Washington Haber Forum-Washington News Forum: 08/01/2005 - 09/01/2005

Tuesday, August 30, 2005

Bu 30 Agustos; Batman Bir Gunlugune Merkezi Hukumet Olmalidir...

Hüseyin MÜMTAZ

Dün gece eðer Batman’da….

Birkaç gün önce 54 saat süren çatýþma sonucu öldürülen PKK’lýlarýn cesetlerini almak için Devlet Hastahanesine saldýran güruh….

‘’Burasý Trabzon deðil, Batman’’…

Ve ‘’Burasý Türkiye deðil, Kürdistan’’ diye baðýrarak güvenlik güçlerine karþýlýk vermiþse…

Yarýn 30 Aðustos…

Batman bir günlüðüne Hükümet Merkezi olmalýdýr.

Türkiye Cumhuriyeti’nin merkezi.

Bu; Hükümetlerin zaman zaman çeþitli düþüncelerle Ankara dýþýnda toplanmasýndan, yahut Baþvekalet’in Dolmabahçe Sarayý yanýndaki Muhafýzlar Köþküne taþýnmasýndan daha anlamlý olacaktýr.

Genelkurmay Baþkaný kimseye sormadan uçaðýna atlamalý ve sabah, bütün kuvvet komutanlarý ile beraber Batman’a intikal etmelidir.

30 Aðustos törenleri ve geçit resmi, Batman’da icra edilmelidir.

Eðer arzu ederlerse…

Ki þiddetle öyle olmasý önerilir;

Cumhurreisi de Baþvekil ile beraber Batman’a gitmeli, orada sabahýn köründe Genelkurmay Baþkaný tarafýndan karþýlanmalýdýr.

Devlet erkâný ve bayrak…

Ve asker…

Ve devlet ve millet Batman’da boy göstermelidir.

Akþam, isterlerse Ankara’ya dönebilirler.

Þimdi ancak diðer bir konuya girebiliriz..

‘’En büyük asker’’in kim olduðu hakkýnda son günlerde muhtelif rivayetler var..

Yâni senin anlayacaðýn kýymetli okuyucu, tezvirat muhtelif…

Conilerin neocon cenahýna bakarsanýz en büyük asker, ‘’Er Ryan’’..

En azýndan Irak savaþlarýna kadar Er Ryan’dý da o zamandan itibaren onlarda da bir takým zihni karýþýklýklara tesadüf etmekteyiz.

Biliyorsunuz bir süredir Bush’un Teksas’taki çiftliðinin kapýsýna; Irak’ta oðlu ölen bir Amerikalý anne kamp kurmuþtu.

Savaþ karþýtý ‘’anne’’ Cindy Sheehan’ýn ratingi bir anda çýð gibi büyüdü. Çadýrýnýn yaný, taraftarlarý ve Bush karþýtlarýnýnkilerle birlikte, ‘’çadýr kent’’ haline dönüþtü.

Bush’un, durumun kötüye gittiðini hisseden bilmemne ‘’maker’’larý Sheenan’ýn karþýsýna hemen Tammy Pruett’i çýkardýlar.

Tammy; 4 oðlu halen Irak’ta görev yapan; bir oðlu ve kocasý da geçen yýl Irak’ta bulunmuþ olan bir ‘’savaþ annesi’’..

Bush Ýdaho-Nampa’da ‘’Ýþte Amerika Pruett gibi aileler sayesinde özgürlük içinde yaþýyor’’ dedi.

Kimsenin aklýna Bush’a; ‘’Ýdaho’da özgür yaþamamýzla Telafer’de katliam yapmamýzýn ne ilgisi var?’’ diye sormak gelmedi..

Devam etti Bush;

‘’Baþkan olduðum sürece Irak’ta kalacaðýz, savaþacaðýz ve teröre karþý savaþý kazanacaðýz’’…

Er Ryan’ýn kurtarýlmasýný ‘’anlamýþtýk’’… Ama þimdi Cindy’nin ölen tek oðlu mu ‘’en büyük asker’’, yoksa Tammy’nin Irak’ta savaþan 5 oðlu mu?

Ben fena halde karýþtýrmýþ durumdayým.

Aslýnda neocon’larýn güdümündeki Bush modern çaðýn Roma Ýmparatorluðu olan Paxamericana için kollarý sývamýþ durumda..

Crusade diye yola çýktý, dünyayý fethediyor.

BM’in ‘’Reform Zirvesi’’ne 3 hafta kala ABD’nin sertlik yanlýsý yeni Büyükelçisi Bolton örgüte tam 32 sayfalýk bir muhtýra veriyor.

Muhtýra ‘’Vakit yok. Hemen görüþülsün’’ uyarýsý ile bitiyor ve ‘’terörle savaþýmýn vurgulanmasýný, yoksul ülkelere yardýmýn askýya alýnmasýný’’ istiyor ama ‘’küresel ýsýnmadan’’ hiç söz edilmiyor.

Bolton terörle savaþýmýn yeni BM belgesinde yer almasýný istiyor fakat Ankara’ya gönderilen Dýþiþleri Müsteþar Yardýmcýsý Matt Bryza Türk Dýþiþleri yetkililerine ‘’PKK ile Irak’ta deðil ama Avrupa’da savaþabileceklerini’’ anlatýyor.

Amerika ‘’’kendi teröristi’’ için dünyanýn öbür ucuna gidiyor ama ‘’baþkasýnýn teröristi’’ için ipe un seriyor.

Sonuçta kimse Amerika’da ‘’seçilmiþler’’ ile onlarýn ‘’vücut dilinden anlayan’’ bürokrat neoconlarýnýn ‘’En büyük asker’’in sözünden çýkmadýðýný inkâr etmiyor.

Bizde mi?

Light MGK’nýn AB’ye uydurulmuþ yeni sivil sekreterliði artýk her toplantý öncesi siyasi iktidarýn önerilerine uygun gündem ve rapor hazýrlýyor.

Genelkurmay Baþkaný’nýn ‘’kýsýtlanmýþ yetkiler’’den bahsettiði hafta o ‘’Ek yetkilere ihtiyaç olmadýðý’’ hakkýnda görüþ bildiriyor.

Sonra MGK toplanýyor, cümle âleme ‘’Anayasa içinde kalýn’’ uyarýsý yapýyor.

Akepe adýna sonuç bildirisine cevap verme görevi de, nedense toplantýya katýlan herhangi bir hükümet üyesine deðil, fakat Fýrat kýyýlarýnýn dingin bir çocuðuna düþüyor.

Diyor ki;

‘’MGK bildirisinde hiçbir þekilde uyarý niteliðinde bir söylem görmedik, görmüyoruz. Zaten olmasý da mümkün deðil..’’

Bildiriyi tercüme ve algýlama yeteneklerine bir þey diyemem ama son cümleye takýldým.

Neden MGK’nýn uyarý yapmasý mümkün olmuyormuþ?

Üye sayýsý çoðunluðu ‘’sivil kanat’’a geçtiði için mi?

Ýyi de MGK’da kararlar ‘’oybirliði ile’’ alýnmýyor mu?

Kim ne derse desin, Fýrat kýyýlarýnýn dingin bir çocuðunun yorumu, aynen Erbakan’ýn; 28 Þubat’ýn ünlü MGK toplantýsýndan çýkýþýnda basýna yaptýðý açýklamayý çaðrýþtýrýyor:

‘’Muhterem kumandanlarýmýzla tamamen ayný fikirdeyiz’’…

Akepe de üstüne alýnmýyor…

Öte yandan Maçka’lýlara da sorarsanýz; ‘’En büyük asker, bizim asker’’..

Hay hay, en ufak bir itirazýmýz yok..

Maçkalýlar; geçen gün çatýþmadan sonra kaçan üçüncü Suriyeli PKK’lýyý da yakalayýp, dövüp, bayraklar açarak jandarmaya teslim edip horon tepmiþler ve ‘’En büyük asker bizim asker’’ diye slogan atmýþlar.

Ayný saatlerde ise Deniz Kuvvetleri Komutanlýðýnda ‘’devir teslim töreni’’ varmýþ.

Devreden kuvvet komutanýnýn gözleri dolmuþ, eþi ise aðlamýþ.

Masalardaki ‘’pet þiþelere’’ yazlýk ve kýþlýk denizci üniformalarýnýn giydirilmesi de ayrýca büyük ilgi çekmiþ.

Son iki-üç senedir 26-30 Aðustos arasýndaki Zafer Haftasý’nda ‘’En büyük asker bizim asker’’e bir haller oluyor.

Lüzumsuz bir gayretkeþlikle anlamsýz bir ‘’PR’’ çabasý içine giriliyor.

Geçtiðimiz yýllarda büyük alýþ-veriþ merkezlerinde genç bay-bayan subaylar standlar açýp hediyelik eþya daðýtmýþ, ‘’reklam ve tanýtým’’ yapmýþlardý.

Kimin malýný kime tanýtýyorlar?

Milletin askerini, asker millete…

Aðýrbaþlý üniformalý bandolar da artýk düðün orkestralarý gibi ‘’pop’’ müzik konserleri vermeye baþladý.

Amerikalý, bizim üniformaya çuval giydiriyor.

Biz de bizim üniformayý þiþeye giydiriyoruz.

Atatürk’ün; ‘’Omuzlarýndaki apoletlerde tarihin þerefini taþýyorlar’’ dediði subaylarýmýzýn üniformasýný.

Üniformanýn giydirildiði pet þiþeler þiþman mýydý, zayýf mý?

Uzun muydu, kýsa mý?

Büyük müydü, küçük mü?

Yuvarlak mýydý, köþeli mi?

Pepsi Cola mýydý, yoksa THY’de olduðu gibi Cola Turka mý?

Sabancý’nýn su þiþesi mi, Koç’un mu?

Reklam olmasýn diye mi þiþenin üstünü örttüler?

Ama üniforma bir dekorasyon malzemesi mi?

Kim seçti, nasýl seçti, neden seçti?

Ben böyle rezalet görmedim.

Yüzüm kýzardý. Utandým..

Üniforma resepsiyonlarda hanýmefendi ve beyefendilerin gülme vasýtasý mý?

Üniforma karikatür mü?

Yetmedi…

Orgeneral Örnek’in devir teslim töreninde fonda Kristof Kolomb’un Amerika kýtasýný keþfini anlatan denizcilik filmi ‘1492’nin Vangelis (Evangelos Odisey Papatanasyu) tarafýndan bestelenen müziði çalýnmýþ.

