedir.

Olayın Askeri Yargıyı ilgilendiren bölümü dışında kalan kısmı ile ilgili soruşturma, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülmekte olup, olay tümüyle bağımsız yargıya intikal etmiş durumdadır. Saygı ile duyurulur.”

Saygı, sevgi bizden efendim…

Ama saygılı, sevgili, demokrat, şeffaf ve siyasi irade ile şiir gibi ilişkiler içinde olmak ne yazık ki bir takım gerçeklerin üzerini örtmüyor, örtemiyor.

Olay 30 Mayıs’ta oluyor, açıklama 3 Haziran’da yapılıyor.

Ankara’da, kapısının önünde, burnunun dibinde cereyan eden, asker kişilerin de karıştığı son derece vahim bir olaydan Genelkurmay benim gibi, bütün sade vatandaşlar gibi sabah gazeteleri okuyarak haberdar olmuştur.

“Merkez-i hükümet”te, kapısının önünde, burnunun dibinde cereyan eden bir olaydan bu kadar geç haberdar olan bir kuruluşun;

a) Aleyhine düzenlenen cümle komploları önleyebilmesi;

b) “Taa” Süleymaniye’deki çuvalı vaktinde haber alıp anında tepki göstermesi;

c) “Taa” Kosova’daki yüzbaşıya Alman neferlerin saldırıp hırpalamalarına karşı tavır alması;

d) “Taa” Afganistan’daki birlikleri ile sağlıklı iletişim kurabilmesi ve olayların önünde gitmesinin ne yazık ki mümkün olamayacağını düşünüyoruz.

İyi de o halde “En büyük asker bizim asker” –taa- oralara neden gönderilmiştir?

“Merkez-i hükümet”te, kapısının önünde, burnunun dibinde cereyan eden bir olaydan bu kadar geç haberdar olan bir kuruluşun;

Türk askerine söven bir Amerikalı generale tepki göstermesini bekleyebilir misiniz?

Çuval geçiren Amerikalı albaya ne yapılmıştır ki generale yapılabilsin?

1 Haziran 2006 tarihli Radikal’de aynen şu ibret dolu satırlar mevcuttur ey okur…

“Dost ve Müttefik” General’in Sözleri.

Irak savaşı sırasında ABD Merkez Kuvvetleri`nin (CENTCOM) komutanı olan General Tommy Franks, tezkere reddedilince Türkiye hakkında ağza alınmayacak küfürler etmiş:

"S...... Türkiye`yi. Sülalerini s....... Köpeklerini s.........." Bu sözlerin tüm Amerikan kuvvetlerinin komutanlığını yürütmüş bir askerin ağzından çıktığına inanmak zor. Ya da şu ifadenin: "Söyleyin Türklere, g.... öpsünler." Ancak ABD`de yeni yayımlanan bir kitaba göre gerçek bu. Komutanın adı Tommy Franks. Evet, Irak savaşının askeri mimarı da sayılan, ABD Merkez Kuvvetleri`nin (CENTCOM) bir önceki komutanı Teksaslı General Tommy Franks. Kitabın adı ise `Kobra 2, Irak`ın İşgal ve İstilasının İçyüzü.` Kitap The New York Times`ın savunma muhabiri Michael Gordon ile savunma haberleri danışmanı emekli General Bernard E. Trainor`ın kaleminden çıkma. Franks`in Türkiye`ye galiz küfürler savurmasının nedenini tahmin etmek zor değil. Ankara`nın, Irak savaşı öncesinde topraklarını ABD kuvvetlerine açmaya direnmesi ve nihayet TBMM kararıyla `Hayır` demesi.

