Washington Haber Forum-Washington News Forum: 02/01/2005 - 03/01/2005

Sunday, February 27, 2005

Wall Street Journal yazısını doğru okumak...

Edibe Sozen

ABD’deki eleştiri bombardımanı üzerine, Pentagon’a yakın kadrolar eleştirileri geri püskürtmek maksadıyla, sorumluluklarını başka bir yöne kaydırma çabasıyla bilinen tutumlarını sürdürmeye devam ediyorlar.

Aşırı sağcı bu kadro son iki haftadır genelde Türkiye özelde de AK Parti’ye karşı bir saldırı içine girmiş görünmektedir. Kadroya harici destek veren elitler de çeşitli dergilerdeki yazılarıyla Türkiye ve AK Parti’yi odağa almaktadırlar. Feith ve etrafındaki kişiler Amerika’nın çıkarlarından çok, kendi ideolojik hasletlerini dile getirirlerken, birçok Amerikalı entelektüel kadroya ilişkin eleştirilerini şiddetle dile getirmeye çalışmaktadırlar. Doğru okumak gerekir ki tek bir Amerika yoktur: Orada da dünyaya meydan okuyanlar, meydan okuyanlara da meydan okuyanlar vardır. Hal böyle iken Türkiye’de medya sadece dünyaya meydan okuyan Amerika’yı bir şekilde söz dağarcığına almış, diğerini ise görmezden gelen daha doğru bir deyişle göremez durumundadır. Sorunlu bir biçimde Türkiye’de medya Amerika’daki bu ideolojik kadronun kaynaklarını kullanmada her nedense ısrarını sürdürmektedir. Oysaki ABD’nin dış politikası konusunda ülke içinde çok ciddi görüş ayrılıklarına sahip olduğu, ABD’yi yalnızlığa iten emperyalist politikaların Amerikan halkınca da tasvip görmediği vakıadır. Türkiye’ye karşı negatif kampanyalara öncülük eden bu kadro ya da lobiden Amerika’daki birçok grubun da şikayetçi olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

WSJ, daha çok iş çevrelerince okunan, yayın kurulu neo-muhafazakar olan bir gazete kimliğine sahiptir. Gazetenin en önemli özelliği, iş çevrelerindeki gelişmeler hakkında yapılan haberlere duyulan ‘güven’dir. Fakat gazetenin dış haberleri ve yayın kurulu New York Times kadar saygın ya da etkin değildir. Özellikle de son yıllarda gazete aşırı sağcıların yoğunlaştığı bir gazete olarak dikkat çekmektedir.

Douglas, içteki muhalefeti bastırmaya çalışıyor

Geçtiğimiz günlerde bu gazetede Türkiye hakkında yer alan bir yazı, ulusal ve küresel bağlamda gündem oluşturdu. Birçok yazar çizer yazının içeriğini ve mesajlarını çözmeye çalıştı. En önemli değerlendirmelerden biri Ekrem Dumanlı diğeri de Kürşat Bumin’e ait. Bu yazıların dışında bana göre yazının söylediklerinin yanı sıra söylemedikleri üzerinde de durmak gerek. AK Parti hükümetini ve basını eleştiren yazıda “Atatürk’ün mirasının tehlikede olabileceği” belirtilerek bazı kesimlere mesaj verilirken, sivil-asker ayrımının da altı çiziliyor. Yazıda verilmek istenen bir başka mesajda ise ABD Dışişleri ile Savunma Bakanlığı arasındaki güç mücadelesini ve Savunma Bakanlığı’nın 11 Eylül hadisesini kullanarak dış politika üzerinde egemenlik kurma isteğini de görmek mümkün. Savunma Bakanlığı şahinlerinden Douglas Feith’in açıklamaları bu güç mücadelesinin birer yansımasıdır. Irak Savaşı’nda büyük bir itibar kaybına uğrayan aşırı sağcı bu kadronun izlediği politika sadece ‘çatışmacı’ olmakla kalmamış, Amerika’yı da içeride bölmüştür. Bu azınlık kadrosunun dış politikada benimsediği agresif tutuma karşılık Amerika içinde de ciddi tepkilerin olduğu açıktır.

Diğer bir önemli husus ise ülkemiz içinde siyasi muhalefetin Amerika üzerinden yürütülüyor olmasıdır. Muhalefet psikolojisi kitlelere “bak biz dememiş miydik!” sözünü koro halinde söylettirmek istemektedir. Amerika’da aşırı sağcı çevreleri övmekle tanınan bazı medya mensupları, ülke içinde sanki başka bir konu yokmuş gibi muhalefetlerini kendi başlarına değil, ne yazık ki ABD basınında çıkan yazılar üzerinden gerçekleştirmektedirler. Yeri gelince demokrat kesilen ve şimdilerde de Türk dış politikasını ve AK Parti’yi İslamcı ve Sünni eksenli diye eleştiren bu şahısların dertlerinin de Türkiye olmadığı gayet açıktır. Ne yazık ki bu şahıslar Amerika’da da muhalefetin olacağını unutuyor, analizlerinde belli kişi ya da kurumların sözcüsü olmayı yeğliyorlar. ABD’deki muhalefeti sindirmek isteyen kadro “herkes bize karşı ve bizi yok etmek istiyor” fikrini işlemeye devam ediyor. Anti-Amerikancılığın kaynağı ve her yerde ABD’yi yalnız bırakan bu kadronun yaklaşımıdır. Eylem mantığı ise “hak ve adalet” tanımayan işgaldir. Bu mantığa karşı dünya kamuoyunda ciddi bir kamuoyu oluşmuştur. Aynı kamuoyunun Türkiye’de olması anti-Amerikancılık değil, saldırgan olana karşı duruştur. Zira sözü edilen kadro, Türkiye dahil hiçbir yerde kamuoylarını dikkate almamıştır. 11 Eylül sonrası teröre karşı topyekün savaş ilan eden kadro, ne gariptir ki Türkiye’nin terör eksenli kaygılarını kaale bile almamıştır. Coğrafi ve bölgesel konumu itibarıyla Türkiye’nin Filistin işgalini, Irak’ın yağmalanmasını ve Suriye’nin sıkıştırılmasını görmemezlikten gelmesi mümkün değildir. AK Parti hükümeti -Dışişleri Bakanı- ciddi ama Türkiye’yi riske atacak bir politika izlemekten kaçınmaya çalışıyor.

Hülasa, Türkiye’yi kendi çıkarları için kullanmak isteyen, Türk halkının sivil sesine kulak tıkayan ve demokratik kararlardan rahatsız olan Amerika’daki bu kadronun Ortadoğu’daki eylemlerinin geldiği nokta bellidir. Bunlara bel bağlayan medya haberciliği, Amerika üzerinden muhalefet yapma arzusunda olanlar ve haber yorumlayıcıları da çoktan itibarını kaybetmiştir.

*İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Zaman
26.02.2005

Tuesday, February 22, 2005

Dogal Gaz Ile Oturup Kalkacagiz

OGUTCU’nun GOZUYLE


Mehmet Ögütçü

Paris

ogutcudunya@yahoo.co.uk

Dogal gaz ile oturup kalkacagiz

Dunya enerji projeksiyonlari, Avrupa Birligi’nin tuketim ve arz dengeleri, cevre kaygilari, jeopolitik hesaplar, cevremizdeki gaz-zengini uretici bolgeler ve de ulkemizde giderek artacagi anlasilan gaz tuketimi gozlerimizi gazdan ve onu etkileyen etmenlerden bir saniye bile ayirmamamiz gerektigine isaret ediyor.

Aslinda uretim konusunda toplam gereksiniminin yuzde 3’unu bile zor karsilayan gaz yoksulu bir ulkeyiz, ama yuzde 97’si disaridan da gelse dogal gaz enerji tablomuzda, ozellikle de elektrik uretimi, konut ve sanayi kullanimi alanlarinda, yasamsal onem tasiyor. Ithalat, gerek boruhatlarindan gerek LNG yoluyla, surekli artacak. Halihazirda Rusya’ya yuzde 60 bagimliyiz gazda. Bu oran, asiri bagimliliktan sikayetci AB ulkeleri icin yuzde 44.

Bu itibarla, Rus dogal gaz tekeli Gazprom, onumuzdeki 25 yilda hem bizi hem de AB ekonomilerini temelden etkileme potansiyeline sahip bir oyuncu. Gazprom, mevcut 540 milyar metre kup (mmk) uretimini 2030’a kadar 63 mmk’e cikarmayi hedefliyor. Mevcut super gaz yataklari Medvezhe, Urenmgoye ve Yamburg Gazprom uretiminin neredeyse yuzde 70’ini cikartiyor. Lakin 2030’a kadar bu yataklar ekonomik omurlerini dolduracaklar; nitekim uretim dususleri simdiden basladi bile. Cenomanian ve Yamal yataklari umut vaat ediyor; ancak buralara uretim, ulasim ve dagitim icin mevcut yillik 9 milyar dolarin cok otesinde yeni yatirim gerekiyor. Gazprom genelde Kuzeydogu Asya pazarlari icin gelistirilen Dogu Sibirya, Uzak Dogu ve Sakhalin yataklarinda simdilik onemli bir role sahip degil.

Azalan rezervleri ve uretim kaybini gidermek icin ucuz Orta Asya gazini uzun vadede kendisine baglamak ve boruhatlari sebekesi uzerinden hem ic hem de ihracat yukumluluklerini bu sekilde karsilama pesinde. Nitekim, Nisan 2003’de Gazprom Turkmenistan ile uzun vadeli bir gaz alim anlasmasi imzaladi. Buna gore 2007’ye kadar 60-70 mmk gazi $44’dan (ve yuzde 50’si mal ve hizmet mukabili olmak uzere) alacak. Kazakistan ve Ozbekistan ile de benzeri anlasmalara imza konuldu. Dolayisiyla, bu ulkelerle alternative anlasmalar imzalayan digger ulkelerin projelerinin olabilirligi kuskulu. Sadece Turkmenistan toplam rezervlerinin yarisini Gazprom’a baglamis durumda.

Gazprom’un tedarik piyasasinda rekabet yaratabilecek Orta Asya gazina bir anlamda el koymasi, dahasi bagimsiz Rus gaz ureticilerini de denetime altina almaya calismasi, en buyuk musterisi olan Avrupa Birligi’ni ciddi kaygiya sevkediyor. Onun icindir ki Windsor’da sundugum isin icine Azerbaycan, Kazakistan, Iran, Irak ve daha uzun vadede Misir, Suudi Arabistan, Katar’i da katacak “dorduncu arter” tezi boylesine ilgi uyandirdi.

Gaz konusmaya devam edecegiz.

Bilmedigimiz Suudi Arabistan ve Turkiye

Isim geregi Riyad, Cidde ve Mekke’yi ziyaretim sirasinda Suudi Arabistan'a iliskin bazi onyargilarim (ozellikle de seriat duzeninin cagdaslasmayi nasil baltalayabilecegi ve kadinlarin toplumdaki yeri konularinda) pekisti, bazi konularda ise siyah-beyaz gozlugumuzu cikartip 73 yilda bu ulkede bedevilikten petrol supergucu konumuna yukselisin getirdigi degisimlere yeni bir bakis acisi gelistirmemiz geregini hissettim. Gerek ic siyasi ve ekonomik dinamikler gerekse dis baskilar Suudi rejimini bir yol ayrimina dogru surukluyor. Bu ulkede meydana gelecek degisiklikler dunya enerji piyasalarini, Ortadogu’daki geopolitik dengeleri ve kuresel guvenligi temelden etkileme potansiyeline sahip.

Ekonomide Artik Mizrak Cuvala Sigmiyor

Dunyanin en zengin ve uluslararasi degeri yuksek kaynaklarina sahip olup da bu serveti boylesine akilsizca ve hoyratca kullanan baska bir bolge yoktur herhalde. Aralarinda hicbiri evrensel demokrasi, ozgurluk ve insan haklari standartlarina uymuyor. Yolsuzluk ve yoksulluk hepsinde de had safhaya ulasmis durumda. Siyasi istikrar cogunda ancak otoriter, baskici yontemlerle saglanabiliyor. Yerkuresinin enerji kaynaklarinin onemli bir bolumu Arap cografyasinda. 22 Arap ulkesinin dunya ekonomisi icinde yarattigi toplam uretim degeri ise 700 milyar dolar civarinda. Iclerinde en guclu ekonomiye sahip olani (satin alim gucu paritisine gore) 287 milyar dolarlik GSMH'si ile Suudi Arabistan.

Issizlik resmi rakamlara gore yuzde 14, ancak sokaktaki insanlara sorarsaniz yuzde 30'lar duzeyinde. Nufus (26 milyon) her yil yuzde 2.4 oraninda buyuyor. Yuzde 74'u 29 yasin altinda. Toplam emekgucunun yuzde 65'ini yabanci gocmenler olusturuyor. Zaten fazlasiyla sisirilmis olan kamu sektoru disinda bu genc nufusa is imkanlari yaratmak Suudi yonetiminin en basta gelen onceligi. Genc insanlar, gocmen iscilerin ustlendigi “mavi yakali” islerden ziyade hizmet sektorunde, yuksek ucretli “kaliteli” istihdam arayisi icinde. Istihdam piyasasini “Suudilestirme” politikasi 2007’ye kadar Suudi oranini yuzde 70’e cikartmayi hedefliyor. Biraz ham hayal bu, zira yuzde 90 petrole bagimli ekonominin ciddi bir “cesitendirme” stratejisini uygulamaya koymadan bu hedefe ulasmasi cok zor gozukuyor.

Arap dunyasindaki ekonomik liderlik konumuna ragmen, Suudi Arabistan artik bizim bildigimiz petro-dolarlar icinde yuzen zengin bir ulke degil. 1981'de ABD ve Suudi Arabistan'da kisi basina GSMH 1980’de (petrolun varili bugunku dollar degeri ile $80 idi o Zaman) $22,000 iken gecen yil SAGP’e gore $11,800’e dustu. Bu ciddi bir gerileme. Varili 10 dolardan 50 dolara kadar uzanan menzildeki petrol fiyat dalgalanmalari ulkede istikrarli ve surdurulebilir bir kalkinmaya izin vermeyecek gibi gorunuyor. Dunya petrol uretiminde rezervlerin dortte birine sahip olan Suudi Arabistan Subat 2002'de birinciligi gunluk 7.1 milyon varile kapasiteye ulasan Rusya'ya kaptirdi, sonra tekrar az farkla ele gecirdi. Simdi 9.1 milyon varil uretiyor gunde ve bunun 8.7 milyonu net ihracat. Varil basina uretim maliyeti 2.7 dolar civarinda. AOC, BP, ENI, ExxonMobil, Occidental, Repsol, Shell ve Sinopec Suudi petrol uretimindeki kilit firmalar.

Avrupa ve ABD'deki geleneksel pazarlarinda da talep asinmasi meydana gelmesi Riyad'i telaslandiriyor. Asya-Pasifik ekonomileri mevcut uretimin yaklasik yuzde 40'ini satin aliyor ABD tedricen Venezuela, Meksika ve Kanada'ya donerken. OPEC icinde de tedricen Iran ve Venezuela gibi son yirmi yilda yasanandan daha yuksek fiyat politikasi savunan radikal uyelere yaklasiyor Suudi Arabistan. 22-28 dolar bandi coktan terkedildi; yeni ortalama referans fiyatin 40 dolar civarinda belirlenmesi gorusu agir basiyor. Gecen yil 11 OPEC uyesi ulke petrol ihracatindan 338 milyar dollar kazandilar- 2003’e kiyasla yuzde 42 artis.

Ote yandan, Suudi servetinin onemli bir kismi yurtdisina yatirilmis vaziyette. Son aylarda bolgeye genellikle emlak yatirimi olarak geri donmeye basladi. Suudi fonlari kimilerine gore trilyon dolarlarla ifade ediliyor. Su darligi, gida yeterliligi ve subvansiyonlarin asiri boyutlara ulasmis olmasi diger onemli sorunlar arasinda.

Egitim sistemi modern ekonomi ve toplum gereksinimlerine yanit vermekten uzak. Bazi okulllarda 25 saatlik ders programinin neredeyse yarisi sadece din derslerine ayrilmis durumda. Kizlar ayri okullarda okuyorlar. Kadinlarin ekonomik yasama artan olcude katilmalari yakin gelecekte pek muhtemel gozukmuyor. Bu yonde siyasi irade olsa bile ulemanin kontrolundeki Adalet Bakanligi ile Egitim Bakanligi'nin boylesi bir acilima icazet vermeyecekleri anlasiliyor.

Suudi Arabistan'in Dunya Ticaret Orgutu ile katilim muzakereleri devam ediyor. Gecen yil sonunda tamamlanmasi ongoruluyordu ancak engelleri asmak mumkun olamadi. Ozellikle ic dagitim, telekomunikasyon ve sigortacilik sektorlerinde piyasaya yabancilarin girisine sicak bakmiyorlar. Onde gelen dunya markalarinin temsilcisi olarak munhasir ithalat yapan yerli sirketler de yabanci dogrudan yatirimin gelmesinden memnun degiller. Zira, bu durum ithalattan aldiklari komisyonun giderek ortada kalkmasi sonucunu dogurabilir.

Ayrica ortak yatirimci olarak kontrollerini yansitacak istikrak payini da koymadan kardan yuksek pay istemeleri yabanci ortaklarinda rahatsizlik yaratiyor. Ozel sigorta sirketleri yeni yeni ortaya cikiyor. Temelde ulkenin ekonomik faaliyetini Saudi Aramco petrol sirketi ile SABIC adi verilen ve her alanda faaliyet gosteren devlet sirketi kontrol ediyor. OPEC petrol uretim kotasinin gayriresmi ticaretle asilmasi yoluyla Suudi hanedanina ilave gelir saglandigi iddialari yaygin.

Gecici Yonetimden Guclu Bir Iktidara

Kral Fahd'in Kasim 1995’de gecirdigi agir rahatsizlik nedeniyle gunbegun yonetimi kardesi Veliaht Prens Abdullah'a devretmesi ile birlikte bazi alanlarda reformist kimildamalar basladi. Tutarli, durust, omurgali oldugu ve halkin nabzini iyi tuttugu belirtilen Veliaht Prens Abdullah, sayet Suudi Arabistan 21inci yuzyilin meydan okumalarini basariyla karsilayacak ve ekonomisini petrol disindaki alanlara dogru cesitlendirecekse, "boyle gelmis boyle gitmez"in farkinda.

Bicak kemige dayandigi icindir ki reform paketleri tedricen gundeme aliniyor. Ancak her atilan adimda iplerin elden cikayabilecegi kaygisi daha fazla hissediliyor. Cunku her reform paketi beraberinde bir dizi yeni adimlari da zorunlu kiliyor. Kraliyet ailesinin icinde oldugu menfaat baglarinin devaminin riske girmesi adimlarin hizlandirilmasinin onundeki en onemli engel gibi gozukuyor.

Suudi hanedani, 5,000'i prens 30 bin kisilik genis bir „rantiye“ kitlesi olusturuyor. Kararlar, kraliyet ailesinin onde gelenleri, dini liderler ve digger denge unsurlari arasinda consensus saglanarak aliniyor. 13 vilayetin basinda Kral’in tayin ettigi prensler var. Bu rejimin alternatifi, Bati acisindan bakilirsa, aslinda yine kendisi. Muhalefet sayilabilecek gruplarin ulkeyi daha geriye, daha koktendinci bir sisteme goturmesi ihtimali yabana atilmayacak kadar ciddi. Kral Fahd'in Sudeyri ailesinden baba bir anne ayri (Sammar ailesinden) kardesi Veliaht Prens Abdullah hem ulke icinde hem de disinda tutarli, durust taviriyla sayginlik ve itibar kazanmis gorunuyor. Degisik danisma kurullarini etkin calistirmak suretiyle halkin genis kesimlerinin nabzini tuttuguna da inaniliyor. Guclu inanclari ve vizyonu oldugu soyleniyor. Dunyanin dort bir tarafinda ezildigini dusundugu Musluman gruplara yardim akitiyor.

Prens Abdullah'in, diplomaside basarili bir cizgi izledigi yaygin kanaat. Yemen ile uzun yillar suren sinir uyusmazliklari sonuclandirdi. Baas rejimi Suriye'si ile saglam ozel iliskiler kurdu. Iran ile, ozellikle ABD'nin saskin bakislari altinda, yeni bir stratejik iliski gelistiriyor. Birlesik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar ve Bahreyn ile ekonomik rekabet (ve “buyuk agabey” sendromu”) yasansa da Korfez Isbirligi Konseyi'nin dogal lideri. Beyrut zirvesinde onaylanan baris onerisi ile Arap dunyasinin oncu kuvveti konumuna yukseldi. "Misir'siz baris, Suriye'siz savas olmaz" deyisini bos cikartti. Cin, Hindistan ve Rusya ile yeni iliskiler demeti gelistirdi.

Halihazirda zorla hayatta tutulan Kral Fahd'in yerini alana, yani kopruyu gecene, kadar Sudeyri ailesinden ulke yonetime hukmeden yedi kisi - ki aralarinda Kral Fahd, Savunma Bakani Prens Sultan, Disisleri Bakani Prens Faysal, Riyad Valisi ve Icisleri Bakani da var - ile iyi gecinmek, tahta oturuncaya kadar hanedani, ulemayi hosnut tutmak zorunda. Zira, bu topraklarin Bizans Entrikalarina hic yabanci olmadiginin bilincinde.

Nereden nereye?

Osmanlilarin Arabistan'a gelisi 1516'da Memluklerin Bilad al-Sham ve Misir'da yenilgiye ugratilmasi ile basliyor. Hicaz ve Yemen'de otoritesini kuran Osmanli'nin amaci daha ziyade Istanbul'dan Mekke ve Medine'ye uzanan hac guzergahi uzerindeki topraklari ele gecirip buralarin guvenligini saglamak olmus. Bab-i Ali, kendisi ile isbirligi yapan yerel Arap kabilelerini mukafatlandirilmis. Zaman zaman onlari birbirine karsi kullanmayi da denemis.

Misir Valisi Mehmet Ali Pasa'nin Osmanli adina ogullari Ibrahim Pasa ile Tosun Pasa'yi bir isyani bastirmak uzere bolgeye gondermesi, Osmanli kuvvetlerinin Suudilerin lideri Imam Abdul bin Suud'u yakalayip Istanbul'a sevki ve adigecenin Sultan Ahmet meydaninda idami kollektif hafizaya kazinmis. Suudiler, bu olayi hic unutmuyorlar; eski baskentleri Dirriyat'in yerle bir edilmesini de. Dirriyat’ta evsahibligimi yapan Kral’in yegeni Prens Abdulah bin al Turki, dedesinin nasil olduruldugunu anlattiktan sonra, yine de hamam, tas bina, kale, top ve benzeri teknolojileri ogrendiklerini, iliskilerde karsilikli guveni tesis etmenin zaman alacagini vurguladi.

Osmanlilar, 1890'da Abdul Azizi bin Abdul el Suud'un ailesiyle birlikte Kuveyt'te surgune gitme istegini gonulsuzce kabul ediyor; ancak degisen uluslararasi ortam Suud ailesinin 1902'de geri donmesine imkan veriyor. Bundan tam 30 yil sonra da Kral Abdulaziz onderliginde birlesen Suudi Arabistan 22 Eylul 1932'de bildigimiz gelismeler neticesinde bagimsizligina kavusuyor. 1938'de Dahran'da Standard Oil of California sirketinin ilk ticari petrol uretimini baslatmasiyla da Suudi Arabistan tarihinde yeni bir donem basliyor. Ingilizler, Lawrence ile kazandiklari ustunlugu Amerikalilara kaptiriyorlar. Teselli ikramiyesi olarak Londra dikkatini Iran petrolleri uzerinde yogunlastirmayi tercih ediyor.

Gerek Suudilerin Turkiye'ye bakisi, gerek bizim Suudi Arabistan'a bakisimiz genellikle tarihin ve siyasi iliskilerdeki gerginliklerin etkisi altinda bicimlenmis bugune kadar. Eski Osmanli dominyonu olan Arap ulkeleri ile aramizda sicak bir ortam yaratilamamasinin kokeninde Birinci Dunya Savasi oncesi ve sonrasinda Arap nufusun Osmanli karsiti cephede yer almasi, Cumhuriyet Turkiyesi'ne - ozellikle de laik sistemi nedeniyle - dostane sayilamayacak tavirlar gelistirilmesi, uluslararasi alanda Kibris gibi ulusal davalarimizda destek bir yana kostek olunmasi gibi gelismeler yatiyor. Yine Suudilerin Turkiye'deki koktendinci Islami kuruluslara Rabita turu paravan vakiflar uzerinden parasal, lojistik ve moral destek sagladiklari iddiasi da iliskilerimizin gelismesine ciddi darbe vurdu.

Bu yaklasim, bilincaltimiza "ne Arabin yuzu ne Sam'in sekeri" tekerlemesinin kazinmasina yol acmis. "Lawrence'un kiskirtmasi ile Osmanli askerini arkadan hancerleyen Suudiler"den nefret belki de bir anlamda o cografyadan cikartilmamizin kuyruk acisi ile ilgili olabilir.

Madalyonun obur yuzune baktigimizda Suudilerin onemli bir kisminin bize bakisi da pek farkli degil aslinda. "Ankara'da Islam'i uygulamak bir yana kendi nufusuna Musluman oldugu icin zulmeden" bir yonetimin isbasinda olduguna inaniliyor. Suudi Veliaht Prens Abdullah, bundan birkac yil once Necmettin Erbakan'i kabul ederken, onu "musluman oldugu icin iktidardan uzaklastirilan" bir devlet adami olarak tanimliyordu. Wahhabi, yani Islam'in kokenlerine donus, hareketinin Turkiye'nin din anlayisi ve uygulamasi ile bagdasmasini kimse beklememeli. Arap olmayan Islam ulkelerinin dini yorumlayis ve kendi yasamlarina tatbik edis bicimini bir turlu hazmedemiyorlar. Ortadogu ve Kuzey Afrika'nin en buyuk ekonomisine, askeri gucune ve cagdas toplumuna sahip Turkiye'nin bolgede liderlik iddiasinda olan Suudi ailesini ciddi sekilde rahatsiz ettigi goruluyor.