Türk Deniz Kuvvetleri Komutaný görevini Yunanlý Evangelos’un bestesiyle devretmiþ.

Pes…

Baþka müzik, baþka besteci mi bulamadýnýz yahu?

Gemiciler Kalkalým, Gemiler Giresun’a, Gemilerde Talim Var, Karardý Karadeniz, Gemiye Çektik Yelken, Bir Gemim Var Adalara Yaslanýr, Ayna Ayna Ellere, Tersaneden Kalktý Efe Alayý yahut Oy Gemici Gemici’nin nesi vardý?

Neden Yunanlý?

Deniz Harb Okulu öðrencilerimizi gönderdiðimizde Atina’da bayraðýmýza sövmelerinin üstünden daha altý ay geçmedi.

Hani uyduruk ve kerhen bir özür dilemeden sonra ‘’cest’’ olarak Kara Kuvvetleri Komutanýmýzý göndermiþtik.

Sabah’ýn haberi:

‘’Genelkurmay’dan Zafer Bayramýnda Yunanistan’a jest’’

‘’Ankara-Genelkurmay Baþkanlýðý, Zafer haftasýný halkýn katýlacaðý etkinliklerle kutlarken, Türkiye’de olduðu gibi Yunanistan’da da ilgiyle izlenen –Yabancý Damat- dizisinin oyuncularýyla barýþ mesajý verecek’’.

Ne göz yaþartan bir inceluk Yarabbi?

Nedir bu, hadi ‘’Yunanlý hayranlýðý’’ demeyelim de, bu kompleks?

‘’Atatürk’ün Nutkunu da Yýrtýn’’ baþlýklý yazýmýzda; (‘’TÜRKÝYE’NÝN KOORDÝNATLARI’’. Hüseyin MÜMTAZ. Toplumsal Dönüþüm yay. Ýstanbul 2003) Atatürk’ün Nutuk’da Yunan, Düþman, Pontus ve imha sözcüklerini kaçar defa kullandýðýný yazmýþtýk.

“Düþündüðümüz, ordularýmýzýn kuvayi asliyesini düþmanýn cephesinin bir cenahýnda ve mümkün olduðu kadar cenahý haricisinde toplayarak bir imha meydan muharebesi yapmaktý.” (Nutuk. Türk Tarih Kurumu. Ankara Üçüncü Baský. Sayfa 894)

“30 Aðustos’ta icra ettiðimiz muharebe neticesinde düþman kuvayi asliyesini imha ve esir ettik.” (Sayfa 900)

“Çünkü düþman ordusunu tamamen imha edeceðimizden emin idik. Bunu anlayýp,düþman ordusunu felaketten kurtarmak isteyeceklerin yeni teþebbüslerine meydan vermemeyi münasip görmüþ idik.” (Ayný sayfa)

Þimdi burasýný ise daha dikkatle okuyun.. Çünkü hem “imha”, hem de “Akdeniz’e atýlma” kelimeleri aynen yer alýyor.

“Muhterem efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupýnar Meydan Muharebesi ve ondan sonra düþman ordusunu kâmilen imha veya esir eden ve bakiyetüssüyufunu Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekâtýmýzý izah ve tavsif için söz söylemekten kendimi müstaðni addederim”. (Sayfa 902)

Pontus (Cemiyeti-eþkiyasý-hükümeti-jandarmasý-krallýðý-meselesi) ve (Pontusçular) olarak 838, 1202, 836, 838, 1254, 1288 ve 1284 üncü sayfalarda sayýlamayacak kadar..

Hâttâ 836’ýncý sayfadan itibaren üç sayfalýk ayrý bir “Pontus Meselesi” bölümü de mevcuttur.

Yunanlý; Genel Dizin olarak düzenlenen Nutuk’un Üçüncü Cildi’nin 350-351 ve 352’inci sayfalarýnda; yani tam üç sayfada sadece “dizin” listesi olarak bile 200’den fazla Yunan-Yunanlý kelimeleri geçmektedir.

Türk tarihinden Yunan-Pontus-Ýmha-Akdeniz’e atýlma kelime ve kavramlarýný çýkaramazsýnýz.’’

Yunan hayranlýðý, Atatürkçülükle baðdaþmaz…

30 Aðustos kutlamalarý kapsamýnda ayrýca Soner Arýca, Bedri Ayseli, Nahide Tokgöz, Coþkun Sabah ve Kamil Sönmez’in katýlacaðý halk konserleri düzenlenmiþ.

Bedri Ayseli Kürtçe þarký söylediði için TRT’den bir süre yasaklanan adam deðil mi?

Coþkun Sabah da herhalde engin ‘’kültürel zenginliðimizi’’ yansýtmak için seçildi.

Genelkurmay Baþkanlýðý ayrýca bir dizi afiþ hazýrlamýþ.

‘’Aziz Milletim…Parçan olmakla gururlu, sevginle güçlüyüz’’ ve ‘’Omuz omuza, Atatürk’ün izinde, Türk milletinin emrinde’’, bu afiþlerin iki tanesi..

Bakýn Genelkurmay Baþkaný yukarýdaki devir teslim töreninde ne demiþ:

''Atatürk bu vizyonu, ulusa bilinçli olarak vermiþtir. Atatürk, geri kalmýþlýðýn, maddi ve manevi çöküntünün içinden çekip çýkardýðý ulus için geriye dönüsü olmayacak yegane istikametin ''çaðdaþ medeniyet'' olduðunu düþünmüþtür. Bu vizyon sayesindedir ki Türk ulusu, karanlýk cereyanlarýn etkisinden sýyrýlarak bugünlere ulaþabilmiþtir. Bugünkü AB''ye üyelik hedefimiz de esasen bu vizyonun bir aþamasýdýr. AB üyeliðini, Ulu Önder Atatürk''ün bizlere vermiþ olduðu ''Türkiye''yi çaðdaþ uygarlýðýn ilerisine tasýma hedefi'' için önemli bir araç olarak görmekteyiz"

Þimdi;

1.Milletin çoðunluðu artýk AB’ye karþýdýr.

2.Çünkü AB yolunun bir medeniyet projesi deðil, bir esaret halkasý olduðu görülmüþtür.

3.AB yolu; Lozan’ý rafa kaldýran, Sevr’e götüren bir yoldur. Kýbrýs’ýn, Ege’nin, Ýstanbul Suriçi’nin, Dicle-Fýrat arasýnýn teslimini, Ermeni dostluðunu –soykýrým-ýn kabulünü, tazminat ödenmesini öngören, Patrikhanenin ekümenikliði ve Heybeli meselesinin Yunanlýlarýn istediði gibi hallini amaçlayan bir projedir.

4.Ýstiklâl-i Tam rafa kaldýrýlmaktadýr, egemenlik devredilmektedir, yargý baðýmsýzlýðý tahkimle iptal edilmiþtir, kapitülasyonlar Gümrük Birliði ile geri gelmiþ, kabotaj hakký sonlandýrýlmýþtýr.

5.Kurtuluþ Savaþý anlamsýzlaþtýrýlmýþ, boþa yapýlmýþ hâle getirilmiþtir.

O halde ben Genelkurmay Baþkaný ile ayný fikirde deðilim.

Katiyen ayni fikirde deðilim.

AB üyeliði ile Atatürkçülüðün alâkasý yoktur. Tam tersine bir öðretiyi içermektedir.

Eðer 30 Aðustos afiþlerindeki gibi Ordu; ‘’Aziz milletin bir parçasý’’ ise ve ‘’Atatürk’ün izinde ve Türk milletinin emrinde’’ ise hem askerin AB’ye karþý olmasý gerekir, hem de Genelkurmay Baþkaný’nýn yukarýdaki lâfý söylememesi.

Atatürk’ün, önüne serilen Yunan bayraðýný yerden kaldýrttýrmasý onun Yunan hayraný olduðu sonucunu doðurmaz.

Hâfýzasý nisyan ile malûl olanlar dönüp yukarýda Nutuk’tan yaptýðýmýz alýntýlarý, yahut daha iyisi Nutkun tamamýný bir defa daha okumalýdýrlar.

Bütün bunlardan sonra ben bu sabah da her 30 Aðustos’da ve milli günde olduðu gibi yine kocaman Türk bayraðýmý evimin balkonuna asacaðým.

Çünkü 30 Aðustos olmasaydý, diðer hiçbir gün ‘’milli bayram’’ olarak ilan edilemezdi.

Zaferi göðsüm kabararak doya doya yaþayacaðým.

Ordumla gurur duyacaðým.

Dolaptan 13 sene önce üzerimden þerefle çýkardýðým; albay rütbeli; üstüne asla çuval geçirttirmediðim, hiçbir þiþeye de giydirmediðim eski üniformalarýmý çýkarýp düzelteceðim.

Biraz seyrettikten sonra yaþlý ve yaslý gözlerle gene eski yerine kaldýracaðým.

Öðleden sonra da televizyonun önüne oturup; 38 sene önce kýlýç kuþandýðým ayný yerde yapýlacak ve naklen verilecek Harbiye’nin diploma törenini iftiharla seyredeceðim.

O törene katýlacak, etrafa gösteri yapacak ve gülücükler saçacak atanmýþ ve seçilmiþ cümle AB’cileri de ibretle seyredeceðim.

‘’Kanla irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti’’ diyeceðim.

‘’Cehennemler kudursa ölmez nigâhbanýyýz’’ diyeceðim.

‘’Yüzyýllardýr Harbiye bu orduya þan verir’’ de diyeceðim.

Ama sýra….

‘’Çýkardýðý dehalar semalara yükselir’’e gelince…

Yutkunup, biraz düþüneceðim.


30 Aðustos 2005

“57’iNCÝ ALAY ÇANAKKALE’DE, TRABLUSGARP’TA, FÝLÝSTÝN’DE, SAKARYA’DA
57’inci ALAY KARABAÐ’DA, KARASU’DA, KERKÜK’TE, KIBRIS’TA
57’ÝNCÝ ALAY HERYERDE
HEPÝMÝZ 57’ÝNCÝ ALAYIN NEFERÝYÝZ”

Wednesday, August 17, 2005

İYİ Kİ ŞEHİT DÜŞTÜN TEĞMEN'İM...