ABD ile Türkiye arasındaki görüşmelerin ve belirsizliğin sürdüğü günlerde, Ocak 2003`te Franks, komutanlarıyla durum değerlendirmesi yapmak için Kuveyt`teki Amerikan Deniz Piyadeleri Karargâhı`nı ziyarete gidiyor. General, Bush`a, 15 Şubat itibarıyla savaşı başlatabileceklerini söylediğini aktarıyor silah arkadaşlarına. Konuşmanın sonrası kitapta şöyle anlatılıyor: "Franks, Deniz Piyadaleri`ni ateşlendirmek için, CENTCOM`un Türklerle ya da Türklersiz savaşmaya hazır olduğunu belirtti. Ola ki Türkiye ABD`ye destek vermeye yanaşmazsa ne diyeceği sorulduğunda Franks lafı hiç gevelemedi ve açtı ağzını yumdu gözünü: "S..... Türkiye`yi. Sülalerini s...... Köpeklerini s......" (Fuck Turkey. Fuck their families. Fuck their dogs; sayfa 112). Kitabın yazarları, Franks`in bu galiz küfürlerini toplantıda hazır bulunan askerlerden birinin tuttuğu notlardan almış.

`Kobra 2`ye göre Franks, Kuveyt`ten sonra geçtiği Mısır`da, Türkiye`ye ilişkin görüşünü bu kez küfretmeden ortaya koymuş: "Bu adam (Saddam) kafayı yemiş ve çekip gitmeyecek. Derdim Saddam değil. Derdim Türkiye, Kürtler ve Kerkük`teki petrol kuyuları..."

Aylar sonra... Irak işgal edilmiş, Bağdat düşmüş, Saddam devrilmiştir. Ancak Franks`in Türkiye`ye kızgınlığı sürmektedir. Ankara, savaştan sonra özellikle Irak`ın kuzeyinde oluşan fiili durumdan rahatsızdır. Bu bağlamda Türkiye sık sık Türkmenlere kötü muamele edildiğinden yakınmakta ve şikâyetlerini her fırsatta dile getirmektedir. `Kobra 2`de Franks`in Türkiye`nin yakınmalarına ilişkin `hissiyatı` şöyle anlatılıyor: "Franks Ankara`nın yaklaşımını umursamıyordu. Bir keresinde şöyle dedi: `Söyleyin Türklere, g..... öpsünler."(Tell the Turks they can kiss my ass; sayfa 436). CENTCOM komutanı, Türkiye`nin, koalisyon güçlerinin kuzeyden cephe açmasına izin vermemesinden ötürü hâlâ öfkeliydi."

Sen ey kıymetli okuyucu; bizim Genelkurmay’dan Tommy Franks için bir açıklama, bir tepki duydun mu?

Tam tersine ben Franks’ın tam da çuval günlerinde yahut sonra Ankara’da en üst düzeyde ağırlandığını; yerlere göklere sığdırılamadığını, hâttâ ve yanılmıyorsam emekli olurken görev teslimine taa Ankara’dan üst düzey askeri bir yetkilinin gönderildiğini hatırlıyorum..

Washington askeri ateşesi general orada zaten o işler için bulunmuyor mudur?

Bu kadar lâftan sonra daha hâlâ 4 Temmuz Çuval yıldönümü resepsiyonlarına; ki ne tesadüf aynı zamanda Amerikan Bağımsızlık gününe denk düşmektedir, yüksek düzeyde katılım gösterip, bandolarınızı konsolosluk bahçelerine gönderecek misiniz?

Yoksa büyük devletlerin özür dilemeyeceği, büyük devletlere müzik notası verilemeyeceği yolundaki genel dış politik kabule asker de mi uyum gösteriyor?

Canlı yayında cümle alemin önünde hakarete marûz kalıp ta bir kravatı özür kabul eden olan büyükelçilerin bulunduğu bir hariciye kadrosundan daha ne ölçüde dik duruşlu bir dış politik vizyon bekliyorsunuz?

Genelkurmay’ınkilere ek olarak üç kurumun daha davranışlarını eleştirmek istiyorum.

1) “Çete”yi gözaltına alan emniyet görevlileri ve yetkilileri acaba asker şahısların ancak yine askerler tarafından (üstelik zanlının mutlaka bir üstü olacak) göz altına alınabileceği yolundaki ilgili kanun maddesini bilmiyorlar mıydı? Suç işlerken polise yakalanan zanlı asker kişi, asker olduğunu ifade edip kimliğini gösterince derhal askeri yetkililere haber verilmesi gerekirdi. Acaba bu “kimlik tesbiti” 16-18 saat mi sürmüştü? Basına kroki plan servisi yapanlarla, suikast filan yok diyenler emniyetin farklı birimleri miydi? Suikast yoksa, emniyetin; kroki-plan servisi yapanlardan neden haberi yoktu?