Irak ve Suriye ile aramizdaki su sorunu da ozellikle de Sam'in usta manevralari sayesinde Turkiye ile basini Suudi Arabistan'in cektigi Arap Dunyasi arasinda bir soruna donusmustu. Veliaht Prens Abdullah Ibn Abdulaziz al Saud’un bolgedeki ikinci onemli Arap olmayan guc olan Iran'a yaslanma ve reformcu olarak tanimlanan Hatemi yonetimi ile iliskilerini daha da gelistirme ve Irak'i yeniden Arap Birligi icinde kucaklama politikasinin arkasinda son zamanlarda sarsilan Turkiye-Israil yakinlasmasini dengeleme mulahazasinin bulunmadigi soylenemez.

Daha yakin donemde Mekke'de hemen Kabe'nin yanibasindaki Osmanli'nin insa ettirdigi Ecyad kalesinin bir alisveris merkezi insasi icin yikilmasi olayi bardagi tasiran bir gelisme olarak kayda gecti, sert tepki dogurdu. Akli basinda Suudiler bir yandan bu tepkiye hak verirken bir yandan da Kabe'nin cevresindeki sikisik cografyanin bu yikimi kacinilmaz kildigini anlatmaya calisiyorlar. Bu ulkenin Dunya Ticaret Orgutu'ne girisine en fazla engel cikartan ulkelerden birisi oldugumuzu da Riyad'da ogrendim. Karsilikli guvensizlik ve onyargi ortamini daha da agirlastiran benzeri ornekler cogaltilabilir.

Gecen yilki Cidde Ekonomik Forumu’na Basbakan Tayyip Erdogan’in katilmasi ve yaptigi konusma olumlu etkiler yaratmis, ozellikle de “reformist” genc Suudi bakanlar arasinda. “Gizli gundem” konusunda bizden daha meraklilar. Beni soru yagmuruna tuttular AKP’nin “ilimli Islam”, “AB uyeligi”, “askerlerin siyasetten cekilmesi”, “Turkiye’nin bolgesel liderlik iddiasi”, “Suriye ile yakinlasmanin perde arkasi” ve benzeri konularda.

Yeni Bir Baslangic Mumkun mu?

Gercekci olmak gerekirse Turkiye ile Suudi Arabistan’in bunca yildir dogru ya da yanlis sekilde pekismis onyargilarindan siyrilip iliskilerde karsilikli menfaatlere hizmet edecek yeni bir sayfa acmalari yakin gelecekte pek muhtemel gozukmuyor. Bununla birlikte, Suudi Arabistan ile iliskilerimizi tarihin ve duygusal sartlanmalarin disinda rasyonel bir gozden gecirmeye tabi tutarak, ozellikle de genis ticaret/yatirim/muteahhitlik hizmetleri potansiyeli degerlendirebilmek amaciyla, ekonomik diplomasiyi onplana cikartan bazi mutevazi adimlar atilabilecegine inaniyorum.

Resmi kayitlara girmis 120,000 vatandasimiz yasiyor Suudi Arabistan'da. Cogu Hatay yoresinden gelme. Arapca biliyorlar. Artik Turk deyince bu ulkede ilk akla gelen berber ve araba tamircisi gruplari arka plana cekip yetenekli mutesebbislerimizle Suudi gercegini yeniden kesfetmemiz gerekiyor.

Suudilerin ithalat hacmi 30 milyar, ihracat ise 110 milyar dolar (bunun 100 milyari petrol ihracatindan). Halihazirda ikili ticaretimiz (2003 sonu itibariyle) 1.7 milyar dolar civarinda. 970 milyon’luk mal/hizmet alip karsiligindan 741 milyon dolarlik ihracat yapiyoruz. Yunanistan’in Cidde baskonsolosunun anlattiklari bu ulkenin Suud pazarindaki etkinligini sergiliyordu. Ispanyollarin Riyad'taki ticaret merkezinde kac kisi mi calisiyor? Tam 40 uzman ve yonetici. O sayededir ki Suudi Arabistan'da raflar Ispanyol zeytinyagi ile dolu. Italyanlar, buzdolabi piyasasinin ucte birini parsellemisler. Gida sanayi urunleri hemen her ulkeden geliyor. Bizim bir zamanlar iyi isler ustlenen insaat firmalarimiz, alacaklarini tahsil etme guclukleri yasiyorlar. Taseronlugun otesine gecenler cok az. 2002’de 50 000 civarinda Suudi turist gitmis Turkiye'ye. Bunlarin bir kismi gayriresmi ticarete aracilik etmis.

Bolgedeki ve dunyadaki yeni konjonktur Turkiye'nin Arap ulkeleri, bu cercevede de Suudi Arabistan ile arasindaki iliskileri normallestirmesi, hatta gelistirmesi icin elverisli bir ortam olusturuyor. Bu, Israil ile stratejik menfaatlerimize dayanan uzun vadeli ortakligin aleyhine gelismek zorunda degil. Ikili iliskileri ucuncu konulara endekslemekten kacinmak gerekiyor. Bu yonde gelismeyi kolaylastiracak, ozellikle de karsilikli anlayisi guclendirecek, bir dizi adima gerek var. Iliskilerdeki acilma icin kilit mevkideki Suudi hanedan mensuplari, aydinlar, basin ve isadamlari ile yakin baglar kurulmasi, boylece bu ulke ile iliskilerin ulkemizdeki bir avuc din simsarlarinin keyfine ve kontrolune terkedilmemesi cok onemli.

Suudi'lerin din ve kultur anlayisi ile zerre kadar ortak yonleri olmayan Ingiliz, Fransiz, Isvecli, Japon, Koreli, Cinli, Amerikali isadamlarinin milyarlarca dolarlik ticaret, yatirim ve muteahhitlik hizmetlerini kontrol etmeleri, buna karsilik Turkiye'nin bu ulkede adeta tevekkulle "bekle gor" yaklasimi izlemesi sasirtici. Mevcut potansiyeli en etkin sekilde degerlendirmek icin ekonomik iliskileri siyasi tercihlerden ve tarihi ipotekten elden geldigince ayri tutmaya calismak gerekiyor. Siyasi alandaki mevcut guvensizligi ve tarih/din konusundaki farkli algilamalari bugunden yarina degistirmek mumkun degil; ancak isadamlari onculugunde baslatilacak bir ekonomik diplomasi hareketi, Suudi yonetiminin icinde bulundugu kritik ortamda, bazi mutevazi adimlar atilmasina, ilerleme kaydedilmesine imkan verebilir.

Suudi Arabistan ile iliskilerimizi tarihin ve duygusal sartlanmalarin disinda rasyonel bir degerlendirmeye tutmak zorundayiz. Nasil Ingilizler, Japonlar ve Amerikalilar bu dunyanin hala satin alim gucu yuksek pazarini, siyasi iliskileri/tercihleri engel haline getirmeden, azami olcude degerlendiriyorsa da bizim de artik berber ve araba tamircilerini arka plana cekip en yetenekli mutesebbislerimizle Suudi gercegini yeniden kesfetmemiz gerekiyor.

Onyargilarimizi soyunup, onlarin onyargilarini da iliskiler saglam bir temele oturana kadar hosgoru ile karsilayip saglam ticari/ekonomik baglar kurmaliyiz. Secim ya Israil ya Suudi Arabistan degildir, olmamalidir da. Artik agzimiza sakiz ettigimiz cok yonlu ve dengeli diplomasiyi gercek anlamda tatbik etmek zorundayiz. Daha fazla ekonomi, daha az jeopolitik tavsiye ediyorum.

Prens Abdullah bin Turki’nin basdanismani, cagimizda artik insanlarin ve ulkelerin toprak icin ve siyasi hedefler icin savasmayacaklarini, paranin ve ekonomik degerin cok daha fazla onem kazandigini, “sayet Turkiye ekonomik olarak bizi kazanirsa hic merak etmeyin Kibris, Suriye ve diger problemli alanlarda da bizi arkanizdan suruklersiniz” diyor. Lawrence’un pesine takilip Osmaninin arkadan hancerlenmesine yaniti, bunun Arabistan’in bir krallik altinda birlestirilmesi mucadelesi tarihinde kucuk bir sayfa oldugunu, Osmanli’nin hizmetlerinin sukranla anildigini, o donemde her Osmanli eyaletinin bagimsizlik mucadelesine girdigini, kendilerinin de bulabildikleri her destegi arkalarina alarak bunu gerceklestirdiklerini vurguluyor.

Dogrusu ve yanlisi ile madalyonun obur yuzunu de gormek gerekiyor. Surekli “biz hakliyiz, kotu ya da hatali olanlar karsi taraftir” yaklasimi terketmek, begensek de begenmesek de kendince hikayesi olanlari da dinlemek zorundayiz. Sonucta amac ulusal menfaatlerimizi dunyanin hangi kosesinde olursa olsun azamilestirmeyi hedeflemiyor muyuz?

Mekke’de yarım günlük “umre”

Rüyamda görsem günün birinde kutsal topraklarda “umre” yapacağıma inanmazdım. OECD’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika Programı’nı oluşturma çabaları çerçevesinde gittiğim iki haftalık Dubai, Bahreyn ve Cidde temaslarından sonra Suudi ev sahibimizin “sevap kazanmak” için ısrar etmesi üzerine Cidde'den araba ile bir saat mesafedeki Mekke'ye geçtik.

Dünya Müslümanlarının gözbebeği ve kıble olarak seçtikleri bu kent ne yazık ki emlak spekülatörlerinin kurbanı olmuş izlenimi veriyor ilk bakışta. Kabe’nin etrafı bile yüksek otel ve alışveriş merkezleri ile kuşatılmış. Nefes alamıyor. Etrafında en az bir kilometrelik geniş bir mekanı boşaltmak gerekiyor Kabe’nin ulvi havasının korunması, her yıl Suudi ekonomisinin döviz girdisinin üçte birisini sağlayan 2,5 milyon üzerindeki hacıya rahat bir ortam sağlanması için. Vatikan gibi serbest bir kent haline getirilmesini, hatta Cidde ile birlikte ozel statuye kavusturulmasini isteyenler var. Cidde ile arasinda bir tren yolu kurulmasi, kentin dunyanin dort bir yanindaki Islami mimariye ozgun yeniden tasarlanmasi, hizmet sektorunun kalite ve etkinliginin arttirilmasi zorunlu gozuktu bize.

Kızıl Deniz’den 80 km kadar içerideki 1.4 milyonluk Mekke’ye yirmi kilometre kala 30 riyale aldığımız iki parçalı beyaz pamuklu ihram’ı sırtımıza geçirdik. Üzerimizde dikişli hiçbir şey kalamayacaktı iç çamaşırlarımız dahil. Abdest alıp temizlendik. Kafanızı parfümlemek, sakalınızı en iyi yağ ile sıvazlamak da gerekiyormuş; bize pek uymadı isin bu tarafı. Sadece üç saatimiz vardı Paris’e dönmeden önce kentte geçirebileceğimiz.

Üç çeşit hac varmış bize anlattıklarına göre: Tamattu-Ifraad-Qiran. Tamattu’da Umre için Mekke’ye varıldığında Tawaf ve Sa’yi yapıyorsunuz. Hazır olduğunuz zaman iki rekat namaz kılıyorsunuz. Namazdan sonra her fırsatta "Talbeeyah" söylemeniz gerekiyormuş. Bize eslik eden Suriyeli Yatırım Bakan Yardımcısı dostumuz Mustafa ezberletmeye çalıştı ama nafile; cenneti dileme, cehennem ateşinden kurtulmak için günahlardan arınma işi böylece suya düştü.Kutsal cami al-Haram’a girerken önce sağ ayağımızı attık. Kara tasa yaklaşıp yine sağ elimizle dokunduk, onu öptük. Onun da ayrı bir duasi varmış. Tabii ki orada da sınıfta kaldık. Kabe’nin etrafında yedi tur atmaya başlamadan önce sağ omzumuzu açacak şekilde Ihram’a yeniden sarindik. İlk uc turda küçük adımlarla ancak hızlı hareket etmeniz gerekiyor, son dört turda ise normal adımlarla. Tawaf’I tamamladıktan sonra Maqam Ibrahim’in arkasında iki kısa rekat namaz kılmanız bekleniyor.

As-Safaa ile Al-Marwah arasındaki uzun mesafeyi yine yalın ayak normal tempoda yürüyerek yedi kez gidip geldik yanımızda huşu içinde Kuran’dan ayetler okuyarak yürüyen Endonezyali, Kirgiz, Nijeryali, Mısırlı hacılar arasında. Turu tamamladığınızda bir parmak ucu kadar saçınızı makasla kesiyorlar. Bu törenle birlikte umre de tamamlanmış oluyor.

Hac gerekleri ise daha uzun ve karmaşık. Kabe etrafındaki turda ne kadar çok Türk hacı gördüm. Cogu köylerinden gruplarla gelmişler. Bizimkilerden başka kara çarşaflara bürünmüş hanim görmedim. Endonezyalı hanımlar beyaz, Malezyalılar rengarenk, Pakistanlılar islemeli kumaşlarla örtünme yolunu seçmişler. Şanlı Urfa’dan geldiğini söyleyen birisi 40 gündür Mekke’de olduklarını, ertesi gun Medine’ye geçeceklerini anlatıyordu. İstanbul’dan her şey içinde 10,000 dolara hac turları varmış. Hatta artik rusvet olarak bile umre turlari duzenlendigi kulagimiza calindi. Bizim üç saatliğine geldiğimizi duyunca sert bakışlar fırlatıp hemen yanımızdan uzaklaştılar.

Cidde'ye dönüşte "Mabruk ya haci" diye kucakladı bizi gönderen dostumuz Awwad al-Awwad. Bolca sevap kazandığı gözlerindeki sevinçten okunuyordu. Yolluk olarak da çantamıza al Medine hurmalarından yükledi.

„Siz bize vergilerin yarisini verin bizden de petrol bedava“

Cidde’de iken Petrol Bakanı’nın başdanışmanı Mohammad Sabani ile çok yararlı bir görüşme yaptım. Petrol fiyatlarında son aylardaki artışın Krallığı rehavete sürüklemesinden, ivme kazanmaya baslayan reform surecinin askıya alınmasından kaygılı. Artan ölçüde ABD ve Avrupa’dan Doğu ve Güney Asya ülkelerine doğru ekonomik ve siyasi kayış yaşandığını, bunun da kendilerine pazarlık gücü verdiğini soyluyor. Ortadoğu’daki büyük petrol ve doğal gaz projelerinde bundan böyle Hint, Çin, Malezya ve Brezilya şirketleri aslan payını alıyorlar. Tıpkı Suudi Arabistan'daki son gaz yatakları sözleşmesini Çinli Sinochem’in ABDli firmaların şaşkın bakışları arasında kazanması gibi.

Mohammad, Bati’nin petrolden muazzam vergi alarak rekabeti saptırdığını, kömüre büyük subvansiyon verdiğini soyluyor. Şaka yollu “isterlerse biz petrolü bedavaya verelim; karşılığında petrolden kazandıkları verginin yarısını bize versinler” diyor. Bu konuda ortaklaşa bir çalışma yapmaya karar veriyoruz.

Suudi Arabistan’da yatırımların Kralı SAGIA Başkanı Amr bakan düzeyinde ve Veliaht Prensin (ülkenin fiili hükümranı) gözdelerinden. Her yıl düzenlenen Cidde Ekonomik Forumu’nun fikir babası. Birlikte yatırım ortamının iyileştirilmesi, petrol ve doğal gazin ötesine ekonominin çeşitlendirilmesi, Suudi Arabistan’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne katilimi müzakereleri gibi konularda geniş bir ufuk turu yaptık. Ülkesinin tasarruf eğiliminin düşük, tüketim çılgınlığının ise had safhada olduğunu, servet yönetimi alanında ciddi zaaflar bulunduğunu anlattı. Sirket gibi yonetilen bir kent devlet olan Dubai’nin kendilerine örnek olamayacağını da gerekçeleriyle ortaya koydu. Yine de Cidde’nin zamanla daha liberal ve serbest bir kente donusebilecegini isaretlerini verdi.

Cin’de yolsuzluk ve rusvet sorunu ne olcude ciddi?

Nereye gitsem hemen hemen ayni soruya muhatap oluyorum. “’Rusvet ve yolsuzluk ekonomik buyumeyi carpitir, kaynaklarin heba olmasina yol acar, rekabeti saptirir, yatirimcilari caydirir diyorsunuz; oysa Cin’de bu zehirin alasi var ama dunyanin en hizli buyuyen ekonomisi, hem de yabanci yatirimcilar bu ulke ekonomisine girmek icin adeta yaris ediyorlar. Nasil istir bu?” Putin’in ulusal kaynaklar uzerindeki denetimi arttirma politikasindan onceki donemde de yabanci sirketler, rusvet ve yolsuzluga ragmen, is yapmaya devam ediyorlardi.

Elbette ki yatirimcilar bakimindan tek basina belirleyici bir unsur degil rusvet ve yolsuzlugun mevcudiyeti. Piyasa buyuklugu, karlilik ve geri donus orani, altyapi, insan sermayesi, finansman imkanlari, isgucu ve cevre standartlari, duzenleyici cerceve ve benzeri baska kistaslar var dogrudan yatirimciyi etkileyen. Surasi da bir gercek ki uzun vadeli, fiziki uretim kapasiteleri, arastirma-gelistirme yaratan yatirimci icin bir ulkenin yonetisim duzeninin elverisli olmasi cok onemli.

Cin’de 1979’dan itibaren ozel sirketlerin ve piyasanin olusmasi ile birlikte daha once mevcut olan ancak daha dusuk capta isleyen yolsuzluk mekanizmalari muazzam boyutlara ulasti. Bir Cinli arastirmaciya gore (Min Xinpei) yolsuzluk nedeniyle ulke ekonomisinin yuzde 4.8’i kayba ugruyor. Baska bir arastirmaci (Hu Angang) ekonomik kaybi GSMH’nin yuzde 15’i olarak hesaplamis. Isin icinde her yerde oldugu gibi isadamlari (yerli ve yabanci), siyasetciler, burokratlar, askerler ve komunist partisi kadrolari var. Cezalandirmadan ziyade onlemeye agirlik veren yeni politikalar benimsiyor Cin hukumeti. Kolay degil dunyanin satin alim gucu paritesine gore ikinci buyuk ekonomisine sahip, 1.1 trilyon dolarlik ticaretin aktigi, 500 milyar dolarin uzerinde doviz rezervinin bulundugu ve de yerel makamlarin genis yetkilerle donatildigi bir ulkede rusvet ve yolsuzlugun kaynagi kurutmak…

CEKILME

Hanifi Altaþ

Türklerin bugün içinde bulunduklarý durumu tek bir sözcükle ifade etmek
gerekiyorsa eðer ben buna çekilme diyorum. Öyle bir durum ki bu; aklýma
geldikçe, uykularým kaçýyor; adeta kaným çekiliyor.

Bu çekilmede her þey var. Ama en baþta edilgenlik var. Kadere ve
baþkalarýna boyun eðme var. Baþkalarýnýn iradesine tabi olmak var. Gitmek
yok, çekilip götürülmek var. Sürüklenmek var. Hiçbir zaman ileriye doðru
bir hamle yok; hep geri çekilmek var. Hatta geri çekilme de deðil, hiçbir
savaþ kaybetmediðimiz halde düpedüz bozgun var

Bütün dünyada iþtihalarýn kabardýðý, hýrslarýn azgýnlaþtýðý bir zamanda,
her bir milletin kendi küresini inþa etmeye kalkýþtýðý bir dönemde,
istisnasýz dünyanýn bütün ana karalarýnda silinmez izler býrakmýþ görkemli
bir tarihe, ufuklarý ve imkanlarý sýnýrsýz bir coðrafyaya sahipken, dünyayý
yeniden kurmak veya yeni bir dünya kurmak yerine kabuðuna çekilme var.
Büyümek ve büyüklük düþüncesi yok, o olmayýnca da ufukta ancak küçülme,
ufalma ve ufalanma var

***

Çekilmenin bir de öbür türlüsü var. Türkçesi var, Türk yaraþaný, yakýþaný
var. Önce Ergenekon destaný geliyor aklýma. Büyük bir bozgundan sað
kalabilmiþ iki kiþinin geçit vermez daðlarýn ardýna çekilerek Türkü
yeniden büyük bir ulus haline getirmelerinin destaný geliyor. O ne
muhteþem bir çekilmedir. Ve sonrasý Ayný ihtiþamla anlatýr Ziya Gökalp:

Ergenekon yurdun adý
Börteçine kurdun adý
Dört yüz sene durdun hadi
Çýk ey yüz bin mýzraðýmýz

O çekilmeyi özlüyorum

Sonra Sakarya geliyor aklýma. Sakarya gerisine çekilmek de bir
çekilmeydi.Üstelik de Eskiþehir-Kütahya bozgununun hemen ertesinde, Garp
cephesi kumandaný Ýsmet Paþanýn artýk her þey bitti, mahvolduk dediði
noktada. Ama o büyük bozgunu düzenli bir geri çekiliþe dönüþtüren bir
irade vardý ve o çekilmek iradesi bizimdi. Orada yol ve yön gösteren bir
sarýþýn kurt vardý. Sakarya yayýnýn gerisine çekildik ve sonra o yay,
çekilebileceði en son raddeye kadar çekilmiþ olmanýn verdiði müthiþ
enerjiyle Yunan ordusunu darmadaðýn etti.

Ýkinci Ergenekondu bu. Ergenekon, Cumhuriyetin ilk dönemini simgeleþtiren
sihirli sözcüktü ayný zamanda. O dönemde yapýlmýþ bir Ergenekon tablosu
Milli Eðitim Bakanlýðýnýn giriþini süslerdi. Þimdi böyle bir bakanlýk var
mý, varsa o tablo duruyor mu, bilmiyorum. Eðer hala varsa on yýl, yirmi yýl
sonra yerinde kalýr mý, emin deðilim. O da çekilir, alýnýr; atýlýr; týpký
þimdilerde tarihimizin tarihlerden çýkarýldýðý gibi& Tarih gider de destan
kalýr mý hiç? Hatta deðil destanlarýmýzý, masallarýmýzý bile silerler bu
gidiþle

Ergenekonlarý özlüyorum

Ne yaman, ne uðursuz bir çekilmedir bu. Karabaðdan çekildik, yetmedi
Laçinden, Kelbecerden çekildik. Yetmedi, Fizuliden, Cebrailden
çekildik? Haydi, orada ordusuz Türklerdik, imdadýmýza gelecek Nuri Paþa,
Halil Paþa; Enver Paþa neslinden birileri de yoktu diyelim? Peki ya
Kýbrýstan niye çekiliyoruz? Bir savaþ mý kaybettik? Ruslar yeniden
Yeþilköye kadar mý geldi? Deðilse, Kuzey Kýbrýsý bir referandumla mý
aldýk ki, referandumla çekiliyoruz?

Ya Musul-Kerkük? Bakýnýz bundan tam doksan yýl önce Erbilden geçen Yüzbaþý
Selahattin Beð (Yurtoðlu), 1915 yýlýnda yani Birinci Dünya savaþý
sýrasýnda Irak cephesine görevli olarak giderken uðrayýp bir gece kaldýðý
Erbil için, -Kürt-Ermeni kýrmasý Özal ve onun iþbirlikçisi olduðu
Amerikalýlarýn sayesinde bugün Kuzey Iraktaki Kürt eþkýyabaþlarýnýn
merkezi konumuna getirilen Erbil þehri için- anýlarýnda bakýnýz neler
söylüyordu: Erbil pek az Kürt bulunan bir Türk þehridir. Ama çevresindeki
Arap, Yezidi; Kürt aþiretleri mütemadiyen kasabaya ve kasabanýn ova, bað ve
tarlalarýna saldýrýr. Baðlarý, tarlalarý yaðma eder ve þehri soyarlar,
insanlarý öldürürler, zenginlere musallat olurlar. Hükümet bunlarla baþa
çýkamaz. Halk gece olunca dar surlarýn içine çekilir, kapýlar kapanýr, can
ve mal güvenliði ancak böyle saðlanabilir. Ova zengindir. Ama þehirden
uzakta tarla ekmeye, bað yapmaya imkan yoktur.

Bugün ise Erbil, içinde pek az Türkün yaþadýðý bir Kürt þehri haline
gelmiþtir. Türkler Erbilde bir iki mahallede yaþama savaþý veren
sýðýntýlar konumuna düþmüþlerdir. Doðrusu Erbil, 1950 yýllarýna kadar
þehir nüfusu Türkçeden baþka dil konuþmayan, Türkiye Cumhuriyeti sýnýrlarý
içerisindeki Hakkariye bakarak iyi dayanmýþtýr. Çünkü Hakkari bugün
itibariyle tamamen Kürtleþmiþtir.

Öyle anlaþýlýyor ki, Kerkük de pek yakýnda Erbilin akýbetine uðrayacak,
Türkler oradan da çekileceklerdir! Kerkükün acýklý hoyratlarýndan,
feryatlarýndan baþka bir þey kalmayacaktýr geriye& Ama tabii gökkubede!
Evlerinde Kafkanýn hamamböceklerine dönüþtürülmüþ hemcinslerini büyük bir
dikkat ve merakla izleyen sürüler, Amerikan ordusunun koruyucu þemsiyesi
altýnda Kerküke dalan çakal sürülerinin yalnýzca o þehrin tapu ve nüfus
dairelerini yakmakla yetinmediklerini, Türke ait mezar taþlarýna bile
saldýrdýklarýný hiç bilmeyecekler. Onlar belki bilmeyebilir, bilmemekte de
mazur olabilirler. Peki ama ya omuzlarý luzümsuz derecede kalabalýk olan
birileri, o kýrýlan mezar taþlarýndan birinin de Mustafa Kemalin en yakýn
arkadaþlarýndan Ömer Nacinin olduðunu görmediler mi? Gördüler de acaba bir
yerlere mi not ettiler? Peki ya, Atatürk sað olsaydý bunlara izin verir
miydi, velev ki yapsalar yapanlarýn yanýna býrakýr mýydý diye hiç
düþündüler mi?

Ama bu uyuþuklukla gün gelir, yurt sandýklarý yer vahþi bir cangýl, evleri
mezarlýklarý olur birilerinin ve birileri birilerinin içeceði kahveye
zehir koyma gereðini de duymazlar. Baþlarýna çuvalý geçiriverirler,
emirlerine de öyle Ýmralý Adasý filan tahsis etmezler&

Diyarbakýr da bundan otuz beþ kýrk yýl öncesine kadar nüfus bakýmýndan bir
Türk þehriydi. Ama ya sonra ne olmuþtur? Doðu Devrimci Kültür Ocaklarýnýn
kurulmasýndan ve Kürtçü-bölücülerin içine sýzdýðý solun Türkiye halklarý
söylemini benimsemesine paralel olarak günden güne Kürtleþtirilmiþtir.
Akkoyunlu Uzun Hasanýn baþkenti, Ziya Gökalpleri, Cahit Sýtkýlarý
yetiþtirmiþ olan Diyarbakýrdýr Kürtleþtirilen!