From:"Mustafa Sevki Atac"
To:washingtonhaber-owner@yahoogroups.com
Subject:FW: Þehit Teðmen
Date:Wed, 17 Aug 2005 18:36:04 +0300

Son günlerde, ek'te örneðini sunduðum e-mail'ler sýkca gelmeye baþladý... Ben, iþlerim nedeniyle, "sade vatandaþlarla" biraz fazla temastayým. Ek'teki söylemler , nedense (!) , fazlaca sýklýkta dile getirilmeye baþlandý... Acaba, birþeyler "yanlýþ" yapýlýyor da ben mi anlayamýyorum?

Geçen gün çocuklarýmdan "ÖZÜR" diledim: "Babam bana , tüm yokluklarýna raðmen, çok daha güzel bir Türkiye býrakmýþtý", ben yeni ve olumlu birþey yapamadýðým gibi daha da "berbat" ettim diye... Bizim neslimizin en büyük kusuru budur bence...

Lütfen Ek'teki mektubu sonuna kadar okuyunuz... Haklýmýyým, deðilmiyim daha iyi anlaþýlacaktýr...

Saygýlarýmla,

Ersin YILMAZ

İYİ Kİ ŞEHİT DÜŞTÜN TEĞMEN'İM...

Duydum ki şehit düşmüşsün TEĞMEN'im;

Haberlere; yüzüne sevgi ile bakan eşinle beraber çekilmiş resmini koymuşlar...

Senden özür dilemek istedim...
Senin şehit düştüğün günden önceki gece;

İstanbul'da Boğaz manzaralı bir terasta içkimi içmekteydim.
Hatta gecenin ilerleyen saatlerinde;

birilerinin "Yeni Bizans" hayallerini süsleyen o muhteşem Türk siluetine karşı;

"Bir başkadır benim memleketim" şarkısını bile hep beraber söyledik bar ahalisi ile.

Kendimi çok vatansever hissettiğim o gecenin ertesinde;

bir mayınla parçalanmış bedenin.
Ne kadar riyakârmışım meğer.

Sen bir mayına basıp ŞEHİT olurken;

Tuşlara basıp, iki satır yazdığım için matah bir şey zannederken kendimi;

Sen şehit düşmüşsün TEĞMEN'im.

Komutanlarının Ankara'da

"Terörle Mücadele'de Mükemmeliyet Merkezi"

açmasının hemen ertesinde şehit düşmek ise sana hiç yakışmamış doğrusu...

Hele hele;

Başbakanlık Müsteşarlığı'na bağlı Terörle Mücadele Birimi kuracaktık daha biz...
Biraz daha sabretseydin keşke.

Belki;

"Stratejik Müttefiklerimizin" bize sağladığı yazılım altyapıları, uydu görüntüleri ve onlardan tercüme ettiğimiz talimnamelerle;

TERÖRLE MÜKEMMEL MÜCADELE edip

seni kurtarabilirdik.

Gazetelere bir de not düşmüşler...

"Geleceğin Genelkurmay Başkanı" diye..
Çalışkanlığınla, disiplininle ünlüymüşsün...

İşte bunu okuyunca üzüntüm hafifledi...

Neden diyeceksin?

O mayının seni tam zirvedeyken yakaladığını farkettim...
Rütbeleri yılların sayısına göre okuyanlar üzülür senin Teğmen'ken gidişine...

Sen ise en katıksız rütbeden en ulvi rütbeye bir adımda terfi etmişsin...

O mayın seni ne büyük yüklerden kurtardı bir bilsen!

Düşünsene;

Askerlerinin başına çuval geçirilişini izlemek zorunda kalabilir;

Hatta ertesi gün seni ziyarete gelen ABD Büyükelçisi'ni kapıda karşılayıp, onla poz verip kameralara gülümseyebilirdin;

Sınırlarından tonlarca C4 girerken bunu izleyip;
daha sonra kamuoyuna; sanki o C4'leri durdurmak vatandaşın işiymiş gibi; "sınırımızdan tonlarca C4 girdi,dikkatli olun" açıklamaları yapmak zorunda kalabilirdin;

Hayatını karın ağrısı çelişkiler içinde geçirmekten kurtuldun...

"Laiklik elden gidiyor; şeriatçılar kadrolaşıyor" diye yaygara koparıp;

Daha sonra bu "şeriatçı" kadrolaşmanın merkezine oturttuğun Başbakanlık Müsteşarı'na bağlı "sivil" bir Terörle Mücadele Birimi kurulması tavsiyesinde bulunmak zorunda kalmaya ne dersin...
Sürekli seni arkandan hançerleyenlere hala ısrarla "STRATEJİK MÜTTEFİK" demenin seni ilkokul çocukları nezdinde düşürdüğü konumu bile görmezden gelmenin psikolojik yükünü saymıyorum bile...

Hele şu AB süreci yok mu...

İnan o mayından çok daha fazla acı verirdi sana...

Bir yandan "üniter devletten asla taviz verilemez" diye demeçler verip;

Diğer taraftan;

AB süreci bahane edilerek; ülke idari yapısından, sosyal dokusuna kadar her yönüyle liğme liğme edilirken, kamuoyu önünce AB sürecini desteklemen

"bu adam ya Üniter kavramı, ya AB hakkında hiç bir şey bilmiyor" yorumlarına sebep olabilirdi ki bu çok ayıp olurdu.

AB kızmasın diye;

KKTC'nin Talat isimli bir Türk Devleti Düşmanı'nın eline geçmesini izlemek ise sanırım sana çok koyardı...

Kuzey Irak'ta;

soydaşlarımız katledilip, gözünün önünde "kürdistan" kurulurken;

bu yapının merkezine oturtulan MOSSAD-CIA maşası aşiret piçlerinin Ankara'da karargah kurup, ülkede siyaset satın almaya başlamasını izlemenin koyması gibi...

Hele bir de;

Zamanında küfredip, devlet düşmanı saydıklarını,
oğlunun düğününe davet eder noktaya gelmek karnını nasıl ağrıtırdı düşünsene...

Patrikhane'nin karşısındaki koskoca arazileri; Koç hazretlerine terk etmekten tut da;

Küresel baronlar Kızkulesi ve Osmanlı Sarayı manzaralı fuhuş yapabilsinler diye Selimiye'yi otel yapma planlarını rafta tutmaya kadar

ülkenin; hem de sen görev başındayken; elden çıkması inan o mayından çok daha fazla acıtırdı...

Tabi bir de bunun emekliliği var...

Hani şu rütbenin başına (E) işareti konulan dönem...

O kadar şerefli görev yıllarından sonra o (E)'yi taşımak da sana zor gelirdi inan;
En iyi ihtimalle;

Kitap yazıp,

Bizlere ülkeyi nasıl kurtarmak isteyip de kurtaramadığını anlatıp;

ülke sorunları ile ilgili fikrin sorulduğunda,
"Kitabımı okuyun" şeklinde cevap vererek kitap satışlarını arttırmaya çalışabilirdin...

Ya da görevlerin sırasında edindiğin dostlukların hatırına;

Bir kaç holdingin yönetim kurulunda,

Bir kaç on bin dolara üye olarak oturup;

Bir de bize gazete köşelerinden "milliyetçi" ahkâmlar kesebilirdin.

Hatta

Arsa alımında aracılık ettiklerinin; o arsalar üzerinde kurdukları merkezlerde sana tahsis ettikleri ofislerde;

zamanında şeriatçılık yaygarası ile iktidardan ettiğin kadroların eteğinde dolaşıp, yeniden siyasete dönmenin hesaplarını yapabilirdin...
Sen Teğmenlikten...
Bir adımda GÖNLÜMÜZÜN PAŞA'lığına terfi ettin...

Hiç bir şura,

Hiç bir yıl seni oraya bu kadar kolay taşıyamazdı...

MAYIN'a basıp ŞEHİT olmasaydın TEĞMEN'im

Gün gelip;

Haliç'in kıyısında Patrikhane'nin bahçesinde ABD Başkanı'nın elini sıkmak için sıra bekleyen bir paşa olabilirdin...

Bu bizi senin ŞEHİTLİK haberinden daha fazla üzerdi inan.
İYİ Kİ ŞEHİT DÜŞTÜN TEĞMEN'İM

Ruhun şad olsun.

B.G.

"Çalışmadan, yorulmadan öğrenmeden rahat yaşama yollarını alışkanlık haline getirmiş Milletler, evvela Haysiyetlerini ve daha sonra İstiklallerini kaybetmeye mahkûmdurlar."
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Tuesday, August 16, 2005

LEFKOÞA-BAKÜ HATTINDA KODLARIN ÇÖZÜMÜ

Hüseyin MÜMTAZ

Azerbaycan, birden KKTC’ye ilgi göstermeye baþladý.

Önce bir grup parlamenter gitti, arkadan iki ayrý seferde iþ adamlarý grubu.

Son grubun gidiþi, Azerilerin ilk özel havayolu þirketi olan ÝMAÝR’in ‘’doðrudan uçuþu’’na da sahne oldu.

Tabii Rumlar feryadý bastý; ‘’biz de Karabað’a uçarýz’’ dediler.

Azeri parlamenterlerin gidiþini müteakip, Soçi yolundaki Erdoðan o âna kadar olan bütün politikasýna ters bir þekilde tavýr alarak; ‘’Bu tanýnmadýr’’ demiþti.

Halbuki Akepe baþtan beri ‘’tanýnma deðil, izolasyonlarýn (ne demekse?) kaldýrýlmasý

politikasýný gütmüyor muydu?

Hem bu tanýnma oluyorsa, Amerikan Temsilciler Meclisi’nin dört üyesinin ilk ziyareti neden ‘’tanýnma’’ olmuyordu?

Zaten Ferdi Sâbit de telaþla ‘’Bu ziyaretler tanýnma deðildir’’ diye piþmekte olan aþa limon sýkmakta gecikmedi.

Peki; Rum gemi ve uçaklarýnýn Türk deniz ve hava limanlarýna yanaþmasýný ‘’tanýmýyoruz’’ diye kabul etmiyorsanýz; Azeri uçaðýnýn doðrudan Ercan’a inmesi neden ‘’tanýma’’ olmuyor?

Meraklýsý benim; iki Türk devleti arasýnda geciken bir baðýn nihayet ve yavaþ yavaþ kurulmaya baþlanmýþ olmasýndan ancak büyük bir memnunluk duyacaðýmý iyi bilir.

Ancak bu kafa karýþýklýðýnýn, bu ilkesizliðin, bu yanlýþ sinyallerin hem Akepe, hem de KKTC’de âcilen çözülmesi lâzým.

Olan Azerilere oluyor.

Ne yapacaklarýný, nasýl davranmalarý gerektiðini þaþýrýyorlar.