2) Özel Kuvvetler’in, Çuval olayından bu yana giderek daha fazla gündeme oturduğunun farkında mısınız?

Bunda acaba soğuk savaşın sona ermesini fırsat bilip 90’lı yıllardan itibaren saçma bir “konsept değişti” aldatmacası ile Özel Kuvvetler”in statü-komuta-atama ve “doktrininde” “özel olmayan” bazı değişim ve yaklaşımların çoğalması mı etkili olmuştur?

3) Bütün bunlar cereyan ederken MİT ne yapıyordu?

Ya “tehlikenin farkında” olan Cumhuriyet’in kıdemli köşe yazarı Çetinkaya’nın, Muzaffer Tekin konusunda “referans” olarak Murat karayılan’ın görüşlerine başvurması ve bizlere aktarmasına na ne diyorsunuz?

Karayılan kim mi?

Koma Komalen Kürdistan’ın Yürütme Kurulu Konseyi Başkanı çete reisi… (Çetinkaya.Cumhuriyet. 1 Haziran 2006)

Ne demiş Karayılan?

“Olay bir çok boyutuyla açığa çıkmış bulunmaktadır. Ancak olaya bulaşanların üzerine gidileceği beklenilmemelidir. Olayın aydınlatılması konusunda daha fazla ileri gidemezler. Olayda püf noktası durumunda olan Muzaffer Tekin’in salıverilmesi bunu göstermektedir. Henüz Türkiye’de derin devletin üzerine gidilecek bir zemin ve güç açığa çıkmış değildir.”

Şimdilerde Marmaris'in Armutalan Beldesi'nde resim ile iştigal etmekte olan 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in de son olaylarla ilgili sessiz kalması beklenemezdi.. Öyle oldu.. Armutalan'daki Beyazev isimli konutunda İHA kamerasına konuşan Kenan Evren, ordu içinde darbe yanlısı genç subaylar olabileceğini belirterek, "1960 ihtilalini gördüm. 1960 müdahalesi alttan geldi. Alttaki genç subaylar teşkilatlandı, Harp Okulu'nu sokaklara dökerek radyoyu ele geçirdiler. Diğer garnizonlarda da kolları varmış, sonuç böyle oldu. İmparatorluk zamanında da yeniçeriler çok padişah devirmiş. Onun için genç subaylara dikkat etmek lazım. Genç subaylar arasında bunu teşvik edenleri yakalayıp önlemek lazım ordudan atmak lazım" dedi.

Yine aynı konuda İrem Barutçu’nun "-Artık darbe olmaz- diyerek içimize su serpiyorsunuz. Ordunun üst düzey komutanları da bu doğrultuda mesajlar veriyor. Peki ya ordunun tabanı, onlar ne der?” şeklindeki sorusuna da;

" Bilemem. O, çok tehlikelidir. 60 müdahalesi öyle oldu. Taban durmadı. Biz de, 80'de o müdahaleyi yapmasaydık, alttan geliyor, genç subaylar durmuyordu. Şu anda Türkiye'de böyle bir durum olduğunu sanmıyorum ancak Genelkurmay Başkanı ve ordunun üst kademelerinin bu konuda çok dikkatli olması lazım. Bu da gelen reaksiyondan, mektuplardan anlaşılır” cevabını veriyor.

Allah, Allah… Bu işte bir değil üç gariplik var..

a) 1960 için “Alttaki genç subaylar teşkilatlandı, Harp Okulu'nu sokaklara dökerek radyoyu ele geçirdiler” fetvasını veren Evren; 17 Mayıs 2006 günü Sıhhiye Orduevi’nden Danıştay’a halkın arasından yürüyerek alkışlanan Orgenerallerin….. 1960’da –sokağa dökülen- Harbiyeliler olduğunu bilmiyor mu?

b) “80'de o müdahaleyi yapmasaydık, alttan geliyor, genç subaylar durmuyordu” diyen zâtı muhterem böylelikle kendisini ihtilal liderliğine, devlet başkanlığına, sonra da Cumhurbaşkanlığına genç subayların taşıdığını itiraf etmiş olmuyor mu?

c) Ve 3; ben o tarihte yüzbaşıydım.. Evren’in ordudan hiçbir genç subayı attığını duymadım.. Siz öyle bir şey hatırlıyor musunuz? Madem öyleydi, o zaman kendisi neden “atmadı”?