Kýbrýstan çekilmekle, Musul ve Kerkükte Amerikalýlardan çekinerek kýrmýzý
çizgilerimizden çekilmekle kalacak mýyýz peki? Bu gidiþle sýra Hataydan,
daha sonra da Anadoludan büsbütün çekilmeye gelmeyecek mi?

Çekilme çoktan baþlamýþtýr bile

Çok deðerli arkadaþým, Muharrem Kýlýçýn, kendi köyü olan Ankaranýn hemen
dibindeki Gölbaþýnýn bir Türk köyü ile yanýbaþýndaki bir Kürt köyünün son
otuz yýllýk süre zarfýnda geçirdiði nüfus deðiþimini anlattýðý dehþetengiz
yazýsýnýn baþlýðý Türkiyede Türkler Asimile Ediliyor idi. Ben bu yazýyý
Yeni Hayatta biraz da merak uyandýrsýn diye bir mi ekleyerek
Türkiyede Türkler mi Asimile Ediliyor diye yayýnladým. Ama aslýnda o
minin hiç de gerekli olmadýðýný bile bile, içim kan aðlayarak&

Ben de Muharrem Beðe memleketim olan Kýrþehirin Köpekli köyünü örnek
vermiþtim. Köpekli köyünde Türkün köpeði dahi kalmamýþtýr bugün.

Osmanlý 19. yüzyýlýn hasta adamýydý. Türkiye ise yirmi birinci yüzyýlýn
kanserli hastasýdýr. Kanser bütün vücudu sarmak üzeredir. Trakyadan
tutunuz, Ýzmire, Aydýna, Marmarise, Antalyaya; Mersine kadar.

Mikro kozmosu görerek, makro kozmos hakkýnda fikir edinmek mümkündür. Yeni
Hayatýn daha ikinci sayýsýnda, Kürtçü-Bölücü Hareket Üzerine baþlýðýyla
yazdýðým bir yazýda ayný konuyu iþlemiþ ve Gaziantepte Türklerin nasýl
sürekli olarak Kürt istilasý karþýsýnda evlerini ve mahallelerini
býrakarak geri çekilmekte olduklarýný örnek diye vermiþtim. Yýl 1994tü.

Ne var ki Kerkükün ebediyen yitimi anlamýna gelecek bir istilaya seyirci
kalmak demek, bu coðrafyada en eski Türk yerleþimine sahne olan Kerkükten
çekilmek demek, iddiayý yitirmek, sahneden çekilmek demektir. Ýddiasý
olmayanlarýn ise yaþama þansý da, yaþama hakký da yoktur. Kerkükten
çekilmek; sonrasýnda Antepten de, Maraþtan da, sonra sonra bütün
Anadoludan da çekilmek demektir!

Tarih sahnesinden çekilmek demektir!

Monday, February 21, 2005

Book about war with U.S. touches nerve in Turkey

`Metal Storm' even read in high places

by Catherine CollinsSpecial to the TribunePublished February 20, 2005

ISTANBUL -- The hottest selling book in Turkey is a thriller that portrays a fictional war between the United States and Turkey.The book describes a surprise U.S. attack on its longtime ally and fellow NATO member touched off by a clash between American and Turkish troops in northern Iraq.Staggered by the simultaneous bombing of Ankara and Istanbul, Turkey turns to the European Union and Russia for help.The novel, "Metal Storm" or "Metal Firtina," has proved popular even among senior Turkish government officials and has sparked its own war of words between the two countries, striking a nerve at a time when relations are strained over real events."The fact that it is being read so widely among the military and Foreign Ministry quarters is of concern to us," said a high-ranking U.S. diplomat in Ankara, the Turkish capital. "It reflects a certain underlying attitude, a hostility to the U.S."The breach in U.S.-Turkish relations dates to when Turkey surprised Washington by forbidding the use of its territory as a launching pad for a northern front in the Iraq invasion in March 2003.Since then, tensions have grown. American troops arrested Turkish soldiers patrolling inside northern Iraq in the early days of the war, which continues to gnaw at Turkish pride. And the number of attacks on Turkish civilians doing business in Iraq is a daily reminder of the potential of the conflict on Turkey's eastern border.Ankara also has become increasingly frustrated over what it sees as American unwillingness to restrain Kurdish leadership in the oil-rich Iraqi city of Kirkuk. Turks fear that any move toward Kurdish independence in Iraq could spur a similar move among Turkey's restive Kurdish minority.U.S.: We're busy elsewhereEqually worrying to Turks is the American refusal or inability to shut down the group both consider a terrorist organization, the Kurdistan Workers Party, which ended a cease-fire with Ankara shortly after the Iraq war began and took refuge in the mountains of northern Iraq.U.S. officials say that Turkish concerns over events in northern Iraq are exaggerated and that coalition troops are concentrating on other parts of Iraq, where the insurgency is stronger.They also argue that Turks have forgotten who their friends are."There is lots of head scratching here about what Turks remember and don't remember about what the U.S. has done for them, especially on terrorism, over the years," said a senior State Department official in Washington.The authors, Burak Turna, a former military affairs reporter at the daily newspaper Hurriyet, and Orkun Ucar, a science-fiction writer, said they spent months researching the possibility of regional conflict. Both authors said they think their book's scenario is plausible, and they put in enough technical and military information to sound like Turkish versions of Tom Clancy.Plausible or not, the book hits on all the Turkish sensitivities, from the threat of terrorism to the fear of earthquakes. In one scene, a Turkish patriot steals a nuclear weapon from Incirlik Air Base, the installation in southern Turkey where U.S. military aircraft are based and where rumor has it nuclear weapons are stored.But the main ogre remains Washington, which is portrayed as intent on remaking the map of the Middle East."These concerns have been part of the Turkish subconscious for a long time," Turna said in an interview. "It is our hope that a book like ours, though fiction, will play a role in preventing any actual conflict between our countries from happening by promoting discussion."Before the "Metal Storm" controversy broke, Turks were angry about their portrayal as terrorists and fundamentalists in recent episodes of two popular American television series, "24" and "The West Wing."The sting was sharp enough to prompt Turkish Foreign Minister Abdullah Gul to take up the issue with U.S. Secretary of State Condoleezza Rice when she was in the country earlier this month.Official's advice to Rice"To win the hearts and minds of the Turkish people, you should take serious steps about the serials and films which display a bad image of Turks," Gul said, according to Hurriyet.A U.S. official confirmed the newspaper's account and said Rice replied that the Bush administration could not control Hollywood."The United States had no influence over Hollywood, and if it did the Bush administration would not have allowed the making of Michael Moore's movie `Fahrenheit 9/11,'" she said, according to the U.S. official.Turks aren't the only ones throwing literary brickbats. Wall Street Journal editorial writer Robert Pollock caused a controversy last week when he wrote that anti-Americanism in Turkish media circles "goes far further than anything found in most of the Arab world's state-controlled press."Anti-Americanism seems to sell in Turkey.The publisher of "Metal Storm," Osman Okcu, said that the tension boosted sales and that the book is about to enter its third printing of 50,000 copies."Conspiracy theories have always been a fact of life in this part of the world," said the high-ranking U.S. diplomat. "It is unfortunate because the conspiracy mind-set impedes peoples' ability to understand the real world. This sort of thing is an obstacle to Turkey's modernization and path to the European Union."An official at Turkey's Foreign Ministry acknowledged that the book is popular, but he said it was a passing phenomenon."We are just so emotional in this geography," he said. "The U.S. is a superpower, and people think it has responsibility for all the world's problems. Nowadays it is popular to be anti-American."A second U.S. diplomat in Turkey tried to put a slightly more positive spin on the book's reception, saying: "This is not a phenomenon isolated to Turkey, there is a anti-American sentiment elsewhere, too, largely because of the Iraq war. At least in Turkey you can run into people who completely disagree with our policies, but they offer you a cup of coffee and are willing to sit and chat about it."

Copyright © 2005, Chicago Tribune

'METAL STORM'

http://www.csmonitor.com/2005/0215/p01s04-woeu.htm

Sure it's fiction. But many Turks see fact in anti-US novel.

By Yigal Schleifer Correspondent of The Christian Science Monitor

ISTANBUL, TURKEY - The year is 2007. After a clash with Turkish forces in northern Iraq, US troops stage a surprise attack. Reeling, Turkey turns to Russia and the European Union, who turn back the American onslaught.
This is the plot of "Metal Storm," one of the fastest- selling books in Turkish history. The book is clearly sold as fiction, but its premise has entered Turkey's public discourse in a way that sometimes seems to blur the line between fantasy and reality.
"The Foreign Ministry and General Staff are reading it keenly," Murat Yetkin, a columnist for the Turkish daily newspaper Radikal, recently wrote. "All cabinet members also have it."
Several other columnists have also written about the book, suggesting its depiction of a clash between the two NATO allies could become a reality. Serdar Turgut, the editor of Aksam, one of Turkey's largest newspapers, penned a recent column that took one of Metal Storm's premises - that members of Skull and Bones, the secret society that President Bush joined as a student at Yale, has taken control of US foreign policy - and presented it as fact.
"Powerful people, nearly all of whom are members of a secret 'sect,' are aiming to bring a radical change to the order of the world," Turgut wrote.
He further suggested that the US military is developing technology that would allow it to trigger earthquakes, something that will eventually be used against Turkey.
The book has arrived at a time when anti-American sentiments are running high in Turkey. A BBC poll taken last month found that 82 percent of Turks believe Bush's reelection made the world a more dangerous place, the highest figure in any country surveyed. During her recent visit, Secretary of State Condoleezza Rice expressed concern about the issue to Turkish officials.
Meanwhile, there is increasing tension between Ankara and Washington. Turkey is frustrated with what it claims is US failure to take military action against the separatists of the Kurdistan Workers Party (PKK), who are holed up in the mountains of northern Iraq. The country is also concerned about events in the oil-rich Iraqi city of Kirkuk, where the Turks say Iraqi Kurds are staging a power grab as a prelude to the creation of an independent Kurdish state, something it views as a serious threat.
Egemen Bagis, a member of Turkey's ruling Justice and Development Party (AKP) and chairman of the Turkey-US friendship caucus in parliament, says the unpopular war in neighboring Iraq continues to fuel anti-American feelings.
"This public feeling, this public tension, is not any different from what is happening in other European countries or other Middle Eastern countries," Mr. Bagis says.
But American officials in Turkey say the kinds of things they are hearing represent something different.
"It's not an isolated phenomenon - you see it all across Europe, but it is more of an exaggerated phenomenon here," says one US official. "I'm not sure in Europe you would see the manifestations that you see here, like this book."
Adds another US diplomat, who declined to be named: "Just like sex sells, anti-Americanism sells right now. Unfortunately, it's nothing to laugh at, because it's damaging to both American national interest and to Turkish national interests. We're really pulling our hair out trying to figure out how to deal with this."
A particularly striking feature of the book - one that may say a lot about recent changes in Turkish opinion - is who saves Turkey from defeat: Europe and Russia.
For decades, the European powers were derided in Turkey as the ones that tried to carve the country up after World War 1. Russia, which invaded Turkey in the early 20th century, had always been viewed here with great suspicion. In fact, the potato-and-mayonnaise concoction known in most places as Russian salad is called American salad here.
"In all the surveys, increasingly we see people more anti-American. What is different today is that they are less anti-European," says Ali Carkoglu, a political scientist at Istanbul's Sabanci University.
"Back in the [19]70s, they wouldn't even trust the Europeans," he says. "The change has been very swift."
For Metal Storm's two authors, Burak Turna and Orkun Ucar, success has come swiftly. This is their first published work.
Sitting in an Istanbul cafe, the two say the novel came out of the conviction that the battle they depict is a strong possibility. The book, they say, is their contribution to Turkey's well-being.
"Everybody was thinking about a clash like this in their subconscious," but it was articulated by Metal Storm, says Mr. Turna, who used to work in an US-owned textile company but now devotes himself full-time to writing.
Turna does not see the book as fiction. "From our point of view, it's a philosophical and scientific calculation," he says. "It's more than a novel."

Saturday, February 19, 2005

ATAA'nin Eski Baskani Orhan Kaymakcalan'in Robert Pollock'a Yaniti





From:OrhanKay@aol.com
Date:Sat, 19 Feb 2005 16:34:23 EST
Subject:"The Sick Man of Europe-Again" By. Robert L. Pollock
To:newseditors@wsj.com


Sir:

I have found some parts of Mr. Pollock,s article "The Sick man of
Europe-again," harsh, written in hurry and making wrong
generalizations about Turkey.
I will explain my opinion in three topics.

1. Religion in Turkey in the context of Civilizations.

2. Turkish American relations

3. Turkish Israel relations.

1. Anatolia (Turkey), country of present day Turks, is the cradle of
western civilization and home of original Christianity.
Let us start from Homer, born and lived in Izmir,( please if you read
The Iliad and Odyssey carefully, also The Aeneid by Virgil. You will
see that Rome and Paris was built by Anatolians.) Herodotus born at
Bodrum. Galen born in Pergamon, with recent DNA and Carbon 14 tests it
is proven that they are ancestors. of present they Turks.
Mount Ararat,(Where they think Noah's Ark is) Haran (birth place of
father of ,Prophet Abraham and origin of first University in the
World) is in Turkey, as well as Aspendos, Efhesus and Troy just to
name few.
St. Paul was born and raised in Tarsus.
Early Christians at about 100 AD. escaped from Roman persecution and
settled in Anatolia.
The first Christian Church "Church of St. Peter" is in Antakya,(
Antioch) well preserved. Original Assrian Churches are at Midyat and
Mardin.
Istanbul with its numerous historical/religions site, was built by
Emperor Constantine (who has recognized Christianity as an official
religion of Roman Empire and made Istanbul capital city of Roman
Empire and Christianity)
No City in the world like Istanbul harbored so different
civilizations and religions at the same time, ( one exception may is
Jerusalem) and continuos to do so.
In Istanbul, You will see. Jewish Synagogues, Greek Orthodox,
Armenian, Catholic and Protestant Domination churches, Sunni Muslim
Mosques, and Alevi praying Houses side by side.
Turkey is not sick man of Europe, it is the Jewel of the Europe (may
be, needs some polishing). USA and Turkey has many similarities e.g.
mixtures of many cultures and people.

2. Turkish (Republic of Turkey) American Relations.
Turkey stood by with USA at Korea, fought to establish Democracy and
freedom at South Korea
During Cuban missile crisis Turkey was near United States, also in
Somalia (General Cevik Bir was heroic Commander of UN forces with
Turkish Troops)
In Balkans (Bosnia, Kosova) Turkey stood with USA.
Turkish Army is Protector of Ataturks Republic. Respects Democracy and
Secularism. (Commander in Chief of Turkish army is the President of
Republic who is previous President of Civilian Constitutional Court.)
In Afghanistan Turkey sent troops, Two term Civilian UN Ambassador in
Afghanistan is Mr. Hikmet Cetin very well liked Turk of Kurdish sub
origin and was president of CHP(Ataturk,
's Social Democrat Party.
Yes, there are some miss understanding of Turkish public opinion about
USA.

Please this is not serious problem and can be corrected with some
effort. I can assure you even in between your readers there are many
people who does not know the place of Turkey at the world.
Turkish people may not be rich but they are proud and honest. They
were wrongly humiliated by European Union Countries (EU) on membership
and Cyprus issue, may be they are putting the USA to same bandwagon.
This may be changed easily. Cypriot Turks voted for Annan plan but
contrary to Cyprus constitution southern Cyprus was admitted to EU.
what a Hypocrisy. Still there is trade embargo to Northern Cyprus.
Republic of Turkey is Secular and Democratic Country and Chief
Executive is President A.N.Sezer. He has stressed the secularism of
Turkish Republic to his counterparts many times.and asked mutual
progressive relation with USA. Turkish people are Muslims, Christians,
Jewish. But Republic does not have any religion.

3. Turkish Israel relations are strong and continues to improve, in
Commerce, Tourism and J Military.

In my recent visit to Tel Aviv suburb, I found very much similarities
between Antalya , then for example Chicago. I have enjoyed long
nights of music with my Jewish friends over similar food and drink.
Turkish Israeli cooperation I hope in the future will improve more and
with the assistance of USA may extend to Azerbaijan, Central Asia
Turkic Republics and India.

Before I. close I would like to mention few thinks about Middle East.
When Ottoman Turks lost Baghdad, Alepo,Jerusalem, Trans-Jordan,
Damascus to Allied forces under General Allenby, at world war 1. The
Arabs fought against Ottoman Turks together with England.
Sherif Husayn was close friend of Lawrence of Arabia, his family was
given president day Iraq and Jordan for helping Great Britain against
Ottoman Turks and Muslim Caliph.

Founder of artificially created Saudi Arabia ,Ibn Sa'ud is from
Wahhabi sect and another Englishman John Philby was his right hand.
They also fought against Ottoman Turks at Holly Muslim Lands

In conclusion Republic of Turkey is only Secular Democratic country
,with predominantly Muslim population. Has close ties with other
Democratic Middle Eastern country ,Israel.
Turkey at present isn't rich country but has tremendous potential for
future.

Turkish people needs mutual cooperation of USA people/administration
in technology, education and liberal arts. Mutual friendship
in-between two countries would be, is a good example to avoid Clash of
Civilizations.

Sincerely,
Dr. Orhan Kaymakcalan.
Past President of Assembly of Turkish American Associations (ATAA)
2000-2002.

Thursday, February 17, 2005

SOYKIRIM İDDİASI VE ATATÜRK'LE İLGİLİ BÜYÜK YALAN

Ermeni Soykırım iddiaları karşısında boyunlarını bükenler
belgeleri bir kez daha okumalıdırlar!

Davalar tarihe bırakılamaz!

SOYKIRIM İDDİASI VE ATATÜRK'LE İLGİLİ BÜYÜK YALAN

Mustafa Yıldırım

Avrupalılar, Ermeni soykırımı iddialarına dayanak olarak, Atatürk'ün bu soykırımı kabul eden bir açıklamada bulunduğunu ileri sürdüler. Bu büyük bir yalandır. Avrupa Parlamentosu’nun kararına utangaçça karşı çıkan TBMM de, İstanbul’da basın toplantısıyla kararı kınayan rektörler de,kararlı davranarak bu açık yalanı Avrupa'nın yüzüne çarpmadılar.
Oysa bu sahtekarlık, yıllar önce, Ermeni teröristlerin yargılandığı Paris Başkonsolosluğu baskını (1984) ile Orly katliamı davalarında belgelerle sergilenmişti. (1/2)
Avrupalı bunu bilmez mi?! Elbette bilir! O zamanlar, Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, iddianın yalan olduğunu 1984'de Paris mahkemelerinde kanıtlamış; tutanaklara geçirtmiş ve ayrıca hazırladığı kitapta da belgelemişti.
A 'statement' wrongly attributed to Mustafa Kemal Atatürk" yani "Yanlış olarak M. Kemal Atatürk'e atfedilen sözler" adını taşıyan kitap, 1984'te İngilizce olarak yayınlanmıştır. Sahtecilikle ilgili belgelerin de yer aldığı bu kitap, yaban ellerde, Türkiye'yi karalayan yayınlara karşı bilimsel yanıt olmuştu. (3) O günlerde, ülkemizde aydın geçinenlerin, Ermeni tezlerini bu denli destekleyeceklerini ve Avrupalıların oyunlarına araç olacaklarını öngörebilselerdi, belgeler Türkçe olarak da yayınlanabilirdi.
İyi de olurmuş. Baksanıza bilim kurumları adına açıklama yapanlar bile ne durumdalar.Bilim adamı Türkkaya Ataöv'ün kitabında belgelenen bu sahtekarlık özetle şunlardır:
1-Fransız Paul du Véou, "Le Désastre d'Alexandrette(1938)" adlı kitabının dipnotunda "Mustafa Kemal İstanbul'da 27 Ocak 1920'de çıktığı mahkemede Ermeni katliamından Osmanlı Devleti'ni sorumlu tutan bir açıklama yapmıştır" diye yazmıştı. (4)
2-Amerikan vatandaşı Ermeni Katolik Papazı Nesliyan, 1951 yılında yayınlanan Les memoires de Mgr. Jean Naslian adlı kitabında bu yalanı yinelemişti. 3- Ermeni yazar Leon Sürmeliyan, bir kitaba (1976) yazdığı ön sözde "Türk hükümeti ve basını Mustafa Kemal Paşa'nın 28 Ocak 1919'da Harb Divanı'nda verdiği ifadeyi unutuyor" diye yazmıştı.
Böylece, oradan oraya aktarılan yayıldıkça yayılmış ve içine girmek için can atılan Avrupa Birliği'nin parlamentosu'nda belgeye geçmiştir.
Sahtekarlık, ne denli açık değil mi? Hakkında idam fermanı kesilmiş olan Mustafa Kemal Ocak 1920'de kalkıp İstanbul'a gidiyor ve Divan-ı Harb'de ifade vermiş oluyor. Bu palavrayı pek yerinde görmeyen bir başkası, tarihi hemen bir yıl öne alıyor. Yıllar sonra da tarih 1921'e alınıyor. En basit soruşturmada bile, yer ve zaman birliği aranır. Amaç gerçeği ortaya çıkarmak değil ki, böyle yapsınlar.
İstanbul mahkemelerinde konuşan bir "Mustafa Paşa" vardır, ama o ‘Mustafa Kemal’ değildir. Nice Yurtseveri, bu arada Ermeni'leri göçertmekle suçlanan bir çok görevliyi, İngiliz işgal kuvvetleri komutanlığının isteğiyle göstermelik yargılayıp astırtan, kurşuna dizdirten, İstanbul Saltanatı'nın 1919-1920 dönemi Divan-ı Harb Reisi, Kürt Teali Cemiyeti kurucusu "Nemrud" Mustafa Paşa’dır.
Sahteciliğe ilk karşı çıkanlar da, Ermeni yazarlar olmuştur.
G. Guerguerian, Papaz Nesliyan'a hatıralarını yayınlanmadan önce düzeltmesini önermiştir. Papaz, bu düzeltmeyi yapmamış ve kitap bu yalanla birlikte 1960'da Ermenice'ye de çevrilmiştir.
Guerguerian, yalanı Beyrut'ta yayınlanan Massis Weekly (1967)'de bir kez daha ortaya koymuştur. Armenian Review dergisinin editörü James H. Taşçıyan, Boston'da yayınlanan Armenian Weekly (20 Mart 1982) adlı dergide, "Çağdaş Türkiye'nin kurucusu M. Kemal'in Harb Divanı'nda ifade verdiğini .. gösterir herhangi bir kanıt yoktur," diyerek gerçeği yazmaktan geri kalmamıştır. (7)
Türkiye’de öncelikle üniversite yöneticileri, sonra meclis üyeleri ve hepsinden önce de Dışişleri yetkilileri bu işi ne denli ciddiye alıyorlar? Türk bilim adamlarının İngilizce, Fransızca bilimsel yayınlarını neden görmezden geliyorlar? Neden onlara danışmadan rasgele açıklamalar yapıyorlar? Yanıtlamak oldukça güç. Çünkü Ermeni yazarlar ikna olmuşlar, ama Türkleri ve T.C devletini yönetenleri inandırmak daha zorlaşmış gibi.
Davalar tarihe bırakılamaz, yerinde ve zamanında savunma ister.Çünkü bu işler bir varolma davasıdır. Bu ‘dava’ mahkemelerde görülmekte, gelecekte ortaya sürülecek tazminat-toprak taleplerinin alt yapısını oluşturmakta ve etnik ayrıştırma sürecinde başka iddialara da temel oluşturmaktadır. Daha şimdiden "Rum tehciri" adını taşıyan kitaplar İstanbul'da yayınlanmaya başlanmıştır.
Hepsinden daha önemlisi, mahkeme konusu olan davalar, tarihe bırakılacak "think tank" işi ya da "sivil" toplumların "workshop (atölye)" işi değildir. "Tarihe bırakalım" demek, iddiaları dolaylı olarak üstlenmek, dahası ülke gençliğini kuşkuya düşürmek, değil midir?
Bağımsızlık savaşı günlerinde, olanaklar çok kısıtlıyken ve saldırı cephesinde çatlaklar oluşturmanın en yaşamsal önemde olduğu günlerde şu değerlendirme yapılırken, eğilip bükülme ya da ‘tarihe bırakmak’ düşünülmemiştir. Belgeden okuyalım:
"(..) İslam ve İslam olmayan Türk yurttaşları arasında hiçbir ayırım yapmıyoruz.
Böylece Rumların ve Ermenilerin düşmanla birlikte yurt hainliği yapmadıkları sürece kaygılanacakları bir durum yoktur. Düşmanca iftira atanların büyük abartmaları dışında, Ermenilerin tehciri işi kesinlikle şu gerçeğe dayanmaktadır:
Rus ordusu, 1915'de bize karşı büyük saldırısını başlattığı sırada, çarlık güdümünde bulunan Taşnak Ermeni komitesi, savaşan birliklerimizin gerisindeki Ermenileri ayaklandırmıştı.
Düşmanın sayı ve araç üstünlüğü karşısında çekilmek zorunda kaldığımız için, kendimizi iki ateş arasında kalmış görüyorduk. Lojistik (ikmal) ve yardım konvoylarımız acımasızca öldürülüyor, yollar bozuluyor ve Türk köylerinde terör sürdürülüyordu.Bu cinayetleri işletenler ve yanlarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri alan çeteler, silah, cephane ve yiyecek sağlanmasını, büyük devletlerin barış döneminde kendilerine kapitülasyonların kazandırdığı imtiyazlardan yararlanarak bu amaç doğrultusunda, Ermeni köylerinde oluşturdukları büyük stoklardan yaparlardı.
İngiltere'nin barış döneminde ve savaş alanından uzak İrlanda'ya uygun gördüğü uygulamaya ilgi göstermeyen dünya kamuoyu, Ermeni halkın tehciri konusunda almak zorunda kaldığımız karar için bize karşı tutarlı bir suçlamada bulunamaz. Mustafa Kemal, TBMM Başkanı" (8)
Bu açıklama, Philadelphia'da yayınlanan Public Ledger adlı gazetenin yönelttiği sorulara karşılık olarak 25 Şubat 1921'de yapılmıştır. Oysa şimdinin Avrupa Parlamentosu, Atatürk'ün 1921'de soykırımı kabul ettiği, yalanını kanıt olarak ileri sürüyor.
Ve görülüyor ki, bu tür davalar, "kabul edilemez" gibi yumuşak, ikircikli, baştan savma, sözde karşı çıkışlarla değil, ulusal davaların gerektirdiği sorumluluk bilinciyle savunulur! Tıpkı, Atatürk'ün yaptığı gibi.
Çünkü yaşamsal davalar açıklıkla savunmayı gerektirir. Hele, hele, egemenliğe yönelmiş yabancı misyon kararları, kınamakla, ayıplamakla, "aman incitmeyelim, bizi almazlar" anlayışıyla değerlendirilemez.
Tıpkı geçmişte olduğu gibi, apaçık yalanlara dayanan kararları alan sözde demokratlarla ortaklık ilişkisine girmek, sahtekarları muhatap kabul edip, temsilcilikler açmalarına göz yummak, yurdumuzda 'azınlık hakları konferansı' düzenletmek, tarihe bırakılacak denli, basit ve bağışlanabilir bir hata değildir! (9)
Ayrıca unutmamalıdır ki, bugün 90 yıl öncesinin olaylarını çarpıtarak, Türkiye'yi soykırımla suçlayan Amerika ve özellikle Batı Avrupa ülkelerini yönetimlerinin uyguladıkları ya da uygulattıkları soykırımlar sonucunda kanlanan elleri henüz kurumamıştır. Son on yılda Afrika'da oynadıkları oyunlara bakmak yeter de artar bile.İşte bu nedenle, savunmanın ya da aklanmanın en geçer yolu, mağdur ülkelerle dayanışmayı yükseltmek, kara çalıcıları kendi suçlarıyla yanıtlamaktır.
Yöneticiler konuşurlarken, ne denli iyi niyetle söylenmiş olursa olsun, her sözcüğün, yarın karşımıza yeni sahteciliğin belgesi olarak çıkarılacağını düşünerek, özenli davranmalıdırlar.
Atatürk'le ilgili sahtekarlığı, bile bile, karar metinlerine geçirmekten çekinmeyenlerin yapamayacakları şey yoktur. Hataları yinelememek için, yapılacak ilk iş, ulusal davalarda öncelikle, Türk bilim adamlarının görüşlerine, onların emek verdikleri yayınlarına başvurmak ve bu yayınları gereken yerlere ulaştırmaktır.
Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti'ni yurtdışında, ticari, kültürel, diplomatik alanlarda temsil edecek olan kişi ya da heyetler, bu konularda özel olarak eğitilmelidirler. Bu yurdun nimetlerinden, halkın emeğinden yararlanan iş adamları da, yabancılara Türkiye'yi eleştiren raporlar sunmak yerine, önce kendilerini eğitmeli ve sonra da tüm ilişkilerini ulusal davalara uygun olarak yürütmelidirler. (Mudafaai Hukuk Mart 2002)
______
1 -"Demands for 'recognition' of the genocide are often made by Armenian politicians. It is also pointed out (as it was both by the head of the genocide memorial in Yerevan and by the chairman of the Armenian parliament's legal affairs committee during the rapporteur's visit in March 2000) that Kemal Atatürk, in his address to the Grand National Assembly on 10 April 1921, stated that the Young Turk regime had committed 'genocide' against the Armenian people during the First World War. President Robert Kocharian stressed to the rapporteur that, whilst Armenia was demanding renewed recognition by Turkey of the genocide, this was not a sine qua non for Armenia as far as normalisation of relations between the two countries was concerned." "Report: on the communication from the Commission to the Council and the European Parliament on the European Union's relations with the South Caucasus, under the partnership and cooperation agreements" (COM(1999) 272 - C5-0116/1999 - 1999/2119(COS)) Committee on Foreign Affairs, Human Rights, Common Security and Defence Policy apporteur: Per Gahrton, 28 January 2002, PE 302.039 RR\302039EN.doc, s. 1/1.
2- Orly Havaalanında THY bürosunun bombalanması sonucu: 8 ölü, çoğu ağır 61 yaralı. ASALA militanı Varoujan Garabedian, müebbet yatmaktaydı. ABD eyalet devletleri soykırımı tanınma kararları aldı. Onları, Fransa parlamentosu izledi. Fransız mahkemesi, eylemin milli dava uğruna işlendiğini gerekçe göstererek, Garabedian'ı Nisan 2001'de salıverdi. Terörist, 4 Mayıs 2001'de Ermenistan'da ulusal kahraman olarak karşılandı ve başbakan tarafından kabul edildi. Diaspora ayrı Ermenistan ayrı, diyenler bunu unutmamalı.3- Türkkaya Ataöv, "A 'Statement' Wrongly Attributed to Mustafa Kemal Atatürk" A.Ü. S.B.F. Basyn Yayyn Y.O. Basımevi, Ankara, 1984
4- Paris, Editions Baudiniere, 1938, s.121
5- Bu sahtecilik, Orly Katliamı davasında Av. Georges de Maleville tarafından tutanaklara geçirtilmiştir. Bk. Fransız Avukatın Ermeni Tezleri Karşısında Türkiye Savunması, Georges de Maleville, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2001, çeviri 2. Baskı, s.68-9 (Kitapta konuyla ilgil ve TBMM kitaplığında bulunan 282 kitap listelenmiştir.) Ayrıca, La Tragédie Arménienne de 1915, G. De Maleville, Editions Lanore, 1, rue Palatine 75006 Paris, 1988, p.80-16- "Nemrud" Mustafa Paşa, TBMM tarafından 150'likler listesine alınmıştır.
7- Türkkaya Ataöv, a.g.k , s.21-22
8- Mustafa Onar, "Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları II," T.C. K. Bakanlığı Y. 1995, s.240. Bu alıntıdaki, Osmanlıca-Türkçe çevirilen kaynakladığını sandığımız bazı cümle kaymaları, tarafımızca düzeltilmiştir..
9-Cumhuriyet,9 Haziran 2001
10-Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, belge sahteciliklerini kanıtlayan kitaplarını TBMM'ye önermişse de, daha yayınlanmamıştır.(Bk. T. Ataöv, "Atatürk, Ermeniler ve Bizimkiler" Cumhuriyet, 3 Mart 2002, s.15) Başta Türkkaya Ataöv, B. şimşir, S. Sonyel olmak üzere aydınlarımızın İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Almanca, Arapça dillerinde yayınlanmış yapıtları bulunmaktadır. Bunların yanı sıra Ermeni yazarların kitapları da bulunmaktadır.