KKTC’deki Rumcu-Komünist Soyer baðýmsýz devletin tanýnmasý deðil, Rumla birleþme yolunda bir ara durak olsun diye izolasyonlarýn kaldýrýlmasýný istiyor olabilir.

Akepe de 3 Ekim’e az bir süre kalmýþken nefesini tutmuþ, tam siper yapmýþ olabilir.

Ama memleketin tam baðýmsýzlýða ve cumhuriyete âþýk hiç mi dinamik evlâdý kalmadý yahu?

Ýlk doðrudan uçuþu gerçekleþtiren ÝMAÝR’in sahibi Fuzuli Aliekberov, Azeri ANS Televizyonuna verdiði demeçte; ‘’Rum iþadamlarý, Ercan’a yaptýðýmýz doðrudan uçuþtan sonra bizimle temas kurdu. Güney Kýbrýs’a Larnaka’ya haftada bir tarifeli sefer yapmamýzý istedi. Ýdâri tüm iþlemleri de üstlendiler.Biz þirket olarak kararlarýmýzý siyasi deðil, ekonomik çýkarlarýmýza göre alýrýz. Larnaka’ya haftada bir uçuþ gerçekleþtirebiliriz’’ demiþ.

Habuki Aliekberov 27 Haziran’da Ercan’da kahraman gibi karþýlanmýþ ve yasemin çiçekleri yaðmuru altýnda ‘’Bir millet üç devlet’’ sloganý atmýþtý.

Onun getirdiði Azeri iþadamlarý da Azeri-Türk Ýþadamlarý Derneði’nin verdiði yemekte Azerin’in söylediði ‘’Çýrpýnýrdý Karadeniz’’ ile ‘’duygulu anlar’’ yaþamýþlardý.

Ýþte orada biraz durun.

Okuyucu ‘’Çýrpýnýrdý Karadeniz’’in Bakü versiyonuna âþýk olduðumu, 3 Mayýs Türkçüler gününden beri ‘’kalbimin Bakü’de kaldýðýný’’ çok iyi bilir.

Ben Lefkoþa’daki yemekte kimlerin olduðunu bilmiyorum.. Fakat eðer Aliekberov ‘’Larnaka’ya da uçarýz, biz siyasete deðil, ticarete bakarýz’’ demiþse demek ki yemekte Ali Erel kabilesi çoðunluktaydý.

Ýzolasyoncular, AB’ciler, birleþmeciler, adacýlar ne anlar Karadeniz’in çýrpýnmasýndan?

Ve eðer öyle idiyse Azerin’in þarký söylemek için Lefkoþa’ya kadar gitmesine yazýk olmuþ…

‘’Çýrpýnýrdý Karadeniz’’e de yazýk olmuþ… ki ne olmuþ…

Bakü’deki dostlara sorduk telefonla Aliekberov nasýl adamdýr diye.

Ýþ adamýdýr, kardeþi milletvekilidir, kendisi siyasetle uðraþmaz ama ‘’milletseverdir’’ dediler.

Bu nasýl ‘’milletseverlik’’ Fuzulî gardaþ?

Ben yine de Erdoðan-Soyer koalisyonunun politik çizgisindeki ilkesizliðin Azerilerin kafasýný karýþtýrdýðýný düþünüyorum.

Peki Azerbaycan’da þu an durum ne?

Azerbaycan’ýn, 90’lý yýllarýn baþýnda Sovyetlerin yýkýlmasý ile baðýmsýzlýðýný kazanan diðer Orta Asya Türk ülkelerinden en önemli farký; baþa otomatik olarak yöresel komünist partinin en önemli adamýnýn deðil, seçimle Kýzýlordu’ya direniþin sembolü olan Elçibey’in gelmiþ olmasýdýr.

Ve þu anda Azerbaycan’ýn baþýnda, ‘’seçimle’’ gelmiþ üçüncü Cumhurbaþkaný vardýr.

Seçim sistemi ve seçimler, batýlý demokratik düzene tam uymasa da sonuçta Azerbaycan’da halkýn katkýsý, diðer ülkelere göre elbette daha fazladýr.

Hem kim ‘’batýlý demokrasi baðlamýnda’’ meselâ Amerika’da Bush’un ilk seçiminde Florida Yüksek mahkemesi’nin güdümlü kararlarýný göz ardý edebilir?

Azerbaycan Kasým’da genel seçime gidiyor.

Ama eli yüreðinde, yüreði aðzýnda gidiyor.

Nüfusun üçte birinin yaþadýðý Bakü’de her gün taþlý sopalý gösteriler oluyor. Sular durulmuyor, ortam her geçen gün daha fazla geriliyor.

Hele Sumgait’in, artýk muhalefet tarafýndan tamamen kurtarýlmýþ bölge haline getirildiði söyleniyor.

Ama hangi muhalefet?

Soros çocuklarý…

Azerbaycan; KKTC, Kýrgýzistan, Gürcistan ve Ukrayna’dan sonra Soros’un ‘’demokrasi’’ getirmeye ‘’çalýþtýðý’’, Kafkaslarýn en önemli güç odaðý. Bir eli Azerbaycan’da, Azerbaycan seçimlerinde.

2002’den itibaren girilen süreçte kimse KKTC seçimlerine Soros’un müdahil ve sonuçta baþarýlý olduðunu inkâr edemez.

Þu anda KKTC’de Soros’un istediði ve Akepe’nin koalisyon ortaðý Ferdi Sâbit iþbaþýndadýr.

Batýlý büyükelçilerin ve Weston’un seçim meydanlarýný bizzat ‘’izlemesinden’’; Amerikan Büyükelçisinin ayrýlýrken ‘’Þimdi yetiþtirdiðimiz 300 kiþi var, 3000’e ulaþýnca seyreyleyin gümbürtüyü’’ demesinden Denktaþ bile þikayetçi deðil miydi?

Ýþte bu Denktaþ, böyle bir ortamda Azerbaycan’a gidiyor.

Ayýn 29’unda Bakü’de olacakmýþ. Lefkoþa’ya ilk gelen Azeri parlamenterler dâvet etmiþ, o da kabul etmiþ.

Davetin, zýmnen Ýlham Aliyev adýna yapýlmýþ olduðunu kabul etmemiz gerekir.

Peki bundan sonra ne olacak?

Dönüyoruz en baþa…

Denktaþ, KKTC’nin kurucu Cumhurbaþkaný ve tam baðýmsýzlýkçý olduðu için Türk’ü Rum’a köle yapan Annan Plânýna karþý.

TC ve KKTC’de ise Annan’cýlar iþ baþýnda.

Denktaþ Azatlýk Meydaný’ný dolduracak olan bir milyon Azeri’ye ne diyecek?

Dikkat buyurulsun Bakü; ayný Denktaþ gibi ‘’Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez’’ diyen Resulzade’nin kentidir.

‘’Ben baðýmsýzlýk istiyorum, KKTC’yi tanýyýn’’ derse; tanýnma istemediðini söyleyen KKTC hükümetine ters düþecek.

Baðýmsýz KKTC’den ve tanýnmadan bahsetmezse kendisine ters düþecek.

Bu gezi resmi bir gezi ise Denktaþ’ýn tanýnmadan bahsetmemesi lâzým.

Özel bir gezi ise, ama ‘’doðrudan uçuþ’’ tanýnma ise ve Denktaþ tanýnmadan bahsedecekse; Azeri heyetinin doðrudan uçuþunun tanýnma olmadýðýný söyleyen Ferdi Sabit ne diyecek?

Denktaþ’ýn heyetinde kimler olacak? Hep TMT’cileri, Mukavemetçileri mi götürecek, yoksa Annan’cý iþ ve politika çevrelerinden kimseler de gidecek mi?

Denktaþ ‘’Azat Kýbrýs’’ dedikçe onlar ne hissedecek?

Dönüþte Ferdi Sâbit’e ne rapor verecekler?

Erdoðan ne diyecek?

Aliyev ne diyecek?

Aliyev, Erdoðan’a raðmen tanýyoruz diyebilir mi?

Velhasýlý kelam Denktaþ tam bir aþaðýsý sakal, yukarýsý býyýk durumunda Bakü’ye gidiyor.

Ve Denktaþ Azerbaycan’ýn, tam da halkýn meydanlara indiði bir Soros seçimi sürecinde Bakü’ye gidiyor.

Ayný 2003 baþý Lefkoþa’sý gibi..

Ýktidar kazansa ülkenin yarýsý; muhalefet kazansa diðer yarýsý Denktaþ’ý yanlý davranmakla suçlayacak.

Denktaþ’a yazýk olacak.

Denktaþ yanlýþ zamanda Bakü’ye gidiyor.

Keþke seçimden sonra davete icabet etseydi.


16 Aðustos 2005

“57’iNCÝ ALAY ÇANAKKALE’DE, TRABLUSGARP’TA, FÝLÝSTÝN’DE, SAKARYA’DA
57’inci ALAY KARABAÐ’DA, KARASU’DA, KERKÜK’TE, KIBRIS’TA
57’ÝNCÝ ALAY HERYERDE
HEPÝMÝZ 57’ÝNCÝ ALAYIN NEFERÝYÝZ”

Saturday, August 13, 2005

ŞEREFSİZDİR…….Cemal Enginyurt

----- Original Message -----
From: cemal enginyurt
Sent: Saturday, August 13, 2005 4:51 PM

ŞEREFSİZDİR…….

Cemal Enginyurt

Her kim ki?....

Vatan toprakları ayağımızın altından kayarken,ülke parsel parsel satılırken,Öz yurdunda garip-öz vatanında parya hale gelinmişken.Şahsi hesaplarını önde tutuyorsa.

Türkmen Telefer de katledilirken,Kerkük’te itler bayrak asıp büro açarken,Türk askerinin başına çuval geçirilirken.Ses çıkarmıyorsa.

Paçavra bayraklar meydanları süslerken,köpeğe özgürlük sloganları atılırken, pisliklerin cesetleri devlet ambulansları ile taşınırken,polis asker suçlanırken.Suskunluk içindeyse.

Avrupa dan yola çıkan soluğu Diyarbakır da alırken,dil sürçmesi bahanesiyle Kürdistan zırvası atılırken,İngiltere de bomba patlatana terörist,Türkiye de kahpece mayın döşeyenlere milis derken,Hakkımızı aramıyorsa.

Kardeş kanı akmasın mavrasıyla, polis,asker,sivil insanlarımız şehit olurken,Kuşadası,Giresun,Gümüşhane,Antalya da tuzaklar kurulurken,hainlik her yerde kapıya gelmişken.Gözünü açmıyorsa.