İşin en ilginç ve çarpıcı yanı Evren’in “bir kısmını” darbe yanlısı gibi göstererek bir çırpıda gözden çıkardığı askere, hem de Demirel’in sahip çıkmasıydı.

Ankara Kızılay'da bir mağazanın açılışına katılan Süleyman Demirel,gazetecilerin ortaya çıkarılan çetelere ilişkin sorularını yanıtlamış.

Demirel, olaylara karışan kişilerin kim olduğunu ve neden ve nasıl karıştığını bilmeden devletin en büyük kurumunun itibarını sarsacak bir takım şüphelere kapılmanın çok yanlış olduğunu belirtmiş.

Süleyman Demirel, "Bunların üniformayla ilgisi olmadığını herkes kabul etmelidir. Bana karşı komplo var diyenler, o komplonun ne olduğunu söylemek mecburiyetindedir. Yoksa devlete karşı iftira olur" demiş.

Hayret ki hayret..

Ve geliyoruz en son ve en önemli habere…

1 Haziran gecesi Finlandiya'nın Ankara Büyükelçiliği'nde düzenlenen askeri gün resepsiyonuna katılan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün söylediklerine…

Finlandiya Büyükelçisi Maria Serenius'u bir ay sonra devralacakları AB Dönem Başkanlığı için tebrik eden ve Serenius, İngiltere Büyükelçisi Peter Westmacott ve Hollanda Büyükelçisi Marcel Kurpershoek ile sohbet eden Özkök, 30 Ağustos'ta görevinden ayrılacağını anımsatarak emeklilik planlarından söz etmiş. Görevinde geçirdiği yoğun tempoyu anlatan Özkök'ün, "Çok yoruldum. Emeklilik günlerimde ilk yapacağım şey dinlenmek olacak" dediği öğrenilmiş. (Milliyet. 3 Haziran 2006)

Heyecanla karşıladım..

Paşamız çok yoruldu, çookkk.

Sağlıklı ve uzun ömürler ve istirahat-dinlenme durumlarının uzun yıllar devamını diliyorum..

30 Ağustos 2006’yı son derece iştiyakla bekliyorum.. Bu arada ey millet, siz…

Her sabah, hep aynı saatte ve memleketin her bir köşesindeki herhangi bir tepenin ardından yaklaşmakta olan gök gürültüsü gibi,

“Yaylalar, yaylalar” türküsünü duyuyor musunuz?

Asker sabah sporu yapıyor…

Duymuyor musunuz?

Yoksa siz….

Edip Akbayram, Koma Agire Jiyan ve Kızılırmak’ın bu Pazar saat 12-17 arası verdiği Halk Konseri’ni mi dinliyordunuz?

Nasıl olur, burnunuzun dibinde, duymanız lâzım..

Harbiye’de.. Harbiye Açık Hava’da..

Yoksa onu da mı bilmiyorsunuz?

4 Haziran 2006

“57’iNCİ ALAY ÇANAKKALE’DE, TRABLUSGARP’TA, FİLİSTİN’DE, SAKARYA’DA57’inci ALAY KARABAĞ’DA, KARASU’DA, KERKÜK’TE, KIBRIS’TA 57’İNCİ ALAY HERYERDE HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

Saturday, June 03, 2006

Genel Kurmay Baskanligi Basin Aciklamasi

Genelkurmay Baskanligi Basın Açıklaması

TARIH: 3 HAZİRAN 2006
NO: BA- 12 /06

Son günlerde basın / yayın organlarında geniş yer bulan ve bazı Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin de içinde yer aldığı belirtilen olaylarla ilgili olarak aşağıdaki açıklamanın yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur.

30 Mayıs 2006 günü geç saatlerde bazı Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının Ankara Emniyet Müdürlüğü ekiplerince göz altına alınarak Terörle Mücadele Merkezine götürülmeleri ve sorgulanmaları ile başlayan soruşturmaya ilişkin konulardan, 31 Mayıs 2006 tarihli basın organlarında yer alan haberler üzerine bilgi sahibi olunmuştur.