Monday, February 14, 2005

Fahrettin Kirzioglu'nun Ardindan, Yunus Zeyrek

BÜYÜK BİLGİN PROF. DR. KIRZIOĞLU’NUN ARDINDAN

Yunus ZEYREK*

10 Şubat 2005, Perşembe (1 Muharrem 1426) tarihinde Türkolojinin büyük bilgini Prof. Dr. Kırzıoğlu M. Fahrettin Beyi kaybettik. Seksen sekiz yıllık ömrünün yetmiş yılını bilfiil çalışarak, meşgul olduğu sahalarda birbirinden kıymetli eserlerle bilim âleminde yeni ufuklar açarak yaşayan örnek insan Kırzıoğlu, aramızdan ayrıldı. Hacı Bayram’da cuma namazını müteakip kılınan cenaze namazından sonra Cebeci Asrî Mezarlığında ebedî istirahatgâhına tevdi edildi.
1917 yılında Rusya’da Bolşevik İhtilâli olmuştu. Bu ihtilâlin ortaya çıkardığı karışıklıklar ve belirsizlikler, cephelerdeki Rus ordularını da derinden etkilemişti. 93 Harbinden beri Rus işgalinde bulunan Kars’ta inisiyatif Ermenilere geçmişti. Ermeniler, bölge halkına kan kusturuyor, akla gelmez derecede zulmediyorlardı
Rus ordusundaki Kazan Türklerinden Yarbay Abdullayev, Kars eşrafını, şehirden dışarı çıkmalarını, aksi takdirde Ermenilerle Rus Kazakları tarafından büyük bir katliamın kendilerini beklediğini haber vermesi üzerine diğer yerliler gibi Mehmet Derviş Efendi de, ailesiyle birlikte Kars yakınlarındaki Mamaş (Kırçiçeği) köyüne, bir akrabasının yanına gitti.
Kars’ın en eski ve yerli bir ailesine mensup olan Kırzıoğlu Mehmet Derviş Efendiyle eşi Hâfıza Hesna Hoca Hanımın, Mamaş’ta ilk çocukları dünyaya geldi. Tarih: 25 Şubat 1332/ 10 Mart 1917 Cumartesi gün.
Rusya’da Çarlık yıkılmış, onun yerine Sovyet yönetimi kurulmuştu. Sovyet yönetimiyle Osmanlı Devleti arasında yapılan antlaşmalarla kısmî bir rahatlama görüldü. Ardahan ve Batum’la birlikte Kars da, 3 Mart 1918 tarihinde imzalanan Brest-Litovsk Barış Antlaşması’yla Türkiye’ye bırakıldı. 25 Nisan 1918’de Türk ordusu Kars’a girince, dört yıldan beri Mamaş’ta yaşayan Mehmet Derviş Efendi, ailesini alarak Kars’ın Kaleiçi Mahallesindeki evine döndü.
Bu hercümerç devrinde dünyaya gözlerini açan Fahrettin’in ailesi, çevredeki okumuş ailelerden biriydi. Ana dedesi olan Müderris Yemenhalifeoğlu Muhyiddin Efendiyle eşi Kıymet Hoca, mahallenin kız ve erkek çocuklarını ayrı ayrı okutuyor, onlara dinî ve millî bilgiler veriyorlardı.
Küçük Fahrettin’in babası, Kars’ın savunması sırasında Ermenilerle savaşırken bir şarapnelle alnından yaralanıp atından düşmüştü. Atı, kanlı bir eyerle eve gelince, eşinin şehit düştüğünü sanan genç anne, üzüntüden yatağa düştü ve Kars’ın kurtuluşunu göremeden vefat etti. Küçük Fahrettin, henüz 13 aylıkken öksüz kaldı. Baba Mehmet Derviş Efendi, baldızıyla evlendi. Böylece Fahrettin de öksüzlükten kurtuldu. Daha sonra bu hanım da vefat edecek, Mehmet Derviş Efendi, üçüncü defa evlenecekti. Üç hanımdan toplam on çocuk dünyaya gelmişti. Bu kardeşlerin en büyüğü Fahrettin’di.
Fahrettin, küçük yaşlarda iken aile içinde okutuldu ve halası Safiye Hocadan iki hatim indirdi. 1923 yılında Kars Numune Mektebine verildi. 1928 yılında İsmet Paşa İlkokulunu ve 1931’de Kars Ortaokulunu bitirdi. Kars’ta lise olmadığından ücretli-yatılı öğrenci olarak Erzurum Lisesine gönderildi. Lise yıllarında, Erzurum Tarihçesi ve Erzurum Şairleri adlı kitapların tesirinde kaldı. Genç Fahrettin, bu tesirle daha o yaşlarda Kars’ın tarih ve edebî değerlerini araştırmaya yöneldi. Dede Korkut Kitabı’yla da bu yıllarda tanıştı; bu kitabın diline ve üslûbuna hayran kaldı.
Haziran 1934’te Erzurum Lisesinden mezun olan genç Fahrettin, Maliye Tahsil Müfettişi olarak Arpaçay’da memuriyete başladı. Bu memuriyeti, bir yıl sürdü.[1] Bu bir yıl zarfında atla dolaştığı Arpaçay köylerinden, halk edebiyatıyla ilgili 13 defter dolusu derleme yaptı.
Genç Fahrettin, Dr. Rıza Nur’un 12 ciltlik Resimli Türk Tarihi’nin Kırım ve Türkistan’la ilgili bahislerinden çok etkilenmişti: Doktor olup köylü kılığında Türkistan’a giderek Basmacıları, Moskoflara karşı ayaklandırma hayalleri kurmaktaydı. Bu duygularla, 1935 yılı ağustosunda, Sağlık Bakanlığı hesabına yatılı olarak İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde tahsile başladı. Bu fakültenin FKB kısmını tamamladı ve sertifika aldı.
Daha önceleri canlı hayvan ticaretiyle meşgul olan babası, Kars’ın kurtuluşunu müteakip 1918 yılından itibaren yapmakta olduğu Belediye tahsildarlığından ayrılmıştı. Özel İdare’den kiraladığı değirmen de elinden alınmıştı. Bu sırada Kars’taki evleri soyuldu. Bu soygun, aileyi fakir düşürmüştü.
Tıp fakültesini bırakıp Kars’a dönen Fahrettin, ailenin geçimine katkıda bulunmak için yeniden memuriyete başladı ve yine Hususî Muhasebe Tahsil Müfettişi olarak Posof’a gitti. Burada on ay görev yaptı.[2] Köy tahsildarlarını denetlemekle görevli atlı memur olarak ilçe, kasaba, köy, yayla ve kışlakları dolaştı. Bölgeden yetişen âşıkların deyiş ve hikâyeleriyle hayli folklor malzemesi topladı. O, bu görevi büyük bir zevkle yaptığını söylemektedir.
1937 Mayısında askere alındı. On iki ay süren Yedek Subay Okulundan sonra Asteğmen olarak Sarıkamış Topçu Alayına geldi. Burada altı ay kıta hizmeti yaptıktan sonra 1938 Ekiminde terhis edildi. Kars Lisesinde Yardımcı Türkçe Öğretmenliğine başladı.[3]
Kars Lisesindeki öğretmenliği sırasında Halkevinin aylık dergisi Doğuş’un idaresini üstlendi. Daha önce 16 sayfa olarak çıkan dergiyi 32 sayfa hâlinde çıkarmaya başladı. İlk yazı denemelerini ve daha önce Posof ve Arpaçay’da derlediği halk kültürü verimlerini, bu dergide yayımladı. Bu yazılar, yurdun dört bir yanından ses getirdi. Doğuş’taki yazıları ona, yurt çapında haklı bir ün kazandırdı. Yine bu dönemde Kars gazetesinde birçok araştırma yazıları neşredildi.
Kırzıoğlu, Alman-Rus Savaşı başlayınca 1941 yılında yeniden yüksek tahsil yapma fırsatı buldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde okumaya başladı. Bir ara İstanbul Süleymaniye Kütüphanesinde memurluk da yaptı.[4]
1941 yılında Ülkü dergisinde çıkan Dede Korkut Kitabı’ndaki Coğrafî İsimler başlıklı incelemesiyle, ilim âleminin dikkatini çekti. Bu çalışma, 1952 yılında kitaplaşacak ve Kırzıoğlu, Dede Korkut Destanları mütehassıslarından biri sayılacaktı.
Soyadı Kanunu yürürlüğe girince aile adları verilmeyip Çelik soyadı verilmişti. Bu isim, 9 Kasım 1943 tarihli mahkeme kararıyla tashih edildi ve aile, Kırzıoğlu soyadını aldı. Bundan sonraki yazılarında imzasını, genellikle Kırzıoğlu M. Fahrettin şeklinde kullandı.
Kırzıoğlu adı, aileden birinin lâkabından gelmektedir. Hocanın dedelerinden beşincisi olan Değirmenci Şerif Ağanın alnının sağ üst tarafında, doğuştan bir tutam beyaz/kır saç bulunmasından dolayı ona Kırzı Şerif derlermiş. Bu sebeple ailenin adı Kırzılar/Kırzıoğulları olarak anılmaktaymış.
Kırzıoğlu, 1943’te ikinci defa silâh altına alınarak Sarıkamış’taki kıtasına gitti. Bu on yedi aylık ikinci askerlik dönemiyle toplam 35 ay askerlik yaptıktan sonra Topçu Teğmeni olarak terhis edildi. Askerliği sırasında kayak sporuna ilgi duydu ve bu sporla meşgul oldu. İkinci askerlikle fakülte öğrenimi kesintiye uğradıysa da, 1944’te tekrar fakülteye dönerek tahsile devam etti.
Üniversite öğrencisiyken araştırmalarını neşretmeye devam eden Kırzıoğlu, bu sıralarda Çınaraltı, Bozkurt, Türk Yurdu, Tanrıdağ, Türk Amacı, Halkbilgisi Haberleri, Tarihten Sesler ve Yücel dergilerinde araştırmalarını neşretti. O bu sıralarda hocası Zeki Velidî Togan’ın fahri asistanı gibiydi. Sevilen ve kendisinden çok şey beklenen müstakbel bir bilim adamı olarak İstanbul’un ünlü aydınları ve bilim muhitine girdi.
Takdir kazanan genç Kırzıoğlu, ilim çevrelerinden iltifat görüyordu. Millî Şâir Mehmet Emin Yurdakul’un dikkatini çekmiş ve onun sevgisini kazanmıştı. 20 Nisan 1943 tarihinde Ankara adlı kitabını imzalayan Yurdakul, imzasının üzerine: “Millî ülkümüzün meş’alecilerinden Aziz Oğlum Fahrettin’e yadigâr olsun.” ifadesini yazmıştı.
İzahlı Osmalı Tarihi Kronolojisi müellifi İsmail Hâmi Danişmend, kitabını Kırzıoğlu’na armağan ederken iç kapağa şunları kaydetmişti: “Kars’ın kıymetli tarihçisi ve benim aziz dostum Fahreddin Kırzıoğlu’na armağan. 8 Teşrinievvel 1947”[5]
Gerçekten de Kırzıoğlu, Cumhuriyet döneminde millî kültür alanındaki uyanışta, önemli rolü olan aydınlardan biri olacaktı.
Kırzıoğlu’nun evrak-ı perişanı arasındaki mektuplardan onun çok geniş bir dost çevresine sahip olduğu anlaşılmaktadır Bu çevre, zamanın ilim ve sanat âleminde zirvelere çıkmış ünlü kişilerden oluşmaktaydı. İşte onlardan bazıları: Zeki Velidî Togan, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Şerafettin Erel, Mirza Bala, Orhan Şaik Gökyay, Osman Turan, İsmail Hami Danişmend, Pertev Nailî Boratav, Arif Nihat Asya, Nihal Atsız, Faruk Sümer, Hamit Zübeyir Koşay, Cahit Öztelli, Necati Akder, Rıfkı Salim Burçak, M. Halit Bayrı, Necmettin Esin, Tarık Zafer Tunaya, Faruk Kaleli, İbrahim Kafesoğlu, Bekir Kütükoğlu, M. Altay Köymen, Hikmet Dizdaroğlu, Nejat Diyarbekirli, İhsan Hınçer, Fazlıoğlu Cemal Oğuz Öcal ve çoğu âhirete intikal etmiş daha kimler...
1946 yılında üniversite öğrenimini tamamlayan Kırzıoğlu, iki yıl İstanbul’da serbest çalıştı. Bu sırada Hazine-i Evrak’ta ve kütüphanelerde araştırmalar yaptı, hocası Cavid Baysun’la Tezâkir-i Cevdet’in ilk 12 tezkiresini, müellif yazmasından kopya ile neşre hazırladı. Dört tane tarih eserinin metin ve sadeleştirmesini Türkiye Yayınevi’ne verdi.[6]
1944 yılında düzenlenen Kars Tarihini Yazma Müsabakası için yazmaya başladığı Kars Tarihi’ni 1945 yılı sonunda vilâyete teslim etti.
Kırzıoğlu, 1948 yılında Kars Lisesinde öğretmenliğe başladı.[7] Bu görevi sırasında, 15 Mart 1949 tarihinde, Silifke eşrafından, Emekli Binbaşı Kâzım Göksel’in kızı ve aynı lisede coğrafya öğretmeni olan Nebahat (Göksel) Hanımla evlendi.
Zamanın siyasî iktidarını etkileyen ünlü bir politikacının yanlış tutumu yüzünden, 1951 yılında Diyarbekir Lisesine tayin edildi.[8] Bu şehirde, sosyal ve kültürel faaliyetler yürüten Kırzıoğlu, bölgenin tarih, etnoloji, etnografya ve folklorunu araştırdı. Bu araştırma ve incelemelerinin bir kısmını, Diyarbekir’de çıkarmaya başladığı Kara Amid, Dicle ve İç Oğuz dergileriyle diğer mahallî gazetelerde neşretti. Mahallî basın ve eşrafla yakın ilişkiler kuran Öğretmen Kırzıoğlu, bu şehirde silinmez izler bıraktı.
Kırzıoğlu’nun Diyarbekir’de yaptığı çalışmalar, yine Diyarbekirli bir aydın olan rahmetli Avukat Şevket Beysanoğlu’nun 31 Mart 1963 tarihli bir mektubunda şöyle anlatılmaktadır: “1939 yılında Kars Halkevi dergisi Doğuş ve İstanbul gazetelerinden Tanin, Vakit, Tasvir ve Hürses’teki yazılarıyla tanıdığımız Kırzıoğlu’nun, mutlu bir tesadüf eseri olarak 1951 martında Diyarbakır Lisesi Tarih hocalığına tayin edilişi, kendisini yakından tanımamıza vesile oldu. 1957 yılı sonuna kadar Ziya Gökalp Lisesi ve arada da Diyarbakır Öğretmen Okulunda tarih hocalığı yaparken, Ziya Gökalp ailesi ve müzesinin incelenip tanınması; Türk Milliyetçiler Derneği ve Diyarbakır Tanıtma Derneğinin kurucu azası olarak çalışmaları, şehrin anıtları, yazıtları ve Lice, Atak, Çermik kasaba ve kaleleriyle bölge folklorunun yakından inceleyici ve araştırıcısı olarak Kara Amid dergimizde yayınladığı makaleler, bölgemiz ve millî kültürümüz için çok verimli olmuştur.”
Diyarbekir Ziya Gökalp Lisesi Tarih Öğretmeni olduğu sırada, 17 Eylül 1953 tarihinde Türk Dil Kurumu üyeliğine kabul edildi. Bu kurumda Agop Dilaçar’la ihtilâfa düştü; Dilaçar’ın şikâyetine sebep olacak derecede tartışmaları oldu.
1953 yılında İstanbul’da basılan Kars Tarihi, adlı eseriyle bilim çevrelerinde haklı bir üne erişen Kırzıoğlu, bunun ardından 1855 Kars Zaferi’yle Edebiyatımızda Kars adlı kitaplarını yayımladı.
1957 yılında Adapazarı Lisesine nakleden Kırzıoğlu, Arifiye Öğretmen Okulunda Tarih öğretmenliği yaptı.
1961 yılında Ankara’da Millî Eğitim Bakanlığı Öğretmeni İşbaşında Yetiştirme Bürosunda Şube Müdürlüğüne getirildi. Bu arada DPT’de Sosyal İşler Dairesinde ve Devlet Bakanlığı Özel İstatistikî Bilgiler Grubunda Tarih Araştırmaları Uzmanı olarak çalıştı.
1964 yılında, 81 yaşında olan babası Mehmet Derviş Efendi vefat etti. Aynı yıl, Necip Fazıl tarafından Kanlı Sarık adlı tiyatro eseri yazıldı. 1064-Selçuklu Fethinin 900. Yıldönümünde, Kars tarihini sahneye koyma amacıyla Kars Belediyesi tarafından desteklenen bu eserin konusu ve malzemesi, yazara Kırzıoğlu tarafından verilmişti.[9]
1966’da Millî Eğitim Bakanlığı Arşiv Dairesi’nde Müdür Yardımcısı ve aynı zamanda Türk Ansiklopedisi’nde uzman olarak çalıştı. Bu ansiklopediye birçok makale yazdı.
Kırzıoğlu, Ankara’daki memuriyeti sırasında bir yandan da Ankara Üniversitesi DTCF’de Akdes Nimet Kurat yönetiminde doktora çalışmasını yürüttü. Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi konulu tezini pekiyi dereceyle veren Kırzıoğlu, 11 Mayıs 1967’da Tarih Doktoru oldu.[10]
Dr. Kırzıoğlu, 1 Kasım 1967 tarihinde Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1972-1973 tarihlerinde bir süre Fransa’da kaldı. 18 Kasım 1975 tarihinde, Kür ve Çoruk Boylarında Kıpçaklar adlı teziyle Orta Çağ Tarihi Doçenti oldu.[11] Uzun yıllar bu fakültenin Tarih Bölümü Başkanlığını yürüttü. 1980 Kasımından itibaren altı ay Lefkoşa’da kalıp Kıbrıs’taki Türk-İslâm kitabelerini inceledi. Bu arada Lefkoşa Özel Türk Üniversitesinde İnkılâp Tarihi dersleri verdi.
Kırzıoğlu, 1982 yılında tamamladığı Anı Şehri Tarihi adlı çalışmasıyla Orta Çağ Tarihi Profesörü unvanını aldı. Kadrosuzluktan dolayı iki yıl Dışişleri Bakanlığı Araştırma Dairesinde arşiv uzmanı olarak çalıştıktan sonra Ankara Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği Bölümü Öğretim Üyeliğine geçti.
Prof. Dr. Kırzıoğlu, 16 Mayıs 1985 tarihinde buradan emekliye ayrıldı. 1 Ocak 1986-31 Aralık 1986 tarihleri arasında sözleşmeli ve Ekim 1987-31 Mayıs 1990 tarihleri arasında da ücretli öğretim elemanı olarak aynı fakültede görev yaptı.
Çok verimli ve faal bir bilim adamı olan Kırzıoğlu, sosyal hayatta birçok dernek ve kurulun kurucusu, yöneticisi veya üyesi olarak görev yapmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Kars Turizm ve Tanıtma Derneği, Selçuklu Tarihi ve Medeniyeti Enstitüsü, Türk Folklor Derneği, Türk Ocakları, Türk Dil Kurumu, Diyarbakır Milliyetçiler Derneği, Diyarbakır Turizm ve Tanıtma Derneği, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu, Türk Tarih Kurumu, Muallimler Birliği, Malazgirt Fetih Âbidesini Yaptırma Derneği, İstanbul-Kars Lisesinden Yetişenler Cemiyeti, Selçuklu Fethini Kutlama Komitesi, Türkiye-Azerbaycan Dostluk Derneği...
Bunlardan Türk Tarih Kurumunun Kırzıoğlu’nun hayatında ayrı bir yeri vardır. Zira o, bu kurumun aslî üyesiydi. Hoca, TTK’nın Brosset’den tercüme edilen Gürcistan Tarihi adlı basıma hazır kitabı, yaklaşık elli sene bekletmesine bir anlam veremiyor ve üzülüyordu. Nihayet bu kitap 2003 yılı sonuna doğru çıktı. Fakat evlere şenlik![12] Hoca artık eski güç ve hafızasına sahip değildi. Bu kitabı birkaç sayfa okuduktan sonra bıraktı. İnanıyorum ki, bu kitap bu hâliyle birkaç sene önce eline geçseydi tercümedeki izaha muhtaç birçok noktayı aydınlatacak ve basıma hazırlanma şekil ve metodunu da eleştirecekti. Ne gariptir ki, bu kitabı baskıya hazırlayan profesör, yazdığı sunuşta, kitabın macerasını hikâye ederken, “Türk Tarih Kurumu aslî üyelerinden Prof. Dr. Fahreddin Kırzıoğlu’nun ısrarlı teklifleri sonucunda Yürütme Kurulunun 7.6.2000 tarihli kararıyla Gürcistan Tarihi’nin çevirisinin yayına hazırlanması görevi tarafıma verilmiştir.” ifadelerini kullanmaktan kendini alamamıştır.
Hoca, Şerefname’nin de Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanacağını söylemişti. Bu eser de hâlâ yayımlanmamıştır.
Kırzıoğlu’nun, rahmetli eşi Nebahat Hanımdan üç oğlu vardır. Bunların en büyüğü olan Mehmet Ilgar (1950), Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Mimarlık Bölümünde profesördür. Ortanca oğlu Kâzım Dede Korkut (1951), Ankara Tarım İl Müdürlüğünde ziraat mühendisi ve küçük oğlu Seyfettin Kürşat (1956) bir kurumda mütercim olarak çalışmaktadır.
Şeker hastalığından mustarip olan Nebahat Hanım, 5 Mart 1986 tarihinde vefat etti.
Sıhhatine çok dikkat eden Hoca, sakin ve huzurlu bir tabiata sahipti. Sigara dahil hiçbir kötü alışkanlığı yoktu. Alkol kullanmayan Kırzıoğlu, şairler sarhoş olur diye, hece ve aruz veznini çok iyi bildiği hâlde, dedesine söz vermiş, şiir yazmamıştır.
*
Prof. Kırzıoğlu’nun, Türk bilim hayatının çok önemli şahsiyetlerinden biri olarak Türkolojinin her sahasında üstad olduğu, ilim çevreleri tarafından kabul edilmiştir. O, bu sahalarda çalışan akademisyenlere rehber olmuştur.
Dil, tarih, edebiyat, folklor, etnografya ve etnoloji dallarında çalışanlar, ona müracaat etmektedirler. Türkolojinin en hassas sahalarında, kimsenin cesaret edip ele alamadığı birçok konu, onun gayretiyle aydınlanmıştır. Söz konusu sahalarda yazılmış yabancı eserleri, cebinden para harcayarak tercüme ettirmiş ve bunlardan yararlanmıştır. Bu hususu bilmeyen bazı muarızları, onun kullandığı bu tür kuvvetli kaynakları bilmemekte, gıyabında iftira ve dedikodudan kendilerini alamamaktadırlar.
Kırzıoğlu, divanî ve siyakat dahil eski yazıları rahatlıkla okumaktaydı. Onun kitaplarını karıştıranlar, dipnotlardaki kaynaklara bakınca bu uzmanlığını fark ederler.
Genel tarih bahisleri yanında bölge tarihçiliğine de ayrı bir önem atfeden Kırzıoğlu, bu sahada âdata çığır açmıştır. Başta kendi memleketi Kars ve çevresi olmak üzere, Artvin, Ahıska, Erzurum, Rize, Trabzon, Bayburt, Gümüşhane, Ağrı, Van, Bitlis, Siirt, Bingöl, Diyarbakır, Elazığ, Malatya ve Adıyaman illerimizle ilgili çalışmalar yapmıştır. Hoca, bu şehirlerle ilgili olarak ya etraflı araştırmalar yapmış, yayımlamış, yahut da mahallinde konferanslar vermiştir. Mahallî basın üzerinde yapılacak araştırmalar, Hocanın bu faaliyetini açıkça ortaya koyar. Buralardan yetişen genç tarihçiler, onun açtığı yolda ilerlemişlerdir. Hocanın arşivinde, bunlarla ilgili birçok mektuba rastladık.
Kendisine 30 Kasım 1965 tarihinde Malatya’dan bir mektup yazan Celâl Yalvaç, Kars Tarihi’nin kendisi için iyi örnek olduğunu belirtmiş ve okuyamadığı kitabelerin fotoğraflarını Hocaya göndererek yardım istemiştir. Bu mektuba 2 Aralıkta cevap yazan Kırzıoğlu, şöyle diyordu: “Mektubunuz, bir Anadolu bölge tarihçisiyle beni tanıştırdığı için, dün akşamdan beri çok mutluyum. Malûm, bizde şehir ve iller tarihi incelenip yazılamadan, geniş bir yurt ve millet tarihi yazılamaz. Bu bakımdan Doğu Anadolu’muzdan Urfa, Diyarbekir, Siirt, Harput, Erzincan, Erzurum, Kars ili tarihlerinden sonra Malatya tarihinin de sizin kaleminizden çıkmış olarak Millî Kütüphanemize mal edilmesi, büyük bir saadet ve kazanç olacaktır. Çözemediğiniz kitabelerin fotoğrafisini lutfederseniz, burada halleder size takdim edebilirim.”
Hoca, ayrıca bu mektupta Yalvaç’a Malatya tarihiyle ilgili geniş bir bibliyografya da veriyor.
Kırzıoğlu, bir tarih bilgini olduğu gibi aynı zamanda üstat bir halkiyatçıdır. Tertip edilen âşıklar bayramı ve halk oyunları yarışmasında birçok defa jüri üyeliği yapmıştır. O, genç yaşında başladığı halkiyat derlemeleri ve tevazuuyla halk şâirlerinin de büyük sevgi ve saygısını kazanmıştır. Birçok âşık, onun için övücü manzumeler yazmıştır. Kendisine gelen mektuplar arasındaki âşık mektupları dikkat çekmektedir.
Başta Çıldırlı Şenlik ve Posoflu Zülâlî’yle Müdamî olmak üzere Yusufelili Huzurî, Kağızmanlı Hıfzî ve Cemal Hoca, Bardızlı Nihanî ve daha birçok âşık, onun çalışmalarıyla edebiyatımıza mal olmuştur.
Kırzıoğlu, başta Türk Folklor Araştırmaları dergisi olmak üzere bu sahada çıkan yayın organlarının vazgeçemediği bir halkiyatçıydı. Onun bu yönünü öne çıkaran ilk biyografisi, Ali Rıza Önder tarafından kaleme alınan yazıdır.[13]
Kırzıoğlu, önceleri Valilikler ve Halk Eğitim Merkezlerinin davetiyle, son yıllarda da Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun programlarıyla Anadolu şehirlerinde birçok konferans vermiştir. Bu konferanslar, büyük kalabalıklar tarafından dinlenmiş ve mahallî basında yer almıştır.
Kırzıoğlu, yurt dışındaki Türkoloji çevrelerinde de bilinen ve çalışmaları merakla takip edilen bir bilim adamıdır. O, çalışmalarından dolayı birçok defa çeşitli ödüllerle taltif edilmiştir. Bunların Hocayı sevindirdiğini biliyoruz. Yalnız 1998 yılında Milletlerarası Dede Korkut Kollokyumu’nda Bakü Devlet Üniversitesi tarafından verilen Dede Korkut Adına Hamid Araslı Plaketi’nin ayrı bir yeri olduğu muhakkak...
Prof. Kırzıoğlu’nun muarızları da olmuştur. Ama bunlar, hiçbir ilmî mahfilde karşısına çıkamamış, şurada burada konuşmaktan ileri gidememişlerdir. Ünü sınırlarımızı aşan Kırzıoğlu’nun yurt dışındaki muarızlarıyla görüşmelerinin ve mektuplaşmalarının bir kısmına biz şahidiz. Bu ilişkilerde Hocanın ne kadar itibar gördüğünü, kendisine nasıl saygı gösterildiğini burada anlatmak, gereksiz olacaktır. Ancak şunu ifade etmeliyiz ki, içerideki muarızlarının bazıları, tarafımızdan yakînen tanınmaktadır. Türk bilim hayatına hiçbir katkısı olmayan bu bedbahtların, birtakım unvanlara sığınarak bu fakir milleti nasıl sömürdüklerini anlatmanın da gereksiz olduğuna inanmaktayız.
1997 yılında Ankara’da Millî Kütüphanede yapılan Âşık Şenlik Sempozyumu’nda, bir doçent, Şenlik’in mensup olduğu Terekeme uruğu hakkındaki tebliğini sunarken, “Âlim Hocamız Prof. Kırzıoğlu’nun dediği gibi...” diye başlayıp ipin ucunu kaçırmıştı. Bu palavraya dayanamayan Hoca, yerinden kalkıp sahneye çıktı, mikrofonu aldı: “Bu genç doçent arkadaşımız, kaynak gösterdiği benim kitaplarımı ya okumamış, ya da okuduğunu anlamamıştır!” dedikten sonra orada bulunan Kültür Bakanına seslenerek, “Sayın Bakan, bu tebliğin ilmî bir kıymeti yoktur. Basılmamalıdır!” uyarısında bulundu. Tabii ki Şenlik tebliğleri arasında o tebliğ çıkmadı.[14] Fakat daha sonra üniversite profesörü oldu ve müthiş bir Kırzıoğlu düşmanı kesildi. Kendisini “Türkolog” olarak takdim eden fakat Türkolojinin hiçbir sahasında yeterli bilgiye sahip olmayan bu tosunu uyarmak için Kırzıoğlu’na Saygı başlıklı bir yazı yayımlayıp o ve onun gibileri ahlâkî bir çizgiye davet ettik.[15] Söz konusu yazının üzerinden beş sene geçtiği hâlde bu tosun, unvanını taşıdığı sahada kayda değer bir çalışma yapmadığı gibi dedikodudan da vazgeçmemiştir. Sırası geldiğinde kendisini ifşa ederek ipliğini pazara çıkaracağız.
Kırzıoğlu, bir insanın ömrüne sığmayacak çaptaki araştırmalarında ilmî tenkide her zaman ihtiyaç olduğuna inanmış ve kendi tezlerinin de ilmî platformlarda tartışılmasını arzu etmiştir. Ne yazık ki, onun araştırmalarını anlayıp değerlendirmede aciz kalan bazı kişiler, içerideki şer çevreleri ve Ermenilerle aynı safta yer aldıklarını anlayamamışlardır.
Kırzıoğlu’nun en karakteristik özelliklerinden biri, onun mücadeleci yönüdür. Bilhassa millî konularda öne çıkan bu tavır, kültürel değerleri karanlık emellerine alet edenlerle etnik fitneyi körükleyenler üzerinde büyük tesir icra etmiştir. Yıkıcı, bölücü ve ifsat edici faaliyete kayıtsız kalmamış, zamanında gereken cevabı vermekten çekinmemiştir. Birçok basın yayın organında onun bu tür yazıları görülebilir.
Kırzıoğlu, kendi hocalarının takdir ve sevgisini kazanmış, birçok bilim adamı için de, bilgisine başvurulması gereken üstad olmuştur. Bunlardan birkaçına örnek vermek istiyoruz.
Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinin ünlü Halkiyatçısı P. Nailî Boratav’ın, henüz üniversitede öğrenci olan Kırzıoğlu’na yazdığı birçok mektuptan birisi şu satırlarla başlamaktadır:
“Aziz Kardeşim Fahreddin,
Birçok ma’lûmatla dolu ve istediğim şeylere cevaplarla yüklü mektubunu aldım. Arkadaşlığının kıymetini takdir ettiğim içün her mektubun benim içün büyük bir sevinç mevzuu oluyor. Eksik olma kardeşim.”
Boratav’ın Doğu Anadolu’da yaptığı folklor ve halk edebiyatı derlemelerinin hatırı sayılır çaptaki büyük bir kısmı Kırzıoğlu’na aittir.[16]
19 Mayıs 1951 tarihinde Mersin’den mektup gönderen Halkiyatçı Cahit Öztelli, Hocanın Diyarbakır’a nakledilmesinden dolayı duyduğu üzüntüyü belirterek bazı bahislerle ilgili fikir sormakta ve incelemekte olduğu cönklerden birinde okuyamadığı kelimelerin çözümü konusunda yardım istemektedir. Öztelli, daha sonra yazdığı mektubunda, yardımı için Kırzıoğlu’na teşekkür etmektedir. Yine bu gibi konularda Kırzıoğlu’nun bilgisine başvurduğu anlaşılan halkiyatçılardan biri de Hikmet Dizdaroğlu’dur.
Kırzıoğlu’nun, şahsiyetine, fikirlerine ve ilmine hayran olduğu kişilerin başında Hocası Zeki Velidî Togan gelmektedir.[17] Togan da onu bir öğrenci olmaktan çok bir dost olarak görmüştür. Onun Kırzıoğlu’na yazdığı birçok mektup elimizdedir.[18]
Üniversiteler, ilgili bakanlık ve kuruluşlar, hiçbir komplekse kapılmadan Kırzıoğlu’nu yeniden okumalı, değerlendirmelidirler. Onun bir insan ömrünü azami derecede zorlayan sayıdaki gazete ve dergi yazılarını tasnif etmeli, bir araya getirmeli ve genç akademisyenlerin yararlanması sağlanmalıdır. Zira artık bir Kırzıoğlu yok. Onun yazdıkları ise Türkolojinin her sahasına ışık tutan titiz araştırma yazılarıdır. Bu çalışmalara çok ihtiyacımız var.[19]
Uzun yıllar boyunca kendisinden çok şey öğrendiğim, yeri hiçbir zaman doldurulamayacak aziz Hocamızı, hep anacağız ve arayacağız. Nur içinde yatsın.
*
Kırzıoğlu, daha gençliğindeyken birçok halk şairinin sevgisini ve saygısını kazanmıştı. Onların hoca için yazdığı birçok şiir var. Hanaklı Mahzunî’nin 1936 yılında Posof'ta Tahsil Müfettişi olarak bulunan Kırzıoğlu için yazmış olduğu manzume şöyledir:

Duğur’da şerefli Müfettiş Beğ’im,
Pek hürmetli kemâletin söylenür.
Aşk ehlinden pek hoşlanur dediler
Her mecliste şerâfetin söylenür

Levha böyle yazmış Kadir-i Kayyum
Ömrün uzun olsun, hükmünüz dâim
Adli adâletli, gönlü mülâyim
Mazlûmlara şefâatin söylenür

Dünya çarhı felek, her gün dolanur
Kemâlet sahibi, eylügün bulur
Yigidin dünyada bir şânı kalur
Duydum senin hep hürmetin söylenür

Yohsuli gözlemek mürüvvet kânın
Günden güne artsın şöhretin şanın
Ardahan şehrine erişti ünün
Meclislerde mürüvvetin söylenür

Aşk ehli olanlar hep senden râzi
Mazlûmlar duâcı eyler niyâzi
Bu medhimi dinle, unutma bizi
Lütfü ihsan Ehli Zâtın söylenür.

Derdim pinhan kaldı böyle sinemde
Ver kütüphaneye âşikâr eyle
Bu hususda lütfü kerem affeyle
Lütfü ihsan dürlü metin söylenür

Mahzûn pir çağımda dersimi açtım
Erenlerin meclisine ulaştım
Bahar seli gibi her yana taştım
Çâr köşede adâletin söylenür.

Çağdaş şairlerden Coşkun Ertepınar da 28 Ekim 1980 yılında yazıp kendisine gönderdiği şiir şöyledir:

KIRZIOĞLU FAHRETTİN

Kırzıoğlu Fahrettin
Kars’tan gelir, Kars’tan.
İnancı bütün, sevgisi bütün,
Kars, olmuş dilinde destan.

Kırzıoğlu Fahrettin
Kars, der, oynamaz sınır taşı.
Yüreğinde ne duyarsın, söyler misin,
Bizim Kars’a karşı?

Kırzıoğlu Fahrettin sencileyin
Birlik sevgisinde yoğurmak değil mi işi
Ressamın, düşünürün, şairin
Edirne’yi, Mardin’i, Kars’ı, Maraş’ı?

Kırzıoğlu Fahrettin,
Kutlusun, su serpersin gönlümüze Aras’tan.
Sesin derinliklerinden gelir tarihin,
İçimizde kaleler kurarsın hep Kars’tan...
* Gazi Üniversitesi-zeyrek@gazi.edu.tr
[1] 28.7.1934-30.7.1935 tarihleri arasında.
[2] 29.6.1936-30.4.1937 tarihleri arasında.
[3] 1938-1941 tarihleri arasında.
[4] 23.2.1942-2.4.1942 tarihleri arasında.
[5] 1967 ve 1973 yıllarında çıkan Artvin ve Siirt yıllıklarındaki tarih bölümleri, Hoca tarafından yazıldığı hâlde, nedense aynı yıllarda çıkan Kars İl Yıllığı’nın tarih bölümleri, hayatı boyunca Kars’la ilgili araştırmalara özel bir yer veren Kırzıoğlu’na yazdırılmamıştır!
[6] Bunlardan yalnız Câm-ı Cem-Âyîn’in sadeleştirmesi 1949’da basıldı.
[7] Bu stajyerlik dönemi 23.3.1948-26.5.1949 tarihleri arasındadır.
[8] Bu politikacı, “Arkadaşım Menderes”in müellifidir.
[9] Hoca, “Orta mektepten sınıf arkadaşım” dediği zamanın Belediye Başkanı rahmetli Arif Taşçı’nın maddî desteğini temin ederek Prof. Osman Turan’ın tavassutuyla Necip Fazıl’la görüşmüş, eserin tarihî ve edebî malzemesini ona vermiştir. Bu tiyatro eserindeki Kuzucu Mehmet de Hocanın babasıdır.
[10] Bu çalışması önce Atatürk Üniversitesi sonra da Türk Tarih Kurumu tarafından neşredildi.
[11] Bu çalışma da TTK tarafından neşredildi.
[12] TTK ve Gürcistan Tarihi’yle ilgili değerlendirme yazımızı daha sonra kaleme alacağız.
[13] Ali Rıza Önder, Folklorcularımız: Mehmet Fahrettin Kırzıoğlu, TFA, S. 185, Aralık 1964.
[14] Barındığı üniversitenin Web sayfasındaki birkaç maddeden oluşan yayınları arasında nedense bunu da göstermektedir!
[15] Yunus Zeyrek, Kırzıoğlu’na Saygı, Türk Yurdu, S. 156, Ağustos 2000
[16] AÜ-DTCF Dergisi, S. 1, 1942 ve c. IV, S. 1, 1945.
[17] Prof. Kırzıoğlu, 1978 yılında Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Tarih Bölümü Başkanı olduğu sırada, fakültenin çıkarmakta olduğu Araştırma Dergisi’nin bir sayısının A. Zeki Velidî Togan Özel Sayısı olarak çıkması için gayret göstermiş, bilim adamlarının yazılarını toplamıştı. Bu dergi ancak 1985 yılında basılabilmiştir. Akademik hayatının on altı yılını verdiği bu üniversitenin Kırzıoğlu’na da vefa gösterdiği söylenemez.
[18] Kısmet olursa ileride Kırzıoğlu’na Mektuplar unvanlı bir çalışma yapmayı düşünmekteyiz.
[19] Kırzıoğlu Bibliyografyası için Türk Kültürü (Sayı: 480/2003) ve Türk Dünyası Araştırmaları (Sayı:143/2003) dergilerine bakılmalıdır.

Friday, February 11, 2005

Amerika'daki ATAA Derneginden Turkler Arasinda Ayrimciliga Devam

Washington Haber Forum

11 Subat 2005

ATAA derneginde ilginc gelismeler yasaniyor. Ercument Kilic'in 2002yilinda baskanliga gelmesi ile ATAA derneginde bir devrim yasandi.Kilic kapilari halka kapali sosyete kulubu seklinde mutlu birazinligi temsil eden ve faaliyet gosteren, Ataturk'u 10 Kasim'lardaicki icip anmaktan ibaret goren zihniyeti degistirip, dernegi halkaacti ve daha aktif hale getirdi. Yuce Ataturk'un bagimsizlik fikriniaktif bir dusunce olarak ATAA derneginde uygulamaya calisan baskanakarsi, halktan kopuk dinozorlasmis zihniyetin baskisina ugradi.

ATAA Turkiye Cumhuriyet'nin satin aldigi bir binada, TurkiyeCumhuriyeti'nin vergi mukelleflerinden aldigi maddi yardim ilehayatta kalirken, Ercument Kilic doneminde bu para Turkiye'den yardimdegil Turkiye'ye yardim etmeliyiz zinhiyeti ile Turkiye;den yardimalmadi. 2002-2004 yillari icerisinde ATAA Turk dunyasi topluluklariile iliski kurdu, dernegin kapilari her siyasi gorusten ve herkesimden Turk insanina acildi. Iscisi, emekcisi, terzisi, doktoru veogrencisi her kesim ATAA'nin tarihinde ilk defa halka acilmasinialkisladi ve destekledi.

Fakat 2005 yilinda bir Turk dernegi sekreterligine Amerika'daki Israil lobisine yakin bulunan, TurkiyeCumhuriyeti basbakini Recep tayyip Erdogan'i Israil ile ilgilielestirel soyledigi sozlerden dolayi Amerikan Disisleri bakanliginasikayet eden kisilerin tekrar yonetime gelmesi, dernek hakkinda kisoru isaretlerini tekrar gundeme getirdi.

ATAA adli Turk dernegi Amerika'da yasayan Turkleri birlestirme amaciile kurulmustu, fakat bugun geldigi noktanin sadece Turkler arasindaayrimciliktan ibaret oldugu dusunuluyor.

ABD EMPERYALİZMİNİN BİR ALETİ OLARAK FETHULLAH GÜLEN ÖRGÜTÜ

Adnan Akfırat

Teori Dergisi
Subat 2005

CIA'nın Uçan Süpürgesi

Saidi Nursi müritliğiyle, Erzurum'dan yola çıkan gezici vaiz Fethullah Gülen'i, New York-Vatikan-Kudüs'e uçuran süpürügenin bir CIA imalatı olduğunu saptıyoruz.
Saidi Nursi, Yüzyılın başında İngiliz emperyalizminin İslam coğrafyasında egemenlik kurmak için kurduğu Nakşibendi tarikatının bir şeyhiydi. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışında işgalci güçlerle işbirliği nedeniyle mahkum oldu, Atatürk döneminde yasaklıydı ama Türkiye NATO'ya girdikten sonra Nur tarikatını kurdu.
ABD yönetimi, NATO vasıtasıyla, üye ülkelerde ve çevre ülkelerde "komünizmle mücadele" adı altında doğrudan kendisinin hükmettiği paralel örgütler kurdu. 1991 yılında İtalya'da bütün NATO üyesi ülkelerde kurulduğu açığa çıkan örgüte Gladyo adı verildi. Oysa kendi kaynaklarında bu örgütlere "SüperNATO" adı veriliyor. Türkiye'deki SüperNATO örgütlenmesi, istihbarat örgütleri içinden doğdu, sonra Türkiye'nin bütün yönetimine egemen hale getirildi. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980'deki Amerikancı askeri darbeleri Türkiye'deki SüperNATO örgütü yaptı ve iktidara geldi. Türkiye'deki parlamenter yapı da tamamen SüperNATO'nun güdümüne girdi.

Fethullah SüperNATO'nun Çocuğu

Fethullah Gülen, bugün dört kıtada faaliyet yürüten şeriatçı örgütünün temelini, SüperNATO'nun ilk sivil örgütlenmelerinden olan Komünizmle Mücadele Derneği sayesinde atıyor. İlk şubesini 1954'te İzmir'de açan bu dernek, Türkiye'de şeriatçı sağcı militanların eğitim üssü.
Gülen, Komünizmle Mücadele Derneği'nin ikinci şubesini de memleketi Erzurum'da açtırdığını Küçük Dünyam isimli kitapta övünerek açıklıyor. 1


1 "Ve yine bu devreye ait bir teşebbüs de Erzurum'da Komünizmle Mücadele Derneği'ni açma teşebbüsümüz oldu. O güne kadar sadece İzmir'de vardı. İkincisi Erzurum'da bizim gayretlerimizle açıldı. Bir arkadaşı İzmir'e gönderip tüzük getirttik. Derneği kuracaktık. Ben bir vaazdan sonra anons ettim ve gençleri Caferiye Camii önünde topladık. Gayemiz komünizme karşı örgütlenmekti." (Latif Erdoğan, Küçük Dünyam, AD Yayınları, İstanbul, 1995, s.78.)

Gülen, örgütünün inşasına Nurcu kamplarıyla başladı. Burada sahip olduğu en önemli araç, İzmir Kestanepazarı'nda kurduğu "İmam Hatip ve İlahiyat'a Öğrenci Yetiştirme Derneği"ydi. O sırada, Komünizmle Mücadele Dernekleri'nden yetişenler de "komando kamplarını" kuruyordu. İlginç olan, her iki kampın da aynı mekânlarda düzenlenmesidir. Eğitmenleri de aynıdır; ABD'nin Türkiye'nin NATO üyeliği için koşul olarak kurdurduğu, parasını verdiği, eğitici yolladığı Gladyo. Şeriatçı Nur şakirtlerinin de, faşist ideolojiyi takip eden "Komandolar"ın da efendileri aynıdır: SüperNATO.
Belletmen olduğu Kestanepazarı yurdunda, gündüz yaramazlık yapanları akşam falakaya çeken Gülen'in bugün hükmettiği güç, Genelkurmay Başkanlığı tarafından 1998 başında hazırlanan bir raporda şöyle sıralanmaktadır: "Yurtiçinde, 85 vakıf, 18 dernek, 89 özel okul, 207 şirket, 373 dersane, yaklaşık 500 öğrenci yurdu ve biri İngilizce yayımlanan 14 dergi, 15 ülkede yayımlanan 300 bin tirajlı Zaman gazetesi, ulusal düzeyde yayın yapan iki radyo ve uluslararası yayın yapan Samanyolu televizyonu; yurtdışında, 6 üniversite ve yüksekokul, 236 lise, 2 ilkokul, 8 dil ve bilgisayar merkezi, 6 üniversiteye hazırlık kursu ve 21 öğrenci yurdu olmak üzere toplam 279 eğitim kuruluşu" bulunmaktadır. 2

2 Batı Çalışma Grubu tarafından hazırlanan Bilgi Notu, s.4 ve 5.


Amerikancı Liderler Sayesinde

Fethullah Gülen'in ABD ile kurduğu köprü hep işlektir. Gülen, yükselişindeki büyük basamakları Amerikancı liderlere borçludur.
Örgütün kuruluşuna harç koyan, 1960'lı yıllarda dönemin uzun sure başbakanlık yapan Süleyman Demirel'dir.
Gülen, uluslararıs ölçekte faaliyetini, ABD'nin Türkiye'de en güçlü olduğu yılda, 1980'de başlatmıştır. Devletin içindeki kaynakları o kadar sağlamdır ki, askeri müdahale yapıldığı 12 Eylül'denr bir gün sonra 13 Eylül 1980'de, hakkındaki operasyon emrini öğrenip kaçabilmiştir. 12 Eylül yönetimi, bir yandan aranıyor iken onu Çanakkale Merkez Vaizliği'ne atamıştır. 12 Eylül döneminde örgütlenme faaliyetleri katlanarak devam etmiştir. Gülen örgütüne sıçramayı yaptıran, 1986'da yakalanmışken onu İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı kuvvetlerinin elinden alan dönemin başbakanı Turgut Özal'dır. Gülen, en büyük gelişmeyi, ABD vatandaşlığı ve CIA görevliliği Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nce soruşturulan Tansu Çiller'in başbakan olduğu 1993-1997 yılları arasında yaptı.
Gülen, Çiller iktidarında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin terfi ve tayinlerine bile müdahale edecek güce ulaşmıştı. Fethullah Gülen, bir orgeneralin kuvvet komutanı olarak atanmaması için hangi girişimlerde bulunduğunu bizzat kendisi 10 Ekim 1995'te basın toplantısında açıklamıştı.