Üç ay evvel Norveç te, Kürt sorunu yoktur,Pkk sorunu vardır deyipte.Diyarbakır da, kürt sorunu vardır diyen başbakanımızdaki çelişki ortadayken,Diyarbakır sanki başka bir ülkeymiş gibi karşılama törenleri hazırlanırken.Niyeti anlamıyorsa.

Pkk nın başı zavallı beyanatlar verip ,Başbakan Diyarbakır dayken eylem yapmama kararı alırken,Osman makamı ziyaret edilmedi diye halkı sokağa çıkarmazken,Başbakandan misafir gibi söz edilirken.Art niyeti görmüyorsa.

Cumhuriyetin kaleleri bir bir yıkılırken,Türk kendi kaderi ile baş başa bırakılırken,Atatürk Türkiye si birilerinin oyuncağı yapılırken,Hukuk katledilip,Adalet güçlünün eline geçerken.

Titreyip kendine dönerek.Bayrağına,vatanına,Kıbrıs’ına,polisine,askerine,
Şehidine,gazisine, sahip çıkmıyorsa.

ŞEREFSİZDİR…..

Kerkuk'te Hancer

Hüseyin MÜMTAZ

Baþbakan dün; uzun hazýrlýklardan sonra gittiði Diyarbakýr’daydý.

‘’Kürt varlýðý’’ dedi, ‘’Kürt sorunu’’ dedi. ‘’Cumhuriyet’’ dedi, ‘’daha fazla demokrasi’’ dedi.

‘’Biz büyük bir devlet ve millet olarak bu ülkeyi kuranlarýn bize miras býraktýðý temel prensipler ve Cumhuriyet ilkesi, anayasal düzen dairesinde her sorunu daha çok demokrasi, daha çok vatandaþlýk hukuku ve daha çok refah içinde çözeceðiz’’ dedi.

Baþbakan yukarýdaki kelime yýðýný ile lâfý evirip çevirerek bir þeyler anlatmaya çalýþýyor ama cümle kurgusundaki dilbilgisi kurallarý açýsýndan sýnýfta kalýyor.

Ocalan’ýn Ýmralý’ya ilk gittiði günden itibaren yerleþtirmeye çalýþtýðý yeni þifrenin kilit kelimeleri olan ‘’Cumhuriyet’’i ve ‘’demokrasi’’yi onun söylediði gibi ‘’Demokratik Cumhuriyet’’ þeklinde deðil de baþka türlü söylemeye, ama ille de söylemeye kalktýðýnýz zaman kaçýnýlmaz olarak kakofoniden kurtulamýyorsunuz.

‘’Bütün sorunlar, Kürt olsun, Çerkez olsun, Abaza olsun, Laz olsun, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaþlarýnýn ortak sorunudur’’ dedi.

Bir tek ‘’Türk’’ demedi. Bir tek ‘’Türklerin de sorunu’’ olduðundan hiç bahsetmedi.

Halbuki dün biz, bu ülkede bir Kürt varlýðý ve Kürt sorununun gündeme getirilmesi halinde kaçýnýlmaz olarak Türk varlýðý ve Türk sorunundan da bahsedilmesi gerektiðinin altýný çizmiþtik.

Bakýn 4000 güvenlik görevlisi eþliðinde gidilip ancak 600 kiþiye hitap edilebilinen Diyarbakýr Seferi Hümayunu ve ‘’aydýnlar’’ buluþmasýnýn yankýlarý nasýl..

DEHAP; ‘’Kürt sorunu’’ tanýmýndan memnun..

PKK; ‘’Baþbakný protestodan vazgeçtik’’. (Murat Karayýlan)

Zana ve arkadaþlarý: ‘’Sayýn Erdoðan’ýn bu söylem ve tespitinin, (Kürt Sorunu) Cumhuriyet tarihinde geleneksel devlet politikalarýnda bir ezberi bozduðunu düþünüyor ve bunun içtenlikli bir yaklaþým olduðuna inanmak istiyoruz. …..Ve bu nedenle Baþbakan Sayýn Erdoðan’ýn bu çýkýþýný; geçikmiþ olsa da cesur, gerekli, anlamlý ve önemli buluyoruz..... Baþbakan Sayýn Erdoðan’ýn Kürt sorununa ’kazan-kazan’ politikasýyla yaklaþýmý hem Türkiye’ye hem bölgeye hem de dünya barýþýna katký sunacaktýr." (Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doðan ve Selim Sadak)

Diyarbakýr Büyükþehir Belediye Baþkaný Osman Baydemir; ‘’Kahvemizi koyup Baþbakaný bekleyeceðiz.’’

Bu kadar ‘’meþhur’’ zevatýn bu geziyi sadece alkýþlamasý ve desteklemesi bile benim þüphe ile yaklaþmam için yeterli iþarettir kýymetli okuyucu..

Zana ve þürekâsý ne diyor;’’Devletin ezberi bozuldu’’ diyor; ‘’Kazan-kazan’’ diyor.

Zanagillerin zoru ‘’devlet’’ ile.. Ama asýl ezberi bozulanýn devlet deðil, Akepe olduðunu; Erdoðan’ýn kýsa bir süre önceki ‘’sanal sorun’’ söyleminden bu noktaya geldiðini unutuyorlar.

Bir de…. Ben de Kýbrýs’ta Türkiye Cumhuriyeti’nin nasýl ‘’kazan-kazan’’dýðýný görsem tabii heveslenir ve aðzýmýn suyu akarak ‘’Kürt sorununda da kazan-kazan’’ derim..

Bölge ile ilgili ‘’son dakika’’ haberi ne biliyor musunuz?

AB Komisyonu; ulusal programýnda bölgeler arasý sosyo-ekonomik farklýlýðý kaldýrmayý taahhüt eden Türkiye’ye, Güneydoðu’daki sorunlarýn çözümünü hýzlandýrmasý için ‘’acil eylem planý’’ hazýrlamasýný ve ‘’bir komite’’ kurulmasý önerisinde bulunmuþ.

‘’Komite’’de; AB, Dünya Bankasý ve IMF’den temsilciler bulunacakmýþ. (Cumhuriyet. Mahmut Gürer’in haberi. 13.8.2005)

Hoþ geldin ey Sevr ve Sevr’deki Boðazlar Komisyonu..

Ve yanlýþ hesaplamadýysak bu; 3 Ekim’deki mütareke müzakerelerinin baþlayabilmesi için Türkiye’ye ‘’son þart’’ olarak takdim edilen GB Ek Protokol’ünü imzalamasýndan sonraki onbeþ gün içinde; Kreschmer’in ‘’Askerin konumu da engeldir’’ deyiþi ile beraber masaya konulan ikinci ‘’þart’’týr.

Daha Diyarbakýr’dayýz, hâlâ Kerkük’e gelemedik mi diyorsunuz?

Bekle ey okuyucu, sýrada daha Karadeniz var..

PKK’nýn taþeronlarý; Genelkurmay’a göre ‘’deðiþen stratejilerinin’’ gereði olarak bir süredir eylemlerini, Ordu vilayetinden Gümüþhane ve Giresun’a kaydýrdýlar.

Gümüþhane merkez ve Torul, Alucra-Karahisar ve son olarak da Kulakkaya yaylasý.

Teorik olarak PKK ve baðlýlarýnýn Karadeniz’de melce-çalacak kapý, yardým ve yataklýk yapacak müzahir unsur bulamamalarý gerekir.

Çünkü Karadeniz’de sosyal doku ve yapýnýn Kürtçülükle ve Kürtlükle ilgisi yoktur.

Çünkü 1)Karadeniz’in yerli halký Türk’tür; MÖ’ki yýllardan itibaren yoðun olarak Türk kavimlerin ve 2) En son olarak da; 1071’den bile önce 1057’de Oðuz’un Çepni boyunun göçü ile iskâný tamamlanmýþtýr. (‘’Karadeniz’in Kitabý’’. Hüseyin MÜMTAZ. Toplumsal Dönüþüm Yay. Ýstanbul. 3ncü Baský Eylül 2004)

MÖ 530’da Bulgar Türkleri; 1057’de de Çepniler, güneyden þimdiki Þalpazarý-Kadýrga yöresinde Karadeniz daðlarý’na gelirler. Harþit Çayý’ný takiben kýyýya inerler. Doðu’da Pontus Þehir Devleti bulunduðu için batýya yönelip Giresun-Ordu yöresini yurt tutarlar.

Geliþ güzergâhlarý; daðlarýn hep tepe noktalarýný takibederek Horasan, Erzurum, Sultan Murat-Kadýrga olduðu için her kýþlakta anýlan yerlerde bir grup býrakýrlar.

1970’lerin ‘’komünist kýyýbaþý’’ savunucusu Terzi Fikri’nin malûm komün denemesinden sonra komünizm kýlýðýndaki azýnlýk ýrkçýlýðý ve terörün de kökü Karadeniz’de kazýnmýþtý.

Peki ya pratik olarak?

Bu noktada Prof. Özdað’ýn kulaklarýný çýnlatarak yine Atatürk döneminde ve onun yöntemleriyle bastýrýlan isyandan sonra uygulanan mecburi iskân politikasýna döneceðiz.

Güvenlik güçleri o iskânýn günümüze kadar intikal eden sonuçlarý üzerinde ufak bir araþtýrma yapabilirler mi acaba?

Lâfýn hâlâ dönüp dolaþýp Kerkük’e neden gelmediðini mi soruyorsun ey okuyucu?
Geldi, geldi…

Peki Diyarbakýr-Karadeniz hattýna neden bu kadar fazla önem verdik?

Çünkü….

Kerkük’teki PKK bayraðýný indirmezsen Diyarbakýr’ý da, Karadeniz’i de koruyamazsýn.

Süleymaniye’de askerinin baþýna çuval geçirilmesini; Erbil-Mersin-Atina üçgeninde Türk bayraðýna hakaret edilmesini; Lefkoþa’da meydanlarda Türkiye aleyhinde baðýrýlýp gösteriler yapýlmasýný da engelleyemezsin.

Kerkük’te dikilen o bayrak, yine Kerkük’te indirilmelidir.