Olayın içeriği hakkında askeri makamlara herhangi bir bilgi ve belge ulaşmadan olayla ilgili bilgilerin bütün detaylarıyla basın kuruluşlarına ulaşmış olması dikkat çekici bulunmuştur.

Basın / yayın organlarında yer alan bu bilgiler Genelkurmay Başkanlığınca ihbar kabul edilerek ilgili adli makamlarla temasa geçilmiş ve olaya adı karışan askeri personel hakkında Askeri Ceza Kanununun 131 nci maddesinde yer alan “askeri malzemeyi gizlemek ve zimmetine geçirmek” suçundan Genelkurmay Askeri Savcılığınca yapılan hazırlık soruşturması üzerine Genelkurmay Askeri Mahkemesince adı geçen üç askeri personel tutuklanarak Askeri Ceza ve Tutukevine konulmuştur.

Olay Genelkurmay Başkanlığınca adli ve idari bütün yönleriyle incelenmektedir.

Olayın Askeri Yargıyı ilgilendiren bölümü dışında kalan kısmı ile ilgili soruşturma, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülmekte olup, olay tümüyle bağımsız yargıya intikal etmiş durumdadır.

Saygı ile duyurulur.

Friday, June 02, 2006

Ataturk Dusmani Fethullahcilar Turkiye'nin Guvenlik Sorunudur

Emin Şirin: "Hiç şaşırmadım. Bir gazeteci arkadaşımdan üç hafta önce, bahsedilen kurumların birinin başkanının benim hesaplarımı bildiğini duydum. Başbakan'a sesleniyorum; bu iddia hortumların anasıdır. Altında kalmak istemiyorsan Şemdinli ve Danıştay konusundaki gayretli halini bu konuda da bekliyorum. Üç dakikada teşhis koyuyordu 'çete-komplo' diye. Bu konuyu çıkartsın. Eğer doğruysa haysiyetli bir hükümetin derhal istifasını gerektiren bir hadise. Savcının Çölaşan'ı çağırıp bilgi ve belgeleri istemesi lazım. Bu işin arkasında Gülen cemaatinin olduğu kanaatindeyim. Fethullah Gülen giderek güvenlik sorunu haline geliyor. Bir sene evvel 'kan gövdeyi götürecek' demişti. Öyle oluyor. Gülen'i bizzat açıklamaya devam ediyorum."

Milliyet Gazetesi
2 Haziran 2006



Rezaleti haber veriyorum, uyarıyorum

Emin ÇÖLAŞAN ecolasan@hurriyet.com.tr

Hurriyet Gazetesi
1 Haziran 2006

SEVGİLİ okuyucularım, bugünkü yazımda size korkunç bir rezaleti açıklayacağım. Sorumlusu tümüyle hükümettir. Olanların ve olacakların hesabını Başbakan ve Maliye Bakanı vermekle yükümlüdür.

Bireylerin ve kurumların banka hesapları gizlidir. Bu gizlilik devlet güvencesi ve yasaların teminatı altındadır.

Banka hesaplarına sadece üç kurum ve onların elemanları girebilir. O da, belli bir soruşturma yapılıyorsa. Rastgele bir Maliye, BDDK veya TMSF mensubu bankalara gidip "verin bakalım falancanın hesaplarını" diyemez. Ancak resmi yoldan araştırma yapabilir. Elde edilen bu bilgileri de hiç kimse özel veya siyasi amaçlarla kullanamaz, yayamaz, basamaz ve dağıtamaz.

Bundan bir süre önce Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın bu türde bilgileri Deniz Baykal için verdiği, "bankada çok parası var" dediği, iktidara en yakın bir gazetede yazılmış ve kıyamet kopmuştu. Çok zor durumda kalan Unakıtan bunları söylemediğini belirtmişti. Mahkemeler devam ediyor.

***

Şimdi gelelim olayımızın özüne. Bir süredir hükümetin belli görevlileri, belli kişilerin banka hesaplarına dadanmış durumda. Ellerindeki yetkiyi yasaları hiçe sayarak kullanıyorlar, sonra bunları yayınlanması için el altından birilerine veriyorlar.

Banka hesaplarına girdikleri kişiler kim?