Reagan'ın Demokrasi Projesi ve Ulusal Demokrasi Vakfı

Fethullah Gülen örgütünün sıçrama yapmasıyla, ABD'nin dünyadaki etkinliğinin artması arasında bir paralellik bulunuyor.
Gülen örgütü, ABD'de Reagan iktidarında, Sovyetler'i çözmek amacıyla yürütülen ve 1981'de resmileşen "Demokrasi" projesinin bir ürünü olarak serpiliyor. Demokrasi projesi, 1970'li yıllarda, ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'nin belirlediği Yeşil Kuşak politikasının bir üst aşamaya çıkarılmış hali.
ABD'nin Çelik Çekirdeği, bir yandan en katı Amerikancı askeri diktatörlükleri ayakta tutarken, bir yandan da örgütlediği CIA muhalefetine "insan hakları ve demokrasi" ihracı görevi veriyordu. "İnsan hakları"ndan kasıt, tabii ki etnik, dinsel ve kültürel haklardı. Dünyanın her yanını saran din ve mezhep savaşları, mikro miliyetçiliğin kışkırtılmasıyla milyonların canına mal olan milli boğazlaşmalar, bu projenin eseridir. Bu projeyi yürütmek için bir de örgüt kuruldu. National Endowment for Democracy. Yani Demokrasi Vakfı. Kısa adıyla NED diye anılan vakfın, CIA'dan daha etkin bir örgüt olduğu Newsweek dergisi tarafından teslim ediliyor.
ABD'nin "Project Democracy" si İslam ülkelerinde "ılımlı İslam"ın geliştirilmesi olarak piyasaya sürüldü. Ilımlı İslam ideolojisiyle, hem "dinlerarası diyalog" için zemin oluşturuluyordu, hem de ABD'nin laiklik zemininde yükselen ulusal devletleri tahrip etmesinin aracı olarak işlev görüyordu. Ilımlı sözcüğü, İslam fundemantalizminde bir ılımlılık değildi. Şeriatın koyu iktidarı için mücadele eden Ilımlı İslamcı örgütler, ABD yönetimine ve politikalarına karşı "ılımlı" olmalıydı.
Pentagon tarafından İslam coğrafyasında "ılımlı İslam" hareketinin önderi olarak sayılan Gülen, kendi cemaatine ait Zaman gazetesinin 4 Eylül 1997 tarihli sayısında yayımlanan açıklamalarında, Batı ile ilişkiler hakkında şu değerlendirmeleri yaptı:

"İnanmış bir insanın Batı karşısında, Batı'yla entegrasyon karşısında, Amerika'yla entegrasyon karşısında olması katiyyen düşünülemez." 3

3 Zaman gazetesi, 4 Eylül 1997

Gladyo'nun Rolü

Gülen örgütü, 12 Eylül Amerikancı askeri darbesinin "Türk İslam sentezi"ni resmi kültür politikası olarak benimsediği, tarikatların "sivil toplum örgütü" olarak kutsandığı, yeşil sermayenin önünün dizginsiz açıldığı koşullarda gelişti.
Gülen örgütünün gelişmesi, sadece bu iklimin dolaysız sonucu değil. Devlet içinde örgütlenen Amerikancı paralel devletin doğrudan bir müdahalesi var. Gülen'in Ege Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı'nca yakalanmasına karşın aynı gün serbest bırakılmasıyla, cezaevindeki ülkücü gençlerin gruplar halinde Fethullah Gülen örgütüne intisap etmeleri aynı döneme rastlıyor. Gülen'in, Gladyo'nun tetikçileri Abdullah Çatlı ve Haluk Kırcı'larla ilişkisi de 1980'li yılların sonunda örülüyor. 1980 öncesinde MHP'ye bağlı Ülkü Ocakları Derneği'nin Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Çatlı'nın 1996 yılında Türkiye'de büyük yankılara yol açan bir trafik kazasında üst düzey bir emniyet mensubuyla birlikte ölmesiyle, Özel Harp Dairesi'nin yetiştirdiği Gladyo tetikçilerini kamuoyu önüne çıkarmıştı.
Gülen, bu yıllarda cezaevinde mağdur durumdaki sahipsiz ülkücülere büyük maddi yardımlarda bulunuyor. Komünizmle Mücadele Derneği'yle Fethullah Gülen'in ikinci kucaklaşması bu döneme denk düşüyor. MHP'nin ikiye bölünmesi, Muhsin Yazıcıoğlu'nun Büyük Birlik Partisi'ni kurmasında da Fethullah Gülen'in belirleyici rolü saptanıyor.
Büyük Birlik Partisi'nin militanları 1990 sınrasındaki bütün uluslararası etnik terrör eylamlerinde rol alıyor: Bosna'da, Çeçenistan'da, Gürcistan'da, Azerbaycan'da, Keşmir'de ve Sincian'daki şeriatçı terror militanlarının kaynağı Büyük Birlik Partisi oluyor.


Moon Tarikatı ve Fethullah Gülen

Fethullah Gülen'in CIA ile ilişkilerini sürdürmede en önemli örtülerinden biri, Dinlerarası Diyalog oldu. Bu örtü de bir ABD imalatı. 1950'lerden itibaren dünyanın efendiliğine soyunan ABD, kıtalararası imparatorluğunu sürdürmek için, her kıtasal din içinde kendisine bağlı bir tarikat örgütledi. Bu tarikatların hepsinin söylemi aynı: Dinlerarası diyalog.
CIA denetiminde yürütülen bu faaliyetin ilk başarılı örneği Moon tarikatı. 1951'de Kore'yi işgal eden ABD, Güney Kore'yi sömürgeleştirirken bir de Hıristiyan tarikatı kurdu. Ve Güney Kore nüfusunun yüzde 40'ı, Budistlikten vazgeçip Hıristiyan oldu. Bu başarıdaki en önemli pay, bilinen adıyla Moon tarikatının. Resmi adıyla anarsak; Birleştirme Kilisesi.
CIA'nın kurduğu Kore CIA'nın Washington temsilcisi Albay Bo Hi Pak da, Moon tarikatının en güçlü ismi. CIA, Moon tarikatını kullanarak Dünya Anti Komünist Ligi'ni örgütledi. Türkiye'de kurulan Komünizmle Mücadele Dernekleri de, Dünya Anti Komünist Ligi'nin uzantıları. Moon tarikatı, 1978'de, ABD'de bir Kongre soruşturmasına uğradıysa da etkisini yitirmedi. Reagan döneminde Irangate skandalında boy gösterdiğini görüyoruz. George W. Bush iktidarında Moon tarikatının sahibi olduğu Washington Timas gazetesi, neoconservatism ve ABD saldırganlığının başlıca araçlarından biri oldu.
Fethullah Gülen'in Türkiye'de yayınlanan Zaman gazetesi ile Washington Times arasında sıkı işbirliği artarak sürüyor.


İsrail ile İlişkinin Ayırt Ediciliği

Moon tarikatının, Latin Amerika'daki askeri diktatörlüklerle, İsrail üzerinden kurduğu uyuşturucu ve terör bağı dikkat çekici. Fethullah Gülen'in İsrail ile yakın ilişkisi de onun en ayırt edici özelliği. Körfez Savaşı'nda, Irak yönetiminin İsrail'e attığı Scud füzesi üzerine İstanbul'da verdiği vaaz ve döktüğü göz yaşları ve ettiği bedduaların kaseti, İslamcılar tarafından elden ele dolaştırılıyor.
İsrail ile ilişki, ABD açısından kilit öneme sahip. Graham Fuller'in İslamcı hareketi konu alan Kuşatılanlar kitabında, İslamcı hareketlerin Batı ile entegrasyon için yapması gerekenlerin başında İsrail ile iyi ilişki geliyor.4


4 G. Fuller, I. O. Lesser, Kuşatılanlar, Sabah Kitapları, İstanbul, 1996, s.126.

Gülen'in İslamcı kitleleri kendisinden soğutma tehlikesine karşın, Kudüs Başhahamı ile yakın ilişkisi ve Fethullahçıların işadamları derneği İŞHAD'ın İsrail'le bağları, bu politikanın gereği olarak kuruluyor.




"Abramowitz'le Beni Kasım Gülek Tanıştırdı"

Moon tarikatı ile Fethullah Örgütü arasındaki bağ, hedef benzerliğinden ibaret değil. Organik ilişki var. Moon tarikatının Türkiye halifesi, Cumhuriyet Halk Partisi eski Genel Sekreterlerinden Kasım Gülek ile Fethullah Gülen'in dostluğu artık saklanmıyor
Gülen'in reklamını değişik yayın organlarında yapan yazar Hulusi Turgut, 21 Ocak 1998 tarihli Yeni Yüzyıl'da bu ilişkiyi şöyle anlatıyor:

"Kasım Gülek, Fethullah Gülen'le çok iyi dostluk ilişkileri içinde bulundu. Gülen, Kasım Gülek'le sık sık görüşürdü. Vefatı üzerine bu eski dostunun cenaze namazını kıldırmıştı. Fethullah Gülen'e sorduk: 'Amerika, sizlerle ilgili referansı merhum Kasım Gülek'ten mi aldı?' Gülen bu konuda şunları söyledi: 'Kasım Gülek beyin baldızı Amerika'daydı. Yani Pentagon'la irtibatları vardı. Eğer kendisine değişik patformlardan, Beyaz Saray'dan sormuşlarsa 'Bunlar nedir?' diye, o da 'Endişe edilecek bir şey yoktur' demiştir, referans vermiştir." 5

5 Yeni Yüzyıl gazetesi, 21 Ocak 1998

Gülen, 1 Eylül 1997 tarihli Zaman gazetesinde bu ilişkiyi şöyle açıklıyor:

"ABD'de görüştüğüm insanlardan biri Abramowitz'di. O, Türkiye'de bir zaman elçi olarak kalmıştı. Müşterek dostumuz Kasım Gülek Bey vardı. Onun vasıtasıyla gıyaben onu tanıyorduk… Türkiye, şimdiye kadar çok ölüm-kalım krizlerine maruz kalmıştır. Bunu isterseniz bir kriz sayın ama bu millet bunu aşar dedim. Hatta bu ses, imkânı varsa Beyaz Saray'a kadar, Kongre'ye kadar, Pentagon'a kadar götürülmeli dedim." 6

6 Zaman gazetesi, 1 Eylül 1997

Gülen, 1992 yılında ABD'ye gittiğinde, Kasım Gülek'in, Pentagon'da albay olarak görev yapan, sonra şüpheli bir şekilde ölen baldızı aracılığıyla Pentagon ve CIA yönetimi ile ilişkiye geçtiğini de anlatıyor.
Moon tarikatı ile Fethullah Gülen'i birleştiren bir diğer isim; Galdoy'nun tetikçisi Abdullah Çatlı. Çatlı, 1981 yılında Dünya Anti Komünist Ligi'nin toplantısına katılıyor. 1992'de Gülen'i ABD'de havaalanında karşılayan da, Abdullah Çatlı.

Falun-Gong, Scientology, Moon ve Gülen Birlikteliği

Hızla yayılan ve büyük mali olanaklara sahip CIA bağlantılı bir başka tarikat da, Scientology adını taşıyor. Scientology'nin, gerek ABD'de gerek Avrupa'da en sıkı ilişki içinde olduğu güç, Fethullah Gülen örgütü. Scientology, aynı zamanda Moon tarikatı ile çok sıkı ilişki içinde. CIA'nın denetimindeki bir diğer tarikat da Çin'de faaliyet yürütüyor: Falun-Gong.
Her dört tarikatın da teorisi, dini yorumlayışları, çalışma tarzları ve hedefleri arasında olağanüstü uyum var. Kuşkusuz bunun nedeni, komuta merkezinin aynı olması.Hepsi, CIA'nın örtülü faaliyetleri için kullanılıyor ve yönlendiriliyor.

Hıristiyan Misyonerlerinin Yolunu İzledi

Türkiye'de diğer tarikatlar Kur'an kursu ve imam hatip liseleri gibi doğrudan dini eğitim kurumlarına önem verirken, Fethullah Gülen cemaati, Turgut Özal döneminde, yurtiçinde özel Anadolu liseleri ve kolejler açmaya başladı. Fethullah Gülen, bu okullarda, Hristiyan misyonerlerinin taktiğini izleyerek, temel bilimler alanında eğitime ağırlık verdi.
Osmanlı İmparatorluğu'nda örgütlenmek isteyen Hıristiyan Misyonerleri de, once teoloji alanında eğitim veren okullar kurmak istemiş, başarılı olamayınca, temel bilimler alanında eğitim veren kolejler kurmuştu. 1915 yılında Osmanlı coğrafyasında, Hıristiyan Misyonerleri'nin Amerika'daki en büyük örgütü American Board'a bağlı 600'den fazla okulu vardı. Amerikan kolejleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasında çok önemli roller oynadı. Atatürk, Cumhuriyet'le birlikte bu okulları kapattı. Türkiye, NATO'ya girdikten sonra bu okullar yeniden açıldı.
Misyoner kolejlerinde Hıristiyanlık eğitimi gizli yapılıyordu. Fethullah okullarında tarikat eğitimi ise yurtlarda ve öğrencilerin barındırıldığı "Işık evi" denen apartman dairelerinde yapılıyor. Üniversiteye girmenin çok zor hale getirildiği Türkiye'de Fethullah Gülen'in kurduğu okullarda, devlet okullarından daha iyi eğitim veriliyor, bu nedenle aileler çocuklarını getirip Fethullah'a teslim ediyorlar. Ancak bu liselerden yetişen çocukların tamama yakını, Türkiye Cumhuriyeti'ne, atatürk'e düşman hale getiriliyor, ABD hayranı yapılıyor.

Uluslararası Okullar Nasıl Kuruldu?

Sovyetler Birliği'nin çözülmesi üzerine Gülen örgütü uluslararası okullar atağına geçti. Gülen'in öncelik verdiği ülkeler de dikkat çekici: Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar.
1992'den itibaren, öncelikle Orta Asya Türk cumhuriyetleri olmak üzere Kafkas ve Balkan cumhuriyetlerinde, "Fethullahçı" diye bilinen vakıf ve şirketler, art arda kolejler açtılar. Ardından Asya ve Afrika ülkeleri geldi.
Şu anda 5 kıtada, 52 değişik ülkede 21 öğrenci yurdu, 6 üniversiteye hazırlık kursu, 257 lise, 21 dil okulu ve 6 üniversiteleri bulunuyor. Okullar için bir yılda harcanan paranın toplamı, Gülen tarafından 1 milyar 205 milyon dolar olarak belirtiliyor.
ABD'nin Soğuk Savaş döneminde, Sovyetler Birliği'ni içeriden çökertmek için örgütlediği ve büyük olanaklarla yürüttüğü "CIA muhalefeti"nin, Gülen örgütünün önünü açtığını saptıyoruz. Sovyet blokuna karşı yürütülen psikolojik savaşın en önemli aygıtı Hür Avrupa Radyosu, Fethullah Gülen'i bültenlerinin baş konusu yapıyor. Amerika'nın Sesi radyosunun değişik lehçelerdeki Türkçe yayınlarında, Gülen ve misyonu döne döne övülüyor.
Osmanlı İmparatorluğu toprakları içinde açılan Amerikan kolejleri kime hizmet ettiyse, Gülen'in okulları da aynı hizmeti görüyor. Bu okullar hep CIA'nın ilgi duyduğu ülkelerde açılıyor. Okullara ABD'deki Yahudi lobisinin de ilgi duyduğuna dikkat çekiliyor.

CIA'nın İlgi Alanlarında

Okulların ülkelere dağılımı şöyle oldu: Kazakistan (28), Rusya Federasyonu'na ait çeşitli bölgeler (24), Özbekistan (18), Türkmenistan (15), Azerbaycan (14), Kırgızistan (11). Bunları Arnavutluk ve Moğolistan (4'er); Afganistan, Irak, Gürcistan, Ukrayna ve Romanya (5'er); Moldova (2); Pakistan, Bangladeş, Makedonya, Macaristan, Fas, Güney Afrika, Sudan, Endonezya, Tayland ve Tayvan birer okulla izliyor.
Dünyadaki uyuşturucu merkezlerinden Tayland'ın sınırındaki Çenday kentine gidip okul ve yurt açmanın Türkiye açısından bir anlamı bulunmuyor, ama CIA açısından çok anlamlı.

Okulları Açan Şirketler

Beş kıtaya yayılan okullar için Türkiye'de şirketler kuruldu. Bu şirketler, yurtdışında açacakları okullar için Türk Milli Eğitimi'ne başvurup, izin aldı. Ardından, görev alacak eğitim ordusu belirlendi. Sayıları 4 binin üzerinde olan öğretmenlerin yaşları 22-35 arasındaydı. Hepsi, çok iyi İngilizce öğrenmişti. Fethullah Gülen'in tavsiye ve teşviklerine uyarak okulları açmak için şu şirketleri kurdular: Çağ Öğretim İşletmeleri AŞ, Feza Gazetecilik AŞ, Şelale AŞ, Eflak AŞ, Kazak Türk Liseleri Genel Müdürlüğü, Sebat AŞ, Silm AŞ, Taşkent Eğitim Şirketi, Serhat Eğitim Öğretim ve Sağlık Hizmetleri AŞ, Tolerans Vakfı, Ufuk Eğitim Vakfı, Toros Eğitim Hizmetleri Turizm ve Ticaret AŞ, Ertuğrul Gazi Eğitim Öğretim AŞ, Karaçay Çerkes Toros Eğitim Hiz. Tur. ve Tic. AŞ, Palandöken Eğitim Öğretim Hiz. AŞ, Dunae 94 Şti., Özel Burg AŞ, Dostluk Yurdu Derneği, International Hope Ltd. Company, Fezalar Eğitim Öğretim Ticaret Limited Şirketi, Çağlar Eğitim Mal. Ltd. Şti, Balkanlar Eğitim ve Kültür Vakfı, S.C. Lumina SA Şirketi, Gülistan Eğitim Yayın ve Ticaret Ltd. Şti., Sema Eğitim Öğretim İşletmeleri AŞ, Samanyolu AŞ, Türkiye Sağlık ve Tedavi Vakfı, Yayasan Yenbu Indonesia Vakfı.

Okulları ABD'nin Desteğiyle Açıyoruz İtirafı

1998 yılında Fethullah Gülen hakkında, Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik ilkesini değiştirmek için terör örgütü kurduğu savıyla tutuklama kararı çıkartıldı. Gülen, ABD'ye kaçtı. 6 yıldır ABD'nin Pensyllvania eyaletinde yaşıyor. Gülen, ABD'de uluslararası okulların, ABD4nin isteği vedesteğiyle kurulmduğunu itiraf etti.

"Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz." 7

7 Nevval Sevindi, Fethullah Gülen ile New York Sohbeti, Sabah Kitapları, 4. basım, İstanbul, Aralık 1997, s.39.

Gülen, gücünü ABD yönetiminden aldığını da saklamıyor:

"Amerika şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır. Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika gözardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı " 8


8 Nevval Sevindi, Fethullah Gülen ile New York Sohbeti, Sabah Kitapları, 4. basım, İstanbul, Aralık 1997, s.39.

ABD Büyükelçisi Mark Parris'in Rolü

ABD ile bağı, onun Türkiye Cumhurbaşkanı'nın korumasına girmesine yol açabilecek kadar güçlüydü.
Fethullah Gülen'e bağlı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın, 25 Aralık l997 günü düzenlediği "Ulusal uzlaşma, hoşgörü ve diyalog" ödül töreninde, Cumhurbaşkanı Demirel'e de "şükran plaketi" verilmişti.
Oysa o tarihte Fethullah Gülen'in okulları basılıyor, Türkiye Cumhuriyeti karşı faaliyetleri nedeniyle hakkında adli soruşturma yürütülüyordu.
Cumhurbaşkanı Demirel, irticaya karşı mücadelede devlet kurum ve kuvvetlerinin bütünlüğünü bozan bu konuma neden geldiği önemliydi.
Demirel'i Fethullah'ın ödülünü almaya ABD Ankara Büyükelçisi Mark Parris ikna etti.
Mark Parris, İran'da 8-11 Aralık l997 tarihleri arasında yapılan İslam Konferansı Örgütü'nün Tahran zirvesinden dönüşünde Demirel'i ziyaret etti. Demirel, İKÖ'nün Türkiye'ye karşı tutumunu protesto ederek, zirveyi bir gün önce terk etmişti. Parris, Aralık ayının ikinci haftasında yapılan görüşmede, Türkiye'nin Ortadoğu ve Orta Asya'da "Ilımlı İslam"dan yana tavır almasını savundu. Fethullah Gülen'i övdü.
Türkiye'ye gelir gelmez Demirel ile "on gün içinde üç kez görüştüğünü" söyleyen Mark Parris, ABD'nin Çelik Çekirdeği'nin has adamlarından. Beyaz Saray'dan Ankara'ya geldi. Bill Clinton'un yakın ekibi içindeydi. Ulusal Güvenlik Konseyi'nin, Türkiye'yi de kapsayan Yakındoğu ve Güney Asya sorumlusu iken Türkiye'ye atandı.
Mark Parris'in Fethullah Gülen'e ilgisi, Ankara'ya geldikten sonra başlamıyor. Gülen'in, ABD'de devlet ricali tarafından kabul görmesini sağlayan da, Mark Parris'in başında olduğu Yakındoğu ve Güney Asya Bölümü'ydü. Fethullah Gülen'in, Beyaz Saray'ın yol vermesiyle, ABD'de 14 önemli temasta bulunduğu belirtiliyor.
Demirel'e ödül töreni için Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın davetiyesini götüren kişinin, ABD'nin eski Büyükelçisi Abramowitz'in mesajını da ilettiği ifade ediliyor.

Fethullah'ın Okullarında CIA Ajanı Öğretmenler

Fethullah Gülen cemaati tarafından yurtdışında, özellikle de Türk Cumhuriyetlerinde açılan okullarda, diplomatik pasaportlu Amerikalı CIA ajanları, "İngilizce öğretmeni" diye barındırılıyor. Bu işbirliği, Türkiye'de yapılan üst düzey resmi bir toplantıda, bizzat Fethullahçı okul yöneticisi tarafından itiraf edildi. Durum, devletin resmi olarak yayımladığı kitapla da belgelendi.
Tarih, 3 Mart 1997. Yer, Ankara'daki Başkent Öğretmenevi. Önemli bir toplantı yapılmaktadır. Ev sahibi, Milli Eğitim Bakanlığı Yurtdışı Eğitim Öğretim Genel Müdürlüğü. Konu, yurtdışında açılan Türk okullarının sorunları. Toplantıya, başta Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam olmak üzere bakanlığın bütün üst düzey bürokratları katılıyor. Dahası; Başbakanlık'tan, MİT'ten, Dışişleri Bakanlığı'ndan temsilciler de katılımcılar listesinde. Ve elbet, yurtdışında okul açmış vakıf ve özel şirket yetkilileri de hazır.
Sıra, Özbekistan'daki 18 okulun sahibi gözüken Silm A.Ş.'nin yetkilisi Mehmet Mesut Ata'ya gelir. Bu okullar da, "Fethullahçılara ait" diye bilinmektedir. Ata, birçok talebini dile getirir. Sözlerini Amerika'nın Özbekistan'daki bir uygulamasını örnekleyerek bağlar. MEB'in yayımladığı Yurtdışında Açılan Özel Öğretim Kurumları Temsilcileri-İkinci Toplantısı adlı kitabın 63-64. sayfalarından okuyalım:

"Amerika Birleşik Devletleri, dostluk köprüsü adı altında getirdikleri 70 öğretmene diplomatik statü kazandırmışlardır. Biz de, eğer devletimiz, büyükelçiliğimiz, bu konuda diplomatik statü konusunda bize yardımcı olursa Türk öğretmenlerinin, Türk eğitim elemanlarının itibarlarının biraz daha artacağını zannediyoruz." 9

9 Yurtdışında Açılan Özel Öğretim Kurumları Temsilcileri-İkinci Toplantısı, sayfa: 63-64. MEB Yayınları

CIA'cılar Fethullah Okullarında

Ama ABD, CIA ajanlarını kamufle etme ihtiyacı bile duymamış, hepsinin cebineb diplomatik pasaport koymuştu.
Özbekistan'da diplomatik pasaportla bulunan ABD'li "öğretmen"lerin çoğu, Fethullah Gülen cemaatinin okullarında çalışmaktaydılar. İngilizce dil "öğretmeni" olarak gösterilmişlerdi.
Kırgızistan'da da 50-60 kadar Amerikalı "öğretmen" vardı. Bunlar da diplomatik pasaportluydu. Ve Kırgızistan'da "Fethullahçı" diye bilinen okullarda "öğretmenlik" yapıyorlardı.
Fethullah Gülen'in okulları, eğitim dili olarak da Türkçeyi değil, İngilizceyi kullanmaktadır. Özellikle hazırlık sınıflarında haftalık ortalama 24 saati bulan İngilizce derslerine, çoğu okulda ABD'li ve İngiliz "öğretmenler" giriyor.

CIA, Fethullah'ın Öğretmenlerine Resmi Pasaport Veriyor

Olayın ABD cephesi ise, 1 Mart 1998 tarihli Aydınlık'ta Doğan Duyar'ın haberiyle irdelendi. Nur tarikatının başı Fethullah Gülen'in yurtdışındaki okullarında çalışan bine yakın ABD'li öğretmende, yalnızca devlet görevlilerine verilen ABD resmi pasaportu var. Çoğunluğu Türk Cumhuriyetleri'nde faaliyet yürüten okullardaki ABD'li öğretmenler, İngilizce adıyla "official passeport" sahibiler. Amerikan Eğitim Bakanlığı personeli olmayan ABD'li öğretmenlerin, normal olarak turist pasaportu sahibi olmaları gerekiyor. Ancak, Amerikan devleti, Gülen'in okullarında çalışanları resmi görevli sayıyor. Bu nedenle diplomatik pasaportla eşdeğerdeki resmi pasaport veriyor. Türkiye'deki karşılığı "yeşil pasaport" olan "official passeport", ABD'li öğretmenlere diplomatik dokunulmazlık sağlıyor.
Amerikalı kaynaklar, bu pasaportların CIA'nın talimatıyla düzenlendiğine işaret ediyorlar.

Prosedür Nasıl İşliyor

Gülen'in okullarında görev yapan ABD'li öğretmenler, bu pasaportları özel bir işlem sonucu elde ediyorlar. ABD'de, Türkiye'den farklı olarak, özel kesimden bir kişi, belli bir süre için devlet memurluğuna getirilebiliyor. Bu statünün kazanılması için, ilgili bakanlıkta bir komisyon oluşturuluyor. Komisyon, kişiyi sorguladıktan sonra, görev için uygun olup olmadığına karar veriyor ve atamasını yapıyor. ABD'de büyükelçilik görevine bile, aynı yöntemle özel kesimden kişiler atanabiliyor.
ABD Adalet Bakanlığı'na yakın kaynaklar, öğretmenlere resmi pasaport verilmesi konusunda Aydınlık'a şu bilgiyi verdiler:

"Gülen'in okullarında görevli Amerikalı öğretmenlerin büyük bir kısmı Eğitim Bakanlığı personeli olmadığı halde memur pasaportu taşıyor. Eğer bu öğretmenler özel kesimden alınıp görevlendirildiyse, normal prosedüre göre bir komisyonda dinlenmeleri (hearing) gerekirdi. Oysa bu öğretmenlerin atama öncesi sorguları yapılmamış. Bu normal olmayan bir durum."
Amerikan bürokrasisinde normal olmayan durumlara sıkça rastlanabiliyor. Ancak bu tür olağanüstü uygulamalar, devreye gizli servislerin girmesiyle mümkün oluyor. Gülen'in okullarında görevlendirilen öğretmenlerin, ABD Eğitim Bakanlığı'nın ilgili komisyonunda dinlenmeden resmi pasaport almaları için, CIA'nın devreye girdiği belirleniyor. 10

10 Aydınlık, Doğan Duyar, 1 Mart 1998,

Alman Dergisi: Fethullah'ın Sermayesi Amerika'dan

Alman "Yeni Sağ"ının en önemli yayın organı sayılan, Almanya'nın Berlin kentinde yayımlanan Junge Freiheit (Genç Özgürlük) dergisinin 26 Haziran 1998 tarihli sayısında, Fethullah Gülen'le ilgili bir makale yer aldı. Orhan Çandar imzasıyla yayımlanan yazının başlığı şöyle: "Karanlık bir Keşiş. Türkiye'de Amerikan menfaatleri: Fethullah Gülen ve 'Ilımlı İslam.'"
Fethullah Gülen tarikatının, ABD'nin bölgedeki "Sivil Toplum Kuruluşu" olduğu belirtiliyor.
Dergi, Gülen'i yerine oturtuyor:

"Ne var ki Gülen, askerleri ve politikayla ilgilenen Türkleri, gözyaşlarıyla dolu vaazları veya dört bir yöne gönderdiği tolerans mesajlarından dolayı rahatsız etmiyor. Onları rahatsız eden, Hoca'nın politik hedefleri. Daha doğrusu: O'nun 'Allah'ın bereketiyle' akan sermayesinin gerçek kaynağı olan bir yabancı gücün varlığı. Genelkurmay bünyesinde İslamcı faaliyetleri izlemek üzere kurulan Batı Çalışma Grubu'nun bir raporuna göre, Hoca'nın çoktan iflas bildiriminde bulunması gerekirdi. Zira, onun sadece yurtdışı okullarının masrafı, taraftarlarının bağışlarından her yıl on milyonlarca dolar daha fazla. Bundan başka, bir dizi hayli tuhaf olay var. Örneğin, birtakım gizli raporlara göre Hoca'nın okullarında bir kuruş maaş almaksızın çalışan yüzlerce Amerikalı İngilizce öğretmeni veya Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde birçok yeni binanın karşılıksız olarak Amerikan misyon teşkilatlarınca Fethullahçılar'ın emrine verilmesi."

"Yahudi Lobisi, Hocaefendi'nin Kitaplarını Bedava Basıyor"

"Böylesine cömert bir yardımın, 'dinler arası diyalog' çerçevesinde verildiği, Türk makamlarına inandırıcı gelmiyor. Aynı şekilde Bnai-Brith'in (ABD'de faaliyet gösteren Yahudi lobisine bağlı bir kuruluş. Dünya çapında, basın yayın organlarında Musevilere karşı faaliyet gösteren ve yayın yapan kuruluşları rapor ediyor) Hocaefendi'nin tüm eserlerini (bedava!) İngilizce olarak yayımlama kararı alması da, uzmanları hayrete düşürüyor. Çünkü Gülen, vaazlarında 'Dünya Museviliği' hakkında pek yenilir yutulur şeyler söylemiyor. Özellikle Orta Asya'da faaliyet gösteren Gülen teşkilatının mazhar olduğu bu yabancı destek, büyük bir ihtimalle Şiiliğe ve her zaman güvenilir olmayan Vahabi İslamına karşı, bu dinin 'Ilımlı' bir türünü piyasaya sürmeyi hedefleyen Amerikan planıyla yakından ilintili. Oysa, ABD'ye sıkı sıkıya bağlı, son derece güçlü, sözde dinsel bir NGO'dan, Türkiye'nin bekleyebileceği bir menfaat olamaz. Kaldı ki, eğer bu teşkilat, Türkiye'yi Kafkaslar ve Orta Asya için bir modele dönüştürmek, Türkiye'yi bir laboratuvar gibi kullanmak niyetindeyse…"11

11Junge Freiheit, 26 Haziran 1998


Irak'ın Kuzeyinde Fethullah Okulu

Fethullah Gülen, dünyanın dört bir yanında okullar açıyor. Okulların açıldığı ülkeler, aynı zamanda ABD'nin nüfuz alanı yaratmaya çalıştığı ülkeler. Bu okullardan biri de, Kuzey Irak'ta. Gülen, Gülçin Tahiroğlu ile yaptığı ve Aktüel dergisinin 19-25 Eylül 1996 tarihli sayısında yayımlanan röportajında, Erbil'deki okulun MİT desteğiyle kurulduğunu açıklıyor:

"Erbil'de Türkmenler için okul açtığımız zaman orada Barzani ile Talabani hakimdi. Ben Sayın Cumhurbaşkanı'na sordum o meseleyi. Devletin burada okul açmasını zaruri görüyorum, aksi halde, oradaki Türkmenleri Kürtler eritir dedim. Eğer siz yapmayacaksanız bilin ki biz yapacağız dedim. Onlar da 'Nasıl istiyorsanız öyle yapın' dediler. Onun için MİT de, oradaki istihbarat örgütleri de bu işin hep yanında oldular. Ve Erbil bombalandığı halde bizim okula bir şey yapmadılar. Irak da yapmadı, Barzani de... Orada eğitim devam ediyor. Hatta ikincisi, üçüncüsü açılması bahis mevzuu." 12

12 Aktüel dergisi, 19-25 Eylül 1996

Fethullahçıların, Kuzey Irak'ta Erbil kentinde üç eğitim kurumu bulunuyor. Bu okullar, CIA'nın isteği üzerine açılıyor. Okulların parası da, CIA'nın kontrolündeki Ulusal Demokrasi Vakfı (NED)'den alındı. Para, Fethullahçıların ABD'deki vakıflarından biri üzerinden Kuzey Irak'a aktarıldı. Fezalar Eğitim ve Öğretim Ticaret Limited Şirketi'ne kayıtlı olan bu kuruluşlardan Özel Işık Koleji ile Özel Nilüfer Koleji, Anadolu Lisesi statüsünde. Işık Türk Dil Merkezi ise kayıtlarda "dil kursu" olarak görünüyor.
1994 yılında faaliyete geçen Özel Işık Koleji'nin 140 öğrencisi, 16 personeli bulunuyor. 1995 yılında kurulan Işık Türk Dil Merkezi'nde iki kişi çalışıyor. Özel Nilüfer Koleji ise 1996 yılında faaliyete geçti. 44 öğrencisi, 8 personeli bulunuyor.


PKK'ya 15 Bin dolar Verdi

Fethullahçılar Özel Işık Koleji'ni açacakları dönemde, Erbil, Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB)'nin denetimi altındaydı. Fethullahçılar, okulun özgürce faaliyet göstermesi ve bir müdahale ile karşılaşmaması için PKK ile anlaştılar. Işık Koleji'ni temsil eden kişilerle PKK arasındaki ilişki, Erbil kalesinin hemen altında bulunan Taurus Oteli'nde kuruldu. PKK'ye 15 bin dolar para yardımı yapıldı.
PKK'nin okula müdahalede bulunmama koşulu, Fethullahçılar'ın Türkiye Cumhuriyeti devletinin sivil ve askeri istihbarat personelini okula sokmamasıydı. Fethullahçılar'la PKK, Türkiye'ye karşı bir ittifak oluşturmuşlardı. Nitekim CIA, okulu üs olarak kullandı. PKK'nin de buna bir itirazı olmadı. Bunun karşılığında okul, faaliyete başladı. Okulun öğrencileri, Türkmen ve Kürt aşiretlerinin zengin kesiminin çocuklarından oluştu.
Fethullahçıların PKK'ye yardımı, bütün ayrıntılarıyla Genelkurmay istihbaratı tarafından saptandı. 13

13 Aydınlık, 14 Eylül 1997

Asya Finans: Para Aklamada Yeni İstasyon

Fethullah Gülen'in, ABD'den Malezya'ya 200'e yakın okulu var. Okulların yoğunlaştığı alan; Doğu Avrupa ülkeleri, Rusya ve Türk cumhuriyetleri. Okullar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya da uzanıyor.
Okulların bir başka kullanımı var ki, hiç bilinmiyor. Fethullahçılar, okullar aracılığıyla kara para aklıyor ve yasadışı para transferi yapıyorlar.
Başlangıcı şöyle, Rusya ve Doğu Bloku ülkelerinden yabancı döviz çıkartılamıyordu. Döviz kıttı. Orta asya ülkelerinin parasıyla ticaret yaparsanız da zarar ediyorsunuz. Çünkü o paralar sürekli ve çok hızlı değer kaybediyor.
Fethullahçı okul yöneticileri, işadamlarına "komisyon karşılığında" ticaretten kazandığı dolarları Rusya'dan çıkarıyorlar. Sistem şöyle çalışıyor: Yabancı ülkelerdeki okullar, kâr amacı gütmeyen vakıflar tarafından kuruluyor. Bu ülkelerin çoğunda, bu tür vakıflar mali denetimin dışında. Türkiye'den götürülen öğretmenlere, 12-15 bin dolar arasında maaş ödeniyormuş gibi gösteriliyor. Bu para, Türkiye'ye transfer ediliyor. Türkiye'de de öğretmenlerin hesabına 500-600 dolar yatırılıyor. Geriye kalan, ilgili yerlere aktarılıyor.
Fethullahçılar, Asya Finans'ı kurmadan önce yurtdışındaki işlerini Faysal Finans aracılığıyla yürütüyorlardı. Son dönemde, Faysal Finans'la sorunlar çıktığı ve bu yüzden Asya Finans'ın kurulmasına karar verildiği belirtiliyor. Gülen, Para dergisinden Gülçin Tahiroğlu'na Asya Finans'ın kuruluş gerekçesini şöyle açıklıyor:

"Dünyanın değişik yerlerinde okullar, müesseseler açılınca para transferi gibi, teminat mektubu gibi bir şeye ihtiyaç duyuluyor. Asya Finans'ın güçlü bir finans olacağı kanaatini taşıyorum. Dışta yapılan işleri daha rahat götürmek için finans kaynağı olsun, teminat mektupları sağlansın, dışta bankalardan kredi almak kolaylaşsın…"
Asya Finans'ın kuruluş kararı verilince, kısa sürede 2 trilyon toplanıyor. İlk toplantılara Fethullah Gülen de katılmış. Katılışını, "Arkadaşlarımız bunu bir uğur saydılar" diye açıklıyor. 14

14 Para dergisi 22 Eylül 1996

Fethullahçılar Türk Cumhuriyetlerinde daha çok petrol ve madenciliğe el atmışlar. Önce okullara giriyorlar. Medya sektörüne de ağırlık veriyorlar. Zaman gazetesini bir örgütlenme aracı olarak kullanıyorlar. Ticari bağlantı yaptıkları Türk Cumhuriyetlerinin çoğunda Zaman basılıyor.

Özbekistan'da Kerimov'a Darbe Girişimi ve Fethullah Örgütü

Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov'a karşı 16 Şubat 1999'da bir darbe teşebbüsü yapıldı. Kerimov'un arabasının güzergahına bomba konularak öldürülmesi de planlanmıştı. Bomba patladı ama, Kerimov kurtuldu. Arkasından darbecilerin bir kısmı yakalandı, destek olanlar da sınırdışı edildi.
Darbe girişiminin altından Fethullah örgütü çıktı. Fethullah'ın Taşkent'teki 6 okulu kapatıldı, bisküvi dağıtımı yapma adı altında faaliyet yürüten Ufuk şirketi de kapatıldı. Kerimov yönetimi darbe girişiminin, Fethullah'ın kurduğu Ulugbeg International School'dan yürütüldüğünü kanıtlarıyla ortaya çıkardı. 3 Fethullahçı ağır hapis cezasına çarptırıldı. Tertipçilerden Rustem Mamatkulov ve Zayiniddin Askarov kaçarak İstanbul'a gelmişlerdi. Özbekistan yönetiminin talebi üzerine bu iki kişi yakalanarak Taşkent'e teslim edildi. Kerimov, Fethullahçıların CIA hesabına şeriatçı terror örgütleriyle birlikte çalıştığını saptayarak, Türkiye'yi uyarmıştı. Ankara yönetimi bu uyarılara kulak tıkayınca Türkiye-Özbekistan ilişkilerinde kriz meydana geldi. Özbekistan, Türkiye'de eğitim gören bütün öğrencileri geri çağırdı. 15

15 Daha ayrıntılı bilgi için bakınız: Aydınlık, 20 Haziran 1999

Rusya, Fethullah okullarını kapatıyor

Rusya yönetimi, 2002'den başlayarak Fethullah okullarına karşı operasyon yapılor, Rusya Devlet Başkanı Putin'in emriyle 2004 yılı sonunda ülke içindeki Fethullah Gülen okullarını kapatmak için harekete geçti. Gülen'e bağlı çeşitli şirketleri yakın takip altına alan Rus yönetimi, okulları "Amerikan ve İngiliz casusu yetiştirme merkezi" olarak görüyor. Rusya yerel yöneticileri arasında bu okullarda okumuş bazı görevlilerin de işine son verilmesi için hazırlıklar yapılıyor.
Birçok bölgede, yerel yöneticilerin çocuklarını İngilizce eğitim vermesi nedeniyle bu okullara gönderdiğine dikkat çekilerek, Fethullah Gülen okullarından yetişmiş ve bazı yerel devlet dairelerinde çalışan kadroların da önemli bir tehlike olarak görüldüğü belirtiliyor.
Moskova'da yayımlanan Nezavisimaya gazetesi, Haziran 2000'de Fethullah Gülen'in Rusya'daki taraftarlarının iktidar organlarına sızdığını yazdı.
Söz konusu okulların önce Rusya'nın Türkçe konuşan bölgelerinde kurulduğunu bildiren Nezavisimaya, Tataristan'da 8, Başkırdistan'da 4, Karaçay-Çerkez, Çuvaşya ve Yakut-Saha'da da birer okul bulunduğunu yazdı.
Astrahan ve Dağıstan'da da lise ve kolejler bulunduğunu yazan Nezavisimaya, bu okulların Nurcular, Serhat, Toros, Palandöken, Feza ve Çağ Öğretim International gibi değişik adlardaki Türk şirketleri tarafından finanse edildiğini bildirdi.
Gazetedeki yazıda, okullarda "radikal İslam ve tek İslam devleti kurulması propagandası" yapıldığı belirtilerek, bu kuruluşların denetlenmesini istendi.

FSB: Casusluk Yapıyorlar

Rusya İç Güvenlik Örgütü FSB Başkanı Nikolay Patruşev, 17 Aralık 2002'de Türk basınında yer alan açıklamasında, gerçekleştirdikleri en başarılı etkinlikler arasında Türk casusların deşifre edilmesini de saydı. FSB Başkanı 2002 yılı etkinlik raporunda Fethullah Gülen okullarında çalışan öğretmenlerin casusluk faaliyetlerinin deşifre edildiğini belirtti. FSB Başkanı, açıklamasında, okulların sahibi konumundaki Tolerans, Serhat ve Ufuk vakıflarının isimlerini verdi.
Rusya'nın Başkırdistan Özerk Cumhuriyeti'nde Fethullah Gülen okullarındaki 10 öğretmen Haziran 2003'te sınırdışı edildi. Ayrıca Başkırdistan Milli Eğitim Bakanlığı'nın sınırdışı edilen öğretmenlerin görev yaptığı okulu kuran 'Serhat' vakfı ile tüm anlaşmalarını iptal ettiği de belirtildi. Bu olaydan sonra, Buryatya Cumhuriyeti'nde de, Fetullah Gülen okulu hakkında soruşturma başlatıldı.
Milliyet gazetesi Moskova muhabiri Cenk Başlamış, 7 Eylül 2003 tarihli haberinde, Rusya'da Fethullah Gülen okullarının temsilcisi konumundaki Tolerans Vakfı Başkanı Mustafa Kemal Şirin'in sınırdışı edildiğini duyurdu. Tolerans Vakfı Başkanı Şirin, Rusya'nın Türk okullarıyla bağlantılı olarak şimdiye kadar sınırdışı ettiği en üst düzeydeki temsilci."
Yine aynı haberde Rusya Federal Güvenlik Servisi FSB'nin Başkanı Nikolay Patruşev'in yaptığı açıklamanın ardından, Rusya Eğitim Bakanlığı'nın Fethullah Gülen okullarına karşı kapsamlı bir soruşturma başlattığı belirtiliyor. Bu çerçevede Rusya'nın değişik bölgelerinde 10'a yakın okul kapatılırken, 50'den fazla Türk vatandaşı sınırdışı edildi.

16 Aydınlık, 5 Eylül 2004

AKP Hükümetiyle Gelen Sıçrama

Fethullah Gülen, Çiller iktidarında gücünü artırdı. Ancak 28 Şubat 1997'deki askeri müdahale ile ektkinliği ağır darbe yedi. Fethullah Gülen, Türkiye'yi terkedip ABD'ye kaçmak zorunda kaldı. ABD yönetimi Türkiye'nin iade isteğini kabul etmedi.
AKP hükümetinin oluşturulmasında Fethullah Gülen, CIA'nın başyardımcısı idi. Tayyip Erdoğan'ın parti kurmasında ve Erdoğan'ın TUSİAD ile bağlantı kurmasına aracı oldu. Fethullahçılar seçimlerde AKP için olağanüstü çaba gösterdi, büyük paralar aktardı. Tayyip Erdoğan Nakşibendi müridi olmasına karşın, kabinesini bir tarikatlar koalisyonu olarak kurdu. Hükümete, Fethullah tarikatına bağlı dört bakan aldı:
Devlet Bakanı Mehmet Aydın,
Turizm Bakanı Erkan Mumcu,
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik
Ekonomi Bakanı Ali Babacan.
Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül de, Fethullah tarikatıyla yakın bağını her dönem sürdürdü. Gül'ün bakanlığından sonar Fethullahçı kadrolar Dışişleri Bakanlığı'nda yükseltildiler.
Ekonomi Bakanı Ali Babacan, Fethullah Gülen'in işadamları örgütü İŞHAD ile yakın bağı bulunuyor. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül 7 Nisan 2004 günü, Ekonomiden Sorumlu devlet Bakanı Ali Babacan ise 21 Eylül 2004 günü İŞHAD üyeleriyle yemekli toplantıda buluştu.
Fethullah Gülen'e bağlı işadamları AKP hükümeti tarafından kayırılıyor. Banka kredileri, ve devlet teşviklerinden öncelikli olarak yararlandırılıyorlar. Erdoğan'ın yurtdışı gezilerine katılıyorlar.
AKP iktidarında öncelikle İçişleri, Milli Eğitim, Maliye, Dışişleri bakanlıkları bürokrasisi Fethullah Gülen tarikatının egemenliğine sokuldu.

Poliste Fethullah Örgütü Egemen

İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu da Nakşi olmasına karşın, Fethullahçıların Emniyet Genel Müdürlüğü'ndeki örgütlenmesini takviye etti. İçişleri Bakanlığı'nın bütün kritik mevkilerine Fethullahçılar egemen oldu. Fethullah Gülen, AKP'nin Fethullah tarikatına mensup Eskişehir Milletvekili Muharrem Tozçöken'in başında bulunduğu bir özel örgütlenme ile Emniyet'e hükmediyor. Tozçöken, milletvekili olmadan once Emniyet Genel Müdür Yardımcısı idi.
AKP hükümetinin Adalet Bakanı Cemil Çiçek de, davaları devam etmesine, hakkında gıyabi tutuklama kararı olmasına karşın Fethullah Gülen'in Türkiye'ye gelmesinin önünde bir engel bulunmadığını söyledi.

Sürgünde Doğu TürkistanHükümeti bir CIA-Fethullah-AKP yapımı

ABD'nin Wisconsin Eyaleti’nde, 14 Eylül'de kurulduğu ilan edilen “Sürgünde Doğu Türkistan Hükümeti”nin kurulmasında Fethullah Gülen tarikatının ve AKP hükümetinin tayin edici rolü var. Kukla Hükümetin Başbakan ve Dışişleri Bakanı E nver Yusuf Turani, Fetullah Gülen Tarikatı mensubu.
1962 doğumlu Enver Yusuf, Çin'den Suudi Arabistan'a kaçtı. 1983-1985 yıllarında Türkiye'de ikamet etti. Turani soyadını Türkiye'de iken kullanmaya başladı. İstanbul'da dil öğrenmek için kaydolduğu İngiliz Kültür kanalıyla ABD'ye gönderildi. 1998 yılında ABD vatandaşı oldu.
Türkiye'ye getirildiğinden bu yana Fethullah Gülen örgütüyle içiçe. Enver Yusuf, ABD'de "Doğu Türkistan Özgürlük Merkezi"ni kurduğunda Fetullah Gülen tarikatının yayımladığı Zaman gazetesi 25 Kasım 1996'da tam sayfa röportaj yayımladı ve Enver Yusuf'u Uygurların ABD'deki lideri gösterdi.
Enver Yusuf, 11 Eylül 2001 tarihine kadar Mclean'de çok lüks bir villada yaşıyordu. Suudi Arabistan'dan düzenli para alıyordu. Son üç yılda Fethullah Gülen tarikatında etkin.
Uygur örgütleri arasında fazla ağırlığı bulunmayan Enver Yusuf'un "başbakan" atanmasında. Fethullah Gülen tarikatı ile bağının kilit önemi var.
Enver Yusuf, Fethullah Gülen'in Papa ile buluşmasında ön ayak olan ve görüşmede çevirmen olarak bulunan Rüştü Kalyoncu ile ortak. Rüştü Kalyoncu, 1931 İzmir doğumlu Hukuk Fakültesi mezunu. İzmir'de ticaret yapan ağabeyi Fethullah'ın en önemli maddi destekçilerinden biri. Rüştü Kalyoncu, uzun yıllardır ABD'de bulunuyor. Bir dönem Amerikan Adalet Bakanlığı'nda çalıştı. Fethullah Gülen'in CIA ve Pentagon'la bağlantılarını sürdürüyor.
Kukla hükümet tezgahının her boyutunda Fethullahçılar devrede. Fethullah'ın Virginia'da kurduğu Amerikan Türk Dostluk Derneği de (American Turkish Friendship Association) kukla hükümetin ilk toplantısının düzenlendiği Fairfax Kütüphanesi'nin kiralanmasında rol aldı
Kukla hükümetin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı üyeleri İsmail Cengiz, Abdülveli Can, Hızırbek Gayretullah'ın da Fethullah teşkilatı ile yakın bağı var.
Kukla Hükümetin "Basın Sözcüsü" ve "Turizm Bakanı" İsmail Cengiz, Doğu Türkistan Göçmen Dernekleri binasında basın toplantısı yaptı. Aydınlık'ın, “AKP hükümetiyle görüşüldü mü? sorusuna, Cengiz şu cevabı verdi. “Şahsi dostlarım var. Onlarla konuştum. Avrasya’yı; Çin’i, Rusya’yı iyi tanıyan hocalar var, araştırma merkezleri var onlara danıştım.” 17

17 Aydınlık, 26 Eylül 2004

Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül,
Mehmet Aydın ve Abdülkadir Aksu'nin sorumluluğu

Kukla Hükümet operasyonu, Başbakan Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Dış Türklerden Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın'ın bilgisi dahilinde, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ile Yardımcısı Kaşif Kozinoğlu ve İçişleri Bakanlığı'ndaki Fethullahçı ekibin eşgüdümüyle yürütüldü.
Sürgünde Hükümet kurulduğuna ilişkin İsmail Cengiz'in basın toplantısı haberi, AKP'nin kontrolündeki TRT 1 ve TRT 2 televizyon kanallarında 22 Eylül 2004 günü bütün haber bültenlerinde yer aldı. Doğu Türkistan örgütleri, bu gelişmeyi AKP yönetiminin, kukla hükümeti desteklediği işareti olarak birbirlerine müjdelediler.
Kukla Hükümet'in oluşturulmasında, bir başka Türkiye Cumhuriyeti resmi organının rolüne dikket çekiliyor: Dış Türkler Genel Müdürlüğü. Devlet Bakanı Mehmet Aydın'a bağlı. Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde de bu konuyla meşgul bir genel müdür yardımcılığı var. Devlet Bakanlığı'na bağlı Genel Müdürlük ile paralel çalışıyor. Bu GenelMüdürlük'te de Fethullah Gülen ekibinin ağırlığı fazla.

Thursday, February 10, 2005

“Sovyet Talepleri” Söyleminin Dayanılmaz Hafifliği



Dr. Cüneyt Akalın
Marmara Üniv. İletişim Fakültesi

Uluslararası Avrasya Hareketi’ne….


ABD’nin ve AB’nin Türkiye üzerindeki çeşitli emellerini gerçekleştirme planlarına hız verdiği bir dönemde ülkemizi ziyaret eden Uluslararası Avrasya Hareketi’nin başkanı Rus düşünür G. Dugin’in dikkat çektiği konuların başında “ Stalin’in (Sovyetler) Türkiye üzerindeki Talepleri” iddiaları geliyordu. Dugin, Teori Dergisinin Aralık 2004 tarihli 179. sayısında yayımlanan yazısında bu iddiaları sorgularken haklıydı. Gerçekten de 20.Yüzyılın ikinci yarısındaki Türk-Sovyet/Rus ilişkilerini karalamada adı geçen iddialar çok etkili olmuştu.
A.Dugin bu iddiaların dayanaksızlığına dikkat çekiyor:
“ Hep Stalin’in Türkiye’nin Doğu bölgelerini ve Boğazlar’ı ele geçirme planları” olduğundan sözedildi. Bu planların belgesel bir kanıtı yoktur. Ama bu söylenti Ankara’ya Atlantikçiliğe çekmek için Amerikalılar tarafından başarıyla kullanılmıştır. (1)

Doğru söze ne denir? İddiaların kanıtları yoktu ama yankıları, belirtildiği gibi, büyük olmuştu, çünkü Dugin’in deyişiyle Amerikalılar tarafından başarıy- la kullanılmıştı. Giderek önem kazanan Türk-Rus ilişkilerinin geleceği açısın- dan olsun, Avrasya Hareketi’nin gelişimi açısından olsun, o iddialara geri dönmek, gerçekleri ortaya çıkarmak ödev olarak önümüzde duruyor.
İddiaların ögeleri şunlardır:
Sovyet hükümeti II. Savaş Sonrası Boğazlarda
- üs istedi
- Kars ve Ardahan’ı istedi.
Bu iddiaları kim ne şekilde öne çıkarıyor? Dugin’in “bu iddialar Amerikalılar tarafından kullanıldı” sözleri ne anlama geliyor?

Türk Kaynaklarında Sovyet Talepleri (2)

Türk kaynaklarında bu iddialar konusunda geniş bir görüş birliği söz konusudur. Bu görüşlere karşı çıkışlar sol yazarlardan gelir.(3)
Önce, tarihsel olayları anımsatarak egemen görüşü açalım: 1944 yılında, yani Savaşın Almanya’nın yenilgisi ile sonuçlanacağının belirginleşmesi üzerine
barış arayışları hızlanır. Savaşın iki büyük galibi, savaşın maddi ( araç-gereç) yükünü üstlenen ABD ile beşeri (20 milyon kayıp) yükünü çeken Sovyetlerdir.
Sovyet dışişleri bakanı Molotov Sovyet hükümetinin Türkiye ile Sovyet- ler Birliği arasında 17 Aralık 1925’te imzalanan ve süresi 7 Kasım 1945’de bitecek olan Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında meydana gelen ” derin değişikler”den dolayı feshi arzusunu 19 Mart 1945’de Türkiye’nin Moskova büyükelçisi Selim Sarper’e duyurur.
Türk hükümeti, 4 Nisanda Ankara’daki Sovyet elçisine verdiği yanıtta Sovyet hükümetinin ne gibi önerileri olduğunu sorar ve her iki tarafın da çıkarlarına uygun bir başka paktın yapılabileceğini bildirir.( 4)
Buraya kadar sorun yok. Böyle bir kararı beklediği anlaşılan Türkiye hükümeti telaşa kapılmaz, Sovyetlerden önerilerini sorar.
Nisan başı ile ile Haziran başı arasında Türkiye’de bulunan Moskova elçisi Sarper ile Sovyetlerin Ankara elçisi Vinogradov arasında Ankara’da ve Mayıs ayında başbakan Hasan Saka ile Molotov arasında San Fransisco’da bu konuda görüşmeler yapılır. Buraya kadar da sorun yoktur.
Sorun ve çelişkili bilgiler 7 Haziran 1945’de Moskova’da gerçekleşen
Molotov-Sarper görüşmesinde başlıyor. Üstelik, bu görüşme talebinin Türk tarafından geldiğini hem Amerikan hem de Türk kaynakları belirtiyorlar (5) Selim Sarper’in bildirdiğine göre Sovyet dışişleri bakanı Molotov 1921 Antlaşması’nın Sovyetler’in zayıf olduğu bir anda aktedilmiş olduğunu önce bu meselesi düzeltmek gerektiğini söyler. Sarper buna “Türkiye’de bunu hiç bir hükümet kabul etmez, ben de bunu Türk hükümetine iletemem. Kaldı ki Sovyetlerin ne bu araziyle ne de birkaç bin nüfusa ihtiyacı vardır” der.

Molotov’“ Bu konuyu görüşmeyelim ama sorunları halletmiş olmayız, konuşmaya devam edelim” yanıtını verir. Özetle, iddialara bakılırsa, 7 Haziran 1945 görüşmesinde Sovyetler’in talepleri şunlardır:
- 1921 tarihli Moskova Antlaşması ile tespit edilen Türk-Sovyet sınırında Sovyetler Birliği lehinde düzeltmeler yapılması,
- Boğazlar’ın TC ile SB tarafından ortaklaşa savunulması,
- Montrö Sözleşmesi hakkındaki değişiklikler konusunda
Türkiye ile Sovyet hükümetlerinin anlaşması.
Bu görüşmenin tek belgesi, Selim Sarper’in Ankara’ya çekmiş olduğu uzun telgraftır. Bu telgrafın metni Dışişleri Bakanlığı tarafından Cumhuriyet’in 50. yılı nedeniyle yayımlanan “İkinci Dünya Savaşı Yılları (1939-1946) kitabın- da yeralıyor. (6) Türk tezinin dayandırıldığı kaynak budur. Yalçın Küçük buna bir de eski dışişleri bakanlarından F.Cemal Erkin’in anılarını (7) ekliyor.
Yalçın Küçük döneme ilişkin en yadsınamaz belgelerden sayılan ABD’ nin resmi yayını “Foreign Relations of US-Diplomatic Papers”ı (ABD Diploma- tik yazışmaları) dikkatle inceledikten sonra ulaştığı sonuçları kağıda döküyor:
- Türk elçisine ulaşan bilgilerin kaynağı belli değildir. (dezenformasyon)
- Sarper’in Mart sonunda Molotov’la ilk biraraya gelişinin izlenimle-
rini aktaran ABD elçisi Harriman “ Sarper’in Molotov’un davranışını tutarlı, dostça ve samimi bulduğunu, hareketlerinde bir kötü niyet ya da Türkiye üzerinde baskı yapma eğilimi yansıtan en küçük bir iz bulmadığını”
Washington’a bildiriyor. (8)
- Ankara’daki ABD elçisi (Steinhard) ne göre Sovyetlerin yaptığı,
gecikmiş bir rahatsızlığı ifade etmekten ibarettir. SB toprak istemiyor. (9)
Ankara’daki ABD işgüderi Porter de 28 Nisan tarihinde dışişleri bakanı
Sarper’le yaptığı görüşmeden sonra Washington’a gönderdiği raporda “Sar- per’in Moskova’nın bir toprak isteği öne sürmeye niyeti olduğuna inanmadı- ğını, kendisinin (Moskova’nın) Montrö Sözleşmesi’nin revizyonu için baskı yapacağına ihtimal verdiğini” belirtiyor. (10)
- Y.Küçük, haklı olarak, o sırada dünyanın dört bir yanındaki güçlerin (SB hakkında )iyimserlik yaydığına dikkat çekiyor.( BM kuruluş toplantısı San Fransisco Konferansı günleri; Mayıs 1945) O sıralarda Sovyetler’in yayılma peşinde olmadığını azılı Sovyet düşmanı Churchill dahil herkes teslim ediyor.

İşte bu koşullarda, Sovyetler Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti her iki tarafın çıkarına ve yeni duruma uyan bir anlaşmaya doğru yöneliyorlar. Sarper Türkiye’de elçi Vinogradov’la başlatılan görüşmelerde ortaya çıkan taslağı imzalamak ümidi ile 7 Haziran’da Moskova’da Molotov’la biraraya geliyor.
Yalçın Küçük yukarda aktardığım, kaynak olarak kullandığımız Sarper telgrafından çıkan 7 Haziran buluşmasının sonuçlarını ciddiye almadığını yazı- yor, bunu “F. Cemal Erkin-Selim Sarper ikilisinin yalanı” olarak niteliyor. (11) Yalçın Küçük ulaştığı vargıyı bir cümle ile kağıda döküyor: “Sovyetler Birliği’ nin Türkiye’den toprak ve üs istediği masalı Ankara’da ve Dışişleri Bakanlığı’ nda yazılıyor.” (12) Bu ifade çok açık ve çarpıcı. Bence Y. Küçük haklı ama S. Sarper’den gelen telgraf da Dışişleri Bakanlığı’nın kitabında duruyor.
Peki, öteki kaynaklar, örneğin Basın bize bir fikir verebilir mi?
Sovyet basınının o sıralarda (1945 Yazı) Türkiye’ye sert eleştiriler yöneltmeye başladığı görülüyor. Bu eleştiriler Türk hükümetinin Savaş sırasında Alman Savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçişine kayıtsız kalışı noktasında yoğunlaşıyor. Benzer sertlik dozajındaki eleştiriler Batılılara da yöneltiliyor. Ancak, Sovyetlerin bu yaklaşımına alışık olan Batılıların, üslubun sertliğinden telaşa kapılmadıkları anlaşılıyor. Çünkü, Potsdam’a gelene dek Sovyetler’i
barış arayışında müttefikleri olarak gören Batı, tutumunu sürdürüyor. Bu kanı, Potsdam sonrası adım adım değişecektir. Batılı çevrelerin rahatlığı Ankara’ yı da etkilemiş olacak ki, o tarihlerde Türk çevrelerde fazla gerginlik yaşanmıyor.
Şu açıkça belirtilmeli: Sovyet hükümeti’nin Türkiye’nin Doğu’su üzerin- de herhangi bir açık-resmi talebi olmamıştır. Kars ve Ardahan konusunda sonraları spekülasyonlara yol açan talep iki Gürcü profesörden geldi. 20 Aralık 1945’de bir Tiflis gazetesinde yayımlanan mektuplarında bu iki profesör Karadeniz sahilinin Gürcistan’a ait olduğunu ve Sovyetler’e iade edilmesi gerektiğini öne sürüyorlardı. Mektup Sovyet basınında da yeralmıştı. (13)
Yakın tarihimizde bir dönüm noktası olan Tan Matbaası baskını bile bu olaydan öncedir. (4 Aralık 1945) Tan Matbaası olayı tam bir tertipti. Saldırıya uğrayan gazeteci Zekeriya Sertel o sırada Sovyetlerle dostluğu savunuyordu ama fikren Batı tarzı bir demokrasi yanlısıydı. (14)
Peki iki Gürcü profesörün yazdığı bir metin SB hükümetini bağlar mı?
Soğuk Savaş’ın önde gelen propaganda malzemeleri arasında yeralan bu konu şöyle yorumlanıyordu: o dönemde SB Stalin’in “pençesi altında” idi. Totaliter bir sistem egemendi. Her şeyden haberi olan Stalin’in bu olaydan da haberli olmaması mümkün değildi.

Türk-Sovyet ilişkilerini yıllar yılı bozan ilişkilerin dayanakları bunlardır.
Türk-Sovyet ilişkileri, Batı-Sovyet ilişkilerindeki kötüleşmeye koşut olarak geriler. Batı-Sovyet ilişkilerinin o dönemdeki dönüm noktası, 5 Mart 1946’da Churchill’in Truman’ın seçim bölgesi Missouri eyaletinin Fulton kasabasında, başkan Truman’ın ve dışişleri bakanı Brynes’in önünde yaptığı ünlü “Demirperde” konuşmasıdır. Bu konuşma “Soğuk Savaş’ın resmen ilanı” olarak kabul edilir. Doğu-Batı, Churchill’in sözleriyle “Baltık Denizi’ndeki Stet- tin’den Adriyatik’deki Trieste’ye kadar uzanan hattın” iki yanında konuşlanır.
Türk-Sovyet ilişkilerine gelince, Yalçın Küçük’e göre Türk-Amerikan ilişkilerindeki dönüm noktası Sovyetler Birliği’ni hedef gösteren 15 Ağustos 1946 tarihli ABD memosudur. (not, y.n.) “Soğuk Savaş’ın bilinen nakaratı 1946 Ağustosunda ABD’nin resmi politikası haline gelir” diye yazar Y. Küçük (15)

1946’daki Sovyet Notaları

1946 yılı eski müttefiklerin yani ABD-İngiltere ile Sovyetlerin ilişkileri- nin hızlı kötüleştiği yıllardır. Eski dostlar düşman olur. Zaten ABD’de ölen Türk elçisi Münir Ertegün’ün cenazesini İstanbul’a getirme bahanesinin arkasına giz- lenerek Moskova’ya gözdağı verme amacını taşıyan Missouri’nin 5 Nisan 1946 tarihli ziyaretinin siyasal mesajını okuyan Sovyet hükümeti Ankara elçisini 1946 Temmuzunda geri çeker. Ankara’daki Sovyet diplomatik misyonu iki yıl işgüder tarafından yönetilir. (16)
Sovyet hükümetinin 1946 yazında ABD ve İngiltere’ye verdiği çeşitli notaları 7 Ağustos 1946’da Türkiye’ye verdiği nota izler. Sovyet hükümeti bu notada savaş sırasında meydana gelen olayların Montrö Sözleşmesi ile kurulan rejimin yetersiz kalışı örneklerle belirttikten sonra yeni bir rejim önerir.
- Boğazlar tümün ticaret gemilerinin geçişine sürekli açık olmalı
- Boğazlar Karadeniz devletlerinin savaş gemilerinin geçişine
sürekli açık olmalı
- Karadeniz’de sahili bulunmayan devletlere ait savaş gemilerinin
Boğazlar’dan geçmesi özel olarak belirtilen durumlar dışında
yasaktır.
- Boğazlar rejiminin tesisi Türkiye’nin ve Karadeniz sahil devletlerinin
yetkisinde olmalıdır.
- Boğazlar’da ticaret seyrüsefer serbestliğini ve Boğazlar’ın güvenliğini
sağlama bakımında en fazla ilgili ve bunu uygulamaya muktedir olma-
sıfatıyla Türkiye ve Sovyetler Birliği Boğazlar’ın savunmasını ortak
araçlarla temin etmelidirler.
Sovyetler Birliği notanın birer örneğini ABD ve İngiltere’ye verir.

ABD Sovyet notasını 19 Aralık 1946’da yanıtlar.(17) Türkiye’nin yanıtının 22 Ağustos tarihini taşıdığı dikkate alınırsa, Ankara’nın Amerikan/İngiliz tepkisini gördükten sonra tepki verdiği sonucuna ulaşmak zor olmaz.
ABD hükümeti adı geçen notanın ilk üç noktasına itirazda bulunma- makta, 4. nokta (sadece Karadeniz’de kıyı olan ülkeler rejimi düzenlesin) ve 5. nokta ( Boğazlar’ın güvenliği TC ile SB tarafından sağlansın) hakkında ise şunları söylemektedir:
- Boğazlar rejimi sadece Karadeniz devletlerini değil, ABD dahil tüm ülkeleri ilgilendiren bir sorundur.
- Türkiye Boğazlar savunmasının başlıca sorumlusu kalmayı sürdürmelidir. Bir saldırı durumunda BM Güvenlik Konseyi harekete geçer.
Devletler Hukuku otoritesi Prof. Seha L. Meray’a göre Amerikan notası İngiliz ve Fransız görüşlerini de yansıtmaktadır. (18)
Türk hükümeti Sovyet notasını 22 Ağustos 1946 tarihli nota ile yanıtlar. (19) Ankara bu nokada öncelikle Sovyetler’in “kimi savaşan ülke gemilerinin savaş sırasında Montrö Sözleşmesine aykırı olarak Boğazlar’dan geçirildiği “ yolundaki suçlamaları reddeder, Türk hükümeti “dengeli bir belge” olan Montrö Sözleşmesi’nin ortadan kaldırılması için bir neden görmediğini kaydeder, bu- nunla birlikte, gemilerin tanımı, nitelikleri ve tonajları gibi kimi teknik konular- da sözleşmenin “günün koşullarına uydurulmasının gereğini”ni teslim eder.
Ilımlı bir dille kaleme alınmış olan nota, Boğazlar üzerindeki yetkili devlet tartışması ile ilgili, öteki devletlerle yapılmış bir sözleşmenin yürürlükten kaldı- rılmasının, “öteki devletlerin çıkarlarına zarar vermesi” olasılığına işaret eder. Türk hükümeti Sovyet notasının 5. noktasını ise kesin bir dille reddeder. “Bu Sovyet önerisi, TC’nin hiçbir biçimde feragat edemeyeceği egemenlik haklarına aykırıdır” Türk hükümeti Boğazlar’ın güvenliğini ortaklaşa sağlama yolundaki Sovyet önerisini geri çevirdikten sonra “önerinin uluslararası toplum bakımın- dan da çok ciddi itirazlar davet edeceği”ni vurgulayarak, uluslararası toplumun desteğini arama yoluna gider.
Türkiye’nin Sovyet notasını geri çevirmesi, kuşkusuz doğal olanıdır ve haklıdır. Dikkat çekici olan, notadaki üslubun tokluğu ve ılımlılığıdır. Bu, Sovyetler Birliği ile diyalogu sürdürme niyetinin bir göstergesidir.
ABD notası Boğazlar’a müdahale tartışmasını Sovyet inisyatifinden çıka- rıp uluslararası toplumun alanına çekme çabası bakımından dikkat çekicidir.
Türkiye’nin yanıtından yaklaşık bir ay sonra, 24 Eylül 1946’da, Sovyet hükümeti Türkiye’ye ikinci bir nota verir. (20) Moskova, eski görüşlerini yinelemenin ardından ilk notadaki tartışmalı 4-5 noktalar üzerinde yoğunlaşır.

Sovyet hükümeti 4. noktadaki görüşünü “Karadeniz kapalı deniz” savuna dayandırır. Rusya ve öteki Karadeniz ülkelerinin çıkarlarının öncelik taşıdığını vurgular. Boğazlar’n güvenliğinin ortaklaşa savunulmasına ilişkin 5. noktaya gelince Moskova bu konuda “Sovyetler Birliği’nin Boğazlar’ın savunmasına doğrudan katılması gereğinin ülkenin yaşamsal çıkarlarından kaynaklandığı”na dikkat çeker. Ve Türk notasındaki dostluk sözlerine dokundurmada bulunur.
“SSCB’nin güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olan bu önemli sorunu Sovyet hükümeti ile birlikte incelemeyi reddederken bir yandan da Sovyetler Birliği ile dostluk kurulmasını savunmak, çelişkiye düşmektir.” (21)
Rusya, notadan sonra Konferans toplanmasından önce iki hükümet arasında müzakareler yapılması önerisini ortaya attı. Bu öneri hükümet içinde yankı buldu. Başbakan Recep Peker ve kimi bakanlar öneriye karşı çıkarken, kimi bakanlar müzakereleri uygun gördüler. Zıt gibi görünen bu iki görüş, İnönü’nün müdahalesi ile bağdaştırıldı.
ABD ve İngiltere Sovyet notasını 9 Ekim 1946’da yanıtladılar. ABD Boğazlar sorununun çok taraıfla görüşmeler yoluyla çözümlenmesinde israr ediyor, Montrö Sözleşmesi’nde değişiklik yapmak üzere toplanacak bir konfe- ransa katılacağını belirtiyor, Boğazlar’a yapılacak bir saldırıyı BM Güvenlik Konseyi’ne götüreceğini duyuruyordu. İngiltere de benzer görüşleri dile getirdi.
Türkiye’nin ikinci karşı-notası 18 Ekim 1946’da yani ABD-İngiliz notalarından yaklaşık 10 gün sonra verildi. Bu notada Ağustos notasında belirtilen görüşler yineleniyor, Boğazlar’ın Sovyetlerle Batı dünyasını birbirine bağlayan bir halka durumunda olduğuna değiniliyor, Karadeniz devletlerine Boğazlar konusunda özel bir ayrıcalık tanınmayacağı belirtiyordu. Türk notası şöyle tamamlanıyordu: “ Cumhuriyet hükümeti bu yapılmış temasların Türkiye ile üç devletten (ABD-İngiltere-SB) her birinin Boğazlar sorunu hakkındaki durumlarını açıklıkla ve yeterli ölçüde açıklamış olduğu kanısındadır. (22) Yani Türkiye karşılıklı görüşlerin yeterli ölçüde dile getirildiğini belirterek tartışmayı kesmek istediğini anlatır.
Sovyetler Birliği bu notaya yanıt vermez. Bu, “Sükut ikrardan gelir” anlayışı içinde Türkiye’nin “tartışmayı keselim” yanıtına olumlu yanıttır.
Nitekim Sovyet hükümeti bir konferans toplanması talebini yinelemez, Normal süre bitiminde Montrö Sözleşmesi’nin sonlandırılmasını da talep etmez. Bunun sonucunda Montrö geçerliğini korur.
Buraya kadar anlatılanlardan, işi karışık hale getirenin Türk tarafı olduğu söylenebilir. Ancak, kargaşanın büyümesinde Sovyet hükümetinin payı olduğu belirtilmelidir. Olaylar şöyle gelişir:

Stalin’in ölümünden kısa bir süre sonra 30 Mayıs 1953’de Dışişleri bakanı Molotov Türk elçisine sözlü bir açıklama yaptıktan sonra yazılı bir metin sunar. Metinde, Sovyet hükümetinin eski bakış açısını gözden geçirdiği belirtildikten sonra “Sovyet hükümetinin Türkiye’ye karşı hiçbir toprak iddiası olmadığı” ve “Boğazlar”ı savunma isteğinden vazgeçtiği”(23) belirtilir. Türk kaynakları Sov- yet hükümetinin bu açıklamayla Mart 1945’de Molotov-Sarper görüşmesi ile başlayan gerginliği geride bırakmak istediğinde görüş birliği içindedir. Ancak bu, tersinden okunduğunda, “Sovyet hükümetinin Türkiye’ye karşı geçmişte toprak talebi“ olduğunu ikrar ettiği anlamına gelir mi? Türk kaynaklarının bü- yük çoğunluğu bu görüştedir. Dahası, aynı Türk kaynaklar Sovyet hükümetinin geçmişin sorumluğunu Stalin’in üzerine yıkmaya çalıştığı kanısındadır.
Sovyetler’in bu açılımı bile kimi Türk kaynaklarınca yeteri kadar açık bulunmaz. K. Gürün’e göre “Rusya yaptığı hatayı düzeltmek istiyordu. Ancak deklarasyonda toprak talebinin haksız bir iddia olduğu belirtilmemişti.” (24) F. Armaoğlu ise Sovyetlerin “Boğazlardaki taleplerinden vazgeçip geçmediklerinin anlaşılamadığından dem vurmaktadır. (25) Prof. Seha L. Meray ise 30 Mayıs 1953 tarihli Sovyet Deklarasyonu’nda Sovyet hükümetinin Türkiye’den bir toprak talebi olmadığını bildirdiğini “Documentation Française”in 16 Temmuz 1953 tarihli belgesine dayandırır. (26) Türk hükümeti (Demokrat Parti iktidarı) ise Molotov’ un açıklamasının olumlu yönünü öne çıkarmayı yeğler: “Türkiye hükümeti, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı hiçbir toprak iddiasında bulunmadığını beyan eden Sovyet hükümetinin beyanını memnuniyetle kaydeder” (27) Öyleyse, Sovyet Deklarasyonunda geçen “toprak talebimiz yoktur” ifadesi genel bir ifade midir yoksa 1945 Haziranındaki görüşmeye göndermeyle yapılan bir düzeltme midir? Bu can alıcı sorunun yanıtını öteki sayfalarda Mehmet Perinçek’in yazısında bulacaksınız. M. Perinçek 50 küsur yıllık bir çarpıtmayı doğru okuyarak, parçaları yerli yerine yerleştiriyor.
A.Dugin’in “Amerika bu işi ustaca kullandı” ifadesine dönmeden önce o yıllara ait Türkiye’den yükselen sesi anımsatmak yararlı olacaktır. Y. Küçük, bir Sovyet kaynağına dayanarak, Türk Solu’nun konuya ilişkin görüşünü aktarıyor: “Şefik Hüsnü’nün başında bulunduğu Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Parti- since çıkarılan Ses Gazetesi, 26 Ekim 1946’da şunları yazmıştı: Sovyet notala- rında endişe ve huzursuzluk kaynağı olabilecek ne savaş tehdidi ne toprak talebi vardır. (28) Bu satırlar ABD propagandasının gürültüsü içinde boğuldu.

Yukarda belirtildi: 30 Mayıs 1953 Sovyet Notasına TC hükümeti olumlu yanıt verir ancak araştırmacı Eren Tellal’ın İngiliz ve Sovyet kaynaklarına dayandır-
dığı bulgular, Menderes hükümetinin ABD ve İngiltere’ye ne denli bağımlı olduğunu ve “Sovyet tehdidi” iddialarını Batı’dan yardım koparmak için nasıl kullandığını ortaya koymaktadır. Menderes 30 Mayıs 1953 tarihli Sovyet nota- sını sıcağı sıcağına o sırada bulunduğu