Sýra nihayet Kerkük’e geldi ama…

Gelecek yazýda efendim.. 13 Aðustos 2005

“57’iNCÝ ALAY ÇANAKKALE’DE, TRABLUSGARP’TA, FÝLÝSTÝN’DE, SAKARYA’DA
57’inci ALAY KARABAÐ’DA, KARASU’DA, KERKÜK’TE, KIBRIS’TA
57’ÝNCÝ ALAY HERYERDE
HEPÝMÝZ 57’ÝNCÝ ALAYIN NEFERÝYÝZ”

Wednesday, August 10, 2005

How Foreign Lobbies Imperil America

by Christopher Deliso

August 10, 2005
balkanalysis.com

Critics of foreign lobbies in the nation's capital are often dismissed
as either hopelessly naïve, or as cranky isolationist curmudgeons
disinterested in embracing other cultures. Since it is natural for a
country to seek economic and cultural ties with other nations, the
argument goes, what other choice do people with competing interests in
a globalizing, capitalistic world have, in order to make themselves
heard, except banding together to petition those in power?

Obviously foreign lobbying is an age-old practice, and it will never
go away. Still, something must be done to curb the extravagances and
indiscretions of foreign lobbyists in Washington. A failure to do so
can only invite ruin for the United States and its citizens, because
as with everything else in the so-called "indispensable nation,"
lobbyists have simply gone overboard, feeling themselves to be above
the law and beholden to no one.

Now, they are not only continuing the old practice of pouring slop in
the trough of corrupt politicians, they are also endangering America's
national security by serving foreign interests, doing business with
terrorists, and directly targeting American citizens. Unfortunately,
in 2005, we're a long ways away from Thomas Jefferson's ideal of
"peace, commerce and honest friendship with all nations; entangling
alliances with none."

Cunning, Diversionary Tactics

Perhaps the worst thing of all about the behavior of the nefarious
lobbyists is that they abuse the public trust. Sometimes they manifest
as the type of organization generally considered as being above-board,
in the economic and cultural sphere, in order to disguise criminal
intent. In an Antiwar.com interview last summer, FBI whistleblower
Sibel Edmonds gave a hypothetical example of how such "semi-legitimate
organizations" operate:

"…say, an Uzbek folklore society based in Germany. The stated purpose
would be to hold folklore-related activities – and they might even do
that – but the real activities taking place behind the scenes are
criminal."

The "real activities" of such organizations, says Edmonds, can include
arms and drug smuggling in the area of hundreds of millions of dollars.

The close connection between lobbying and "semi-legitimate" activities
was driven home for me the other week when I met in Skopje with an
American "consultant" representing a businessman in a certain Balkan
country. Apparently, the businessman was eager to do business in
America, but did not have the right connections. How could he go about
getting his foot in the door, he asked? According to the consultant,

"…we advised him to set up a foundation dealing with one of the usual
Balkan issues, arms smuggling, human trafficking, ethnic rights, etc.
Then we could see to it that this topic would come up in a
congressional committee or sub-committee meeting. So he would have a
chance to introduce himself, in his capacity as foundation chair, not
as a businessman. And after the presentation, what if somehow they
decide to talk business? Well, I wouldn't know about that, would I?"

Case Study 1: Larry Franklin and the AIPAC Spies

The scandals that have emerged over the past couple years, largely in
the context of the 9/11 terrorist attacks and the Iraq War, show
clearly the extent of the danger America is facing due to
out-of-control foreign lobbyists.

Former Pentagon analyst Larry Franklin is currently in the dock for
repeatedly passing top secret intelligence documents pertaining to
Iran, the Khobar Towers bombing and terrorist activities in Central
Asia to his "handlers" in the American-Israeli Public Affairs Council
(AIPAC), an organization that bills itself as "America's pro-Israel
lobby."

Now, two senior AIPAC officials, Steve Rosen and Keith Weissman, have
also been indicted. According to Justin Raimondo, who has been
following the story tirelessly, three Israeli embassy officials are
also mentioned in the indictment.

That the FBI has apparently been investigating this bunch since 1999
sheds light on the enormity of the case; the more we learn, the more
it seems that US foreign policy is under the control of those who wish
to secure the realm – the Israeli one, that is. As the Franklin case
shows, spies within the government willingly (it does not appear that
Franklin wanted pay; he seems to have been doing it out of sheer
devotion) collaborated with Israeli lobbyists, who in turn handed over
sensitive data to their government. But Franklin was not alone; other
American government officials, as yet unnamed, have also been
indicted. Raimondo sums up the lobbyists' role succinctly:

"…What emerges from this indictment is AIPAC's role as an organization
that functioned as a lot more than a mere Washington lobbying group,
but rather one whose primary objective is intelligence-gathering on
behalf of Israel.

"Rosen used AIPAC's resources, both financial and political, to carry
out a sophisticated spy operation inside the Pentagon, involving not
only Franklin but an entire subterranean network of informants and
other assets, government officials who regularly provided information
and pushed Israel's agenda inside the administration. AIPAC
functioned, in effect, as an organized conspiracy on behalf of a
foreign power, a funnel that not only poured money into pro-Israel
candidates in both major parties and lobbied furiously on behalf of
Tel Aviv, but also operated as a virtual clearinghouse of classified
information, laundering it through the media – and, of course,
funneling it back to their Israeli handlers."

Case Study 2: Sibel Edmonds and the Turkish FBI Infiltration

Another dimension of malevolent foreign lobbying has been revealed in
the testimony of Sibel Edmonds, the former FBI employee and
whistleblower. While the government has not allowed her full testimony
to come out, keeping her gagged under the State Secrets Act, enough
has been revealed to cast a light deep into the dark places inhabited
by lobbyists, the politicians they work with, and their spies within
federal law enforcement agencies.

Edmonds' allegations point to another dangerous dimension of the
lobbying phenomenon. Whereas Franklin's crew seem to have been
motivated out of a certain idealism and patriotism to Israel – the
classic state-sponsored brand of spying – the people Edmonds was
tracking as an FBI translator were of another breed. She speaks of a
shadowy world of foreign terrorists, gun runners, drug lords and
politicians, all of whom seem to have had a common meeting place
(lobby groups and other "semi-legitimate organizations," as she calls
them) – like some watering hole where all the wild creatures of the
jungle come out to drink at dusk.

And, according to Edmonds, they were all motivated by a single purpose
– not by ideals or nationalism, but by sheer and simple greed. In the
end, the whole business just "…boils down to a whole lot of money and
illegal activities."

Although I tentatively take credit for breaking the story a year ago,
it has only been since January that the mass media has really focused
on one organization in particular – the American-Turkish Council, an
extremely powerful Washington lobby group chaired by Brent Scowcroft
and supported by all of the biggest American and Turkish business
interests; its "Golden Horn" group of high-end contributors is pretty
heavy on military contractors, such as Boeing, Bechtel International,
BAE Systems, Lockheed Martin, General Electric, Northrop Grumman,
Raytheon and United Technologies/Sikorsky.

As the above interview recounts in depth, one of Edmonds' co-workers
in the FBI, Melek Can Dickerson, was a former employee of the ATC who,
with her husband, a US Air Force man in the weapons procurement game,
basically offered her membership in the exclusive organization; the
implication was that Edmonds would be able to profit from sharing FBI
secrets, or, as Dickerson herself was doing, block ongoing FBI
investigations into Turkish nationals suspected of trying to breach
American national security. Edmonds declined, and her resolute refusal
to compromise American security and aid the criminals meant the end of
her job.

According to a new article on whistleblowers in the latest issue of
Vanity Fair,

"…Sibel later told the O.I.G. [Office of the Inspector General] she
assumed that the A.T.C.'s board – which is chaired by Brent Scowcroft,
President George H. W. Bush's national-security advisor – knew nothing
of the use to which it was being put. But the wiretaps suggested to
her that the Washington office of the A.T.C. was being used as a front
for criminal activity."

Yet no matter how high the corruption may have gone within the
organization, it was clear that at least individuals – as well as US
elected officials that Edmonds is not allowed to name – were in on a
major racket. Many of the wiretapped calls she processed at the FBI
disclosed activities that could directly endanger the lives of
American citizens, says the Vanity Fair article:

"…Another call allegedly discussed a payment to a Pentagon official,
who seemed to be involved in weapons-procurement negotiations. Yet
another implied that Turkish groups had been installing doctoral
students at U.S. research institutions in order to acquire information
about black market nuclear weapons. In fact, much of what Edmonds
reportedly heard seemed to concern not state espionage but criminal
activity. There was talk, she told investigators, of laundering the
profits of large-scale drug deals and of selling classified military
technologies to the highest bidder."

Hey, why should anyone care about who's getting their hands on black
market nukes, or passing around American secret military technology?
Share the wealth, right?

Case Study 3: A Bewildering Pakistani Gaffe and Nuclear Nightmares

Another whistleblower, former FBI senior intelligence-operations
specialist John Cole, was also interviewed in the same Vanity Fair
article. After 9/11, this distinguished veteran became the bureau's
national counter-intelligence program manager for India, Afghanistan
and Pakistan. However, he was soon deliberately upstaged by higher-ups:

"…Early in the fall of 2001, Cole was asked to assess whether a woman
who had applied to work as a translator of Urdu, Pakistan's national
language, might pose a risk to security. 'The personnel security
officer said she thought there was something that didn't seem right,'
Cole says. 'I went through the file, and it stuck out a mile: she was
the daughter of a retired Pakistani general who had been their
military attaché in Washington.' He adds that, to his knowledge,
'Every single military attaché they've ever assigned has been a known
intelligence officer.'"

This association "looked especially risky" to Cole, because Pakistan
was a volatile ally at best and its intelligence service, the ISI,
had, after all, created and propped up the Taliban in the first place.
Besides, the article adds, the government "…still contained elements
who were far from happy with President Pervez Musharraf's pro-American
policies."

For discovering the potential security breach, Cole was congratulated
by his superiors. Nevertheless, the Pakistani woman was given a job –
with top-secret security clearance.

"…As of July 2005," reports Vanity Fair, "the woman was still a bureau
translator. Sibel Edmonds said she remembers her well – as the leader
of a group that pressed for separate restrooms for Muslims."

Since 9/11, scores of commentators and analysts have cautioned America
to beware of nuclear-armed "ally" Pakistan. Besides the ISI/Taliban
connection is the disquieting fact that the country's nuclear
godfather, A.Q. Khan, is the world's single greatest black-market
nuclear proliferator. According to The New Yorker's Seymour Hersh, who
told the story in detail in March 2004, the shadowy international
trade in black-market nuclear goods that Khan masterminded had
government sanction:

"…a Bush Administration intelligence officer with years of experience
in nonproliferation issues told me last month, 'One thing we do know
is that this was not a rogue operation. Suppose Edward Teller had
suddenly decided to spread nuclear technology and equipment around the
world. Do you really think he could do that without the government
knowing? How do you get missiles from North Korea to Pakistan? Do you
think A.Q. shipped all the centrifuges by Federal Express? The
military has to be involved, at high levels.'"

Seven months later, UPI reported extensively on the global nuclear
free-for-all described in Edmonds' testimony, again using the Khan
case as the centerpiece. Citing a report from the Institute for
Science and International Security, UPI revealed that Khan's supplying
of uranium enrichment centrifuges to Libya and Iran made use of vast
international resources and multiple countries – globalization at its
finest:

According to Mohamed ElBaradei, Director General of the IAEA,
"…nuclear components designed in one country could be manufactured in
another, shipped through a third, assembled in a fourth, and
designated for eventual turn-key use in a fifth."

It all sounds too much like some big-screen action thriller. But
that's the way it was. According to the article, the centrifuges were
assembled at workshops in Turkey and Malaysia, using parts from Italy,
Spain and elsewhere, smuggled on German-registered ships, diverted to
Dubai, repackaged and sent to Libya under false end-user certificates.

Just as Sibel Edmonds has argued regarding her own case, protecting
"foreign relations" has stymied any serious crackdown on such
criminals. A.Q. Khan's popularity in Pakistan made it impossible for
President Pervez Musharraf to give him anything worse than a slap on
the wrist – a pardon with home confinement. As Hersh reported,
referring to one American diplomat, this result came down to
embarrassment and foreign relations:

"…the United States was unwilling to publicly state the obvious: that
there was no way the Pakistani government didn't know about the
transfers. He said, 'Of course it looks awful, but Musharraf will be
indebted to you.'"

The sheer desperation that seems to drive America's foreign policy
would be understandable if only the stakes weren't so high. One might
understand why the administration would publicly and diplomatically
protect Musharraf from being flayed alive, by quietly looking the
other way in the Khan case. But still, this logic cannot explain why a
covert entity such as the FBI would knowingly breach its own security
standards by hiring someone who, in all likelihood, was passing on
classified information to Islamabad – and who knows where after that.

All things considered, it is very hard to believe that certain US
government officials, businessmen and lobbyists were unaware of the
rogue trade in nuclear goods until Gadhafi spilled the beans. After
all, if this is one of those black industries with profits in the
"hundreds of millions of dollars," as Edmonds described it, one would
hardly expect leaders who are already corrupted and irresponsible
enough to not cash in.

But we shouldn't worry – it's not like the US is provoking a new arms
race in one of the world's most volatile regions by ending a
moratorium and selling Pakistan nuclear-capable F-16s or anything.

A congressional source cited by Reuters said that the Bush
administration's decision, made right before Congress's summer recess,
could help "…blunt any backlash among the friends of India in
Congress, of which there are many."

Indeed, the lobbying race between the two archrivals has ended exactly
where the administration and its defense contractor allies hoped it
would – mutual annihilation:

"…In an attempt to address India's concerns, the Bush administration
is letting Boeing Co. and Lockheed Martin Corp. compete for a
potential $9 billion market in India for as many as 126 combat
aircraft, as India replaces its fleet of Russian-built MiG-21s."

Case Study 4: Have Gun, Will Travel (to Kill US Citizens, That Is)

A dangerous variation of the Larry Franklin variety of lobbyist (i.e.,
one who is motivated by nationalist ideals) can be found among
different ethnic groups obsessed with whatever national cause they may
have. Larry Franklin may be dangerous as a spy for Israel, but he's
certainly not the sort who would strap on a Kalashnikov and hunt down
Israel's enemies by himself. But there are others who don't share his
reticence.

Take for example the situation in Kosovo, where America is allegedly
worshipped and the legacy of NATO intervention carefully whitewashed
as a "success." Albanian-Americans very successfully lobbied (and
subsidized) the former Clinton regime into bombing Serbia in 1999,
generating implausible sums of money overnight and engaging in
criminal activities to achieve their goal – an independent and
Serb-free Kosovo, which has basically been achieved.

Take Florin Krasniqi, the Albanian whose entire American existence
would seem to be one giant felony: first he smuggled himself illegally
into the country from Mexico, and then started smuggling heavy weapons
on commercial planes to arm his beloved "Kosovo Liberation Army" of
thugs back home.

One might think that a man with such a track record might be laying
low. The truth could not be more opposite: this surprisingly wealthy
roofer from Brooklyn, like his lobbyist peers, is a fixture at
Democratic campaign rallies; a recent documentary shows him writing
out thousand-dollar checks, back-slapping with successfully-lobbied
politicos like John Kerry, Wesley Clark and other Clintonites with the
profligate, self-assured zeal that could only be displayed by a
criminal who has significant political allies.

Now, Krasniqi has had a book and now two documentaries made in his
honor, in which he takes great pride in recounting how easy it is to
procure powerful .50 caliber rifles, and how great America is because
"…with money, you can do amazing things in this country... Senators
and congressmen are looking for donations, and if you raise the money
they need for their campaigns, they pay you back."

Indeed. There's only one problem with this happy little story.
Krasniqi, the inveterate displaced "patriot," has said that Kosovo
must be independent – and that if the UN does not leave, they will be
forced to leave: "…Kosovo is up in the air… we will throw the United
Nations out." As has been clear all along, the timid internationals
will run out with their tails between their legs if the going gets rough.

If there was any question regarding just how such an effort would be
achieved, Krasniqi makes it very clear:

"…We have a team of snipers here in the U.S. ready to be dispatched on
very short notice."

This is something for every American to think about. Currently
thousands of Americans, both soldiers and civilians, are serving in
Kosovo. You may even know one of them. Now Krasniqi's bombastic threat
has been backed up the shadowy "Albanian National Army" which very
recently sent a letter to the UN in Pristina, ordering all foreigners
to leave Kosovo immediately – or else.

For American soldiers and civilians to be killed by the same people
they came to liberate six years ago, and by guns sold in America and
with the blessings of bought-off elected officials in Washington –
folks, this will not just be ironic, it will be criminal. Like all of
the examples recounted above, it will constitute yet another
embarrassment of shortsighted foreign policy, and yet another example
of how government officials are willing to endanger their citizens in
order to profit from self-seeking foreign lobbies. Our third president
is no doubt rolling in his grave.

Saturday, August 06, 2005

Bayraklar Lozan’da; Amerikalıların komitesi Ankara’daki Meclis’te!

Mustafa Yildirim

www.hisargazetesi.com

CIA elemanı, Kıbrıs eski arabulucusu Nelson Charles Ledsky'nin açıklaması şimdilik yeterli bilgi içermektedir:

"Farklı zamanlarda farklı projelerle ilgili çeşitli kuruluşlarla çalışıyoruz. İstanbul'da TESEV, TÜSES, TÜSİAD, Ankara'da Ka-Der, Türk Parlamenterler Birliği, TESAV, Türk Demokrasi Vakfı (..) Bazı meclis komisyonlarıyla faaliyetlerimiz oldu, özellikle Anayasa Komisyonu'yla ciddi temaslarımız oldu. İlki Muğla'da MUMİKOM adıyla başlayan Parlamento İzleme Komiteleri ile çalıştık."

Ledsky'nin açıklaması olağanüstü saydamdır. Ne ki "ahlâk" ilkeleri toplantılarını yabancılarla yaptıklarını halka bildirmeyenlerin ve bu tür girişimlere -özellikle yabancılar eliyle gençlik örgütlenmesi yapılmasına- ses etmeyen görevlilerin, herhalde bir gerekçeleri vardır. Bu tutumu sorgulamaya gerek yok. Çünkü devletin en üst makamlarında bulunanların etkinliklere katılımıyla yapılanlar meşrulaşmıştır.

CIA eski memuru Lesky’nin açıklamsının en ilginç yanı “meclis komisyonları” ile çalışmadır. Bunu yadırgamamak gerekiyor. Çünkü yabancıların istediği reformlar yapılıyorsa, elbete o yabancılarla birlikte çalışılacaktır. Bu çalışmalar 2004-2005’de eklenen boyut ise bazen ne denli aşırılığa kaçıldığını da gösteriyor. TBMM Demokrasi Komitesi Başkanı AK Parti Çorum Milletvekili Agâh Kafkas imzalı yazıdan okuyalım:

“TBMM sivil toplum örgütleriyle olan işbirliğini daha da ilerletmek amacıyla Geçtiğimiz Aralık ayından itibaren Türk Demokrasi Vakfı ve merkezi Washington DC’de olan National Democracy Institute (NDI) ile ortak bir çalışma yürümektedir.”

Yani yabancı devlet ABD’nin bir partisine bağlı örgüt ile meclisimizin milletvekilleri (TBMM’nin manevi şahsiyeti değil) iç içe çalışıyorlar. Buna “Olabilir” denebilir. Karşılıklı öğrenecek çok şey vardır” da denilebilir. Ancak, iş öyle karşılık deney alışverişine benzemiyor. Aynı yazıdan okuyalım:

“Bu çalışma çevresinde kurulan ve milletvekillerinin katılımıyla oluşturulan Demokrasi Komitesi sivil bir girişim olarak çalışmalarına devam etmektedir. (..) çalışmalar süresince TBMM komisyonlarının işleyişi milletvekili seçmen ilişkileri ve TBMM personelinin işlevi konuları üzerinde çalışılacaktır.”

“Milletvekilleri de sivil(!) ise, resmi olan kim oluyor?” demeden önce bir an düşünürsek; T.C kurulduğundan bu yana var olan TBMM, hatta ondan önce de yaklaşık 30 yıl çalışmış olan Meclis-i Mebusan deneyleri demek ki, çok yetersizmiş!.. Meclis personelinin neyi nasıl yapacağını anlamak için Alman vakıflarıyla, Amerikan işadamları kuruluşlarıyla ve Amerikan partilerinin birçok operasyon deneyimine sahip elemanlarınca yönetilmekte olan örgütleriyle “işbirlik” yapanlarla birlikte çalışmak gerekiyormuş.

İş bununla kalsa iyi. Nasıl olsa seçim gelince bu anlayış da gider, denilebilir, ama olanaksız. Çünkü TDV-NDI-TBMM ortak çalışması Anadolu’ya da yayılacakmış. Tipik örnek olduğu için anılan yazıdan okuyoruz:

“Çalışmalarını sadece Ankara ile sınırlamak istemeyen Demokrasi Komitesi, yaz döneminde de Antalya, Bursa, Van, Şanlıurfa, Trabzon ve İzmir’de toplantılar düzenleyerek…” (Sivil Örümceğin Ağında, 6. Basım, yayında>>

Lozan’ın yıldönümü kutlanıyor; Lozan paramparça… Bayraklar elde Lozan’dayız, ama bağımsızlığın yuvası mecliste yabancı devletin yabancı partisinin bağlantı örgütüyle “komite” kuruluyor ve meclisin memurlarının çalışmaları bile bu komiteyle yürütülmeye çalışılıyor!

Böylesi bir tutum acaba dünyanın hangi egemen meclisinde var? Bir kabile yönetimi bile bu duruma izin vermez! Öyleyse bayraklar önce meclisin önüne!

Tuesday, August 02, 2005

Turkiye'yi Yonetenlerin Etnik Kokenleri

Stratejik Calisma Gurubu

Ankara


Mustafa Kemal Ataturk - IZINDEYIZ


Tayyip geçen sene memleketi Rize'nin Güneysu Beldesi'ne
gittiğinde hemşehrileri Tayyip'i 'POTAMYA'YA HOŞGELDİN'
pankartıyla karşıladı. Medya bu pankart üzerinde hiç
durmadı. Potamya ne demekti?

Güneysu beldesinin Rumca ismi Potamya'dır. Bu beldenin
ahalisinin bir kısmı sonradan Müslüman olmuş Rum'dur.
Hala beldenin Rumca adını kullandıklarına göre Türklüğü
içlerine tam sindirememişler demektir. Tayyip Erdoğan bu
pankarttan rahatsız olmadı. İhtimalki kendisi de Rum
kökenlidir.

Yine geçen sene Tayyip Erdoğan Gürcistan Devlet Başkanı'yla
görüşmesinde kendisinin de Gürcü olduğunu söyledi. Bu
bağlamda Tayyip'in Gürcü olma ihtimali de yüksek.

Kısacası Tayyip Erdoğan Türk kökenli değildir. Zaten
Türklük şuuru da taşımamaktadır. Zorunlu olmadıkça Türk
sözünü kullanmaz. Türklüğü ve Türk milliyetçiliğini ayrımcılık
olarak değerlendirdiğini çok kere vurgulamıştır. Başbakan
olduğundan beri ağzından bir kez bile "Türk milleti"
sözü çıkmamıştır. Hep Türkiye halkı der.

TBMM Başkanı Bülent Arınç:

Manisa doğumlu, Manisa milletvekili olduğu için ve Türkçe'yi de
güzel kullanmasından ötürü halk tarafından Manisalı bir Türk
olduğu sanılmaktadır. Halbuki Bülent Arınç'ın kökeni Tunceli'ye
dayanmaktadır. Yıllar önce Manisa'ya göç etmiş bir Kürt ailesinin
torunudur.

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül:

Kayseri doğumlu ve Kayseri milletvekili olan Abdullah Gül, baba
tarafından çok eskiden Kayseri'ye yerleşen Siirt kökenli bir
ailenin oğludur. Baba tarafından Arap ana tarafından sonradan
Müslüman olmuş Ermeni kökenlidir.

İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu:

Diyarbakır doğumlu olan Abdülkadir Aksu Kürt'tür. Göreve geldiğinden
sonra Emniyet teşkilatındaki Fetullahçı Kürt kadrolaşma inanılmaz
artmıştır. Yurtsever Turkler (Necip Hablemitoglu, Muammer Aksoy,
Ugur Mumcu) hep onun doneminde katledildi. Emniyette Kurdcu ve
Dogu'cu kadrolasmayi sagladi. Istanbul'daki Kurd kokenli PKK'ya
yardim saglayan mafyayi temizleyen polisleri aciga aldi veya pasif
gorevlere surdu.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik:

Van'lı olan Hüseyin Çelik Kürt-Arap melezidir. Kürtçe şarkılarla
eğitim - öğretim sezonu açılşı yapılması ilk kez Hüseyin Çelik'in
bakanlığı döneminde görülmüştür. Turkiye sadece Turkleremi ait
ait iddiasini ortaya atti.

Başbakan Yardımcısı Dengir Fırat :

Hükümette en kilit kişi olarak gösterilen Başbakan Yardımcısı Dengir
Fırat 1925 yılında idam edilen Kürt isyancı Şeyh Sait'in torunudur.
UDUR. Mersin milletvekili olan Fırat, Mersin'deki Kürt nüfus hareketini
yönlendiren kişilerin başındadır. Dengir Fırat, 2 Ağustos 2002 Cuma
günü Meclis'te, sinir oynatan ses tonuyla, Abdullah Öcalan'ı kast
ederek "Asamadınız! Asamazsınız! Asamayacaksınız!"
diye bağırmıştır.

Bayındırlık ve İskân Bakanı Zeki Ergezen:

Kürt kökenli olan Zeki Ergezen, bir de ayrıca Nakşibendi tarikatının
Tillo koluna mensuptur.

Başbakanın Danışmanları :

1. Danışman: 1994 yılında PKK'ya maddi yardım yaptığı için
öldürülen Kürt işadamının yeğeni bugün Tayyip Erdoğan'ın danışmanı.
10 Aralık 2002 tarihinde, Beyaz Saray'da ABD Başkanı Bush ile o
dönem Başbakan olmayıp AKP Genel Başkanı olan R.T Erdoğan'ın
yaptığı toplantıya katılan birkaç isimden biri. Babası milletvekili.
Babası bir dönem insan hakları meseleriyle çok yakından ilgiliydi;
dernek başkanıydı. Fırsat buldukça da İstanbul-Ankara belediyelerinin
köprü, yol ihalelerini alırdı. Ailece S-300 Mersedeslere biniyorlar.
Danışmanın üniversite mezunu bile olmadığı söyleniyor. Başbakan
Erdoğan'ın bu danışmana özel bir sevgisi olduğu biliniyor.

2. Danışman: Cuneyt Zapsu Bu danışman Güneydoğu'nun
en büyük Kürt aşiretinin üyesi.Dedesi ilk Kürtçe tiyatro eseri
yazan bir edebiyatçı. Ehl-i Sünnetdergisinin sahibi. Türkçe-Kürtçe
yayınlanan "Jin" dergisinin önde gelen isimlerinden. Danışmanın
halası, faili meçhul bir cinayete kurban giden Kürt hareketinin
önde gelen isimlerinden Musa Anter'in eşi. Danışmanın eniştesi
Musa Anter öldürüldüğünde Abdullah Öcalan başsağlığı mesajı
yayınlamıştı. Öldürülen Musa Anter'in bir yeğeni milletvekili de yine
faili meçhul bir cinayete kurban gitmişti. Danışman yakın akrabaları
gibi Doğu ve Güneydoğu'da gezmiyor. O'nun bir ayağı hep Amerika'da
TÜSİAD üyesi bu danışman, Başbakan Erdoğan' ın özellikle yurt
dışındaki bütün resmi-özel görüşmelerinde bulunuyor. Bu danışmanın Erdoğan'ın "aklının yarısı" olduğu iddia ediliyor.

3. Danışman: Bu danışman aslen Diyarbakırlı. Kürt olduğunu açıkça
vurguluyor. Bir dönem radikal ıslamcıydı. Yoksuldu; üniversitede
yurtta kalıyordu; şimdi lüks otellerden çıkmıyor, 100 bin dolarlık
jeeplere biniyor.

4. Danışman: Babası Güneydoğu'da bir şehrin Belediye Başkanı'ydı.
O ise Beyaz Saray'ın yeminli müşaviriydi. Arap kokenli. Nerden
nereye... ABD vatandaşı olduğu biliniyor. Ama şimdi o hem danışman
hem milletvekili.

Barzani 2 sene önce Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kendisine
bağlı 75 milletvekili olduğunu açıklamıştı. Kimse bu milletvekilleri
kimlerdir,diye araştırmadı. Kaynadı gitti bu açıklama.

Namik Tan Disisleri bakanligi sozcusu Disisleri Bakanligindaki
Kurtcu gurubun basi, Mardin dogumlu, Disisleri Bakanliginda hizmete
Ozel yazdigi bir Kurt raporunda Kurtlere daha fazla kulturel haklar
verilmesini talep etti. Akparti icinde ki Kurt gurubun en yakin
ismi. Disisleri Bakanligindaki Kurt guruplar ile Meclisteki Kurtcu
milletvekilleri arasindaki iliskiyi kordine ediyor. 30 Agustos
onlarin (askerleri kastederek) 29 Ekim bizim bayramimiz diyerek
askerlere olan nefretini belirtiyor.
PKK'nin finanse ettigi
lokantalarda odedigi hesabin Turk askerine ve Turk
milletine kursun olarak geri dondugu kisi.

Baki Ilkin, Arap Kokenli, Disisleri bakanliginda Kibris masasi
baskaniydi simdi Turkiye'nin Birlesmis Milletler Temsilcisi,
Denktas'in tasfiye edilmesi operasyonunun bas aktoru, 12 Eylul
Kenan Evren Diktatorlugu doneminde sagci veya solcu idam edilen
gencleri Guvenlik Konseyine sunan kisi. Turklugu ve Milliyetciligi
zararli, hastalikli ve kontrol altinda tutulmasi gereken bir akim
olarak tarif ediyor. Devsol mensubu 12 Eylul'de yasi buyutulerek
asilan 16 yasindaki sol goruslu Erdal
Eren'in yasini buyutme islemlerinde rol alan kisi.


Ugur Ziyal, Disisleri bakanligi eski mustesari,
Disisleri icinde Akpartiye en yakin isim, Kurt kokenli,
Disislerindeki Kurtcu kadrolasmanin planlamacilarindan, Talabani
ve Barzani'nin asiret lideri oldugu donemlerde onlara Disisleri
bakanligi makam araci tahsis eden kisi. PKK'ya yakin olmasa da
modern Kurt Miliyetciligini destekliyor. Cuneyt Zapsu ve Dengir
Firat'a en yakin isimlerden.

Türk mileti içindeki düşmanını yanlış yerlerde arıyor; biraz kafasını
kaldırıp yukarıya bakması gerekiyor...

Atatürk;

"Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki sinesinde yetiştirerek
başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki
asli cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalınmasın."

"Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır.
Doğuşumdaki tek olağanüstülük, Türk olarak dünyaya
gelmemdir."

"Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz.
Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur." demişti.

Niçin Atatürk'ü dinlemiyoruz