Hükümet karşıtı siyasetçiler, parti başkanları ve gazeteciler.

Bugüne kadar 11 gazetecinin ve 14 siyasetçinin banka hesaplarına girildi. Bunlar benim bildiğim rakamlar. Eksiği yok ama fazlası mutlaka vardır.

Banka fareleri tarafından dökümler çıkarıldı. Nereden bildiğimi sorarsanız, buna ilişkin veriler bir aydan beri elimde.

Uçuk, abartılı, yanlış rakamlarla dolu banka dekontları, maaşlar, öteki gelirler... Bu yanlışları belki bilerek yaptılar. Belki rakamları özellikle şişirdiler. İşin bu yönünü bilemiyorum.

Çeşitli kişiler hakkında yasadışı yollarla elde ettikleri devlet güvencesi altındaki verileri birilerine -yazılması için- dağıttılar.

Bunları açıklamak başta TCK olmak üzere bütün ilgili yasalar uyarınca ağır suç. Altı yıla kadar hapis ve ağır para cezaları öngörülüyor.

Bunları yayınlaması beklenen, ancak korkan bazı kişilere büyük paralar verildi. Ayrıca "Para cezanızı biz ödeyeceğiz" denildi.

İşin içerisinde bir belediye başkanı, ona bağlı yayın yapan bir televizyon kuruluşu ve bazı ismini cismini hiç duymadığınız yayın organları var.

Tezgah kuruldu, şebeke çalıştı.

Evet!.. Hükümet karşıtı gazetecilerin ve siyasetçilerin banka dekontları ellerinde. Şimdi bunları sırayla yayınlamaya başlayacaklarmış.

Bu uçuk ve abartılı belgeler önce Zaman Gazetesi'ne gitti. Onlar işin büyük suç olduğu bilinciyle yer vermedi.

Sonra belgeler başkalarına götürüldü. Götüren kişi bir Zaman muhabiri. (Gazetenin bu olanlardan haberi olup olmadığını bilmiyorum.)

Ekipte halen veya geçmişte Zaman, İhlas Holding'e bağlı Türkiye gibi gazetelerde çalışan birileri var. Bazıları da yine İhlas'a bağlı TGRT, İHA gibi kuruluşlarda görev yapmıştı veya halen yapıyor.

Ayrıca ekibin içerisinde Fethullah Gülen grubuyla ilişkili Fatih Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan, geçmişte bu grubun Samanyolu televizyonunda çalışmış bir kişi var.

İsimlerini şimdilik yazmıyorum.

***

Önemli bölümü düzmece-abartılı-yanlış olan bu belgeleri şebekeye kim sızdırdı? Türkiye'de bunu yapabilecek üç kuruluş var:

Maliye Bakanlığı, BDDK, TMSF...

AKP'li bazı büyükşehir belediye başkanlarına bu belgeler nasıl ulaştı?

Bunlar nerede yayınlanacak?

Yayınlayacak olanlara katkıda bulunan eski bir bakanın üniversite öğretim üyesi, hukukçu oğlu kim?

Zaman Gazetesi'nin muhabiri bu bilgileri kimlere, hangi amaçla servis yaptı? Siyasetçi ve gazetecilerin banka hesapları kimlere nasıl verildi?

TMSF'yi şimdilik bu olayın dışında tutuyorum. Geriye kalıyor Maliye Bakanlığı ve BDDK.

Bu soruların yanıtını ben kendi açımdan biliyorum.

Bu iş için kimlere nasıl büyük paralar dağıtıldığını da!

Ortada korkunç bir rezalet, skandal var. Banka hesaplarına giriliyor. İktidar karşıtı gazetecilerin ve siyasetçilerin hesap dökümleri -hem de bazı yanlış, abartılı, uçuk rakamlarla- iktidar mensupları tarafından kendi yandaşlarına, yayınlanması için sızdırılıyor. Üstelik dökümlerin kapak sayfasında "aileyi anlatan" bir not bile yer alıyor.

Bu yazdıklarımı kanıtlayacak belgeler elimde.

Şimdiden uyarıyorum, ihbar ediyorum ve soruyorum:

Bu rezaletin hesabını kim verecek? Başbakan mı, Maliye Bakanı mı, başkaları mı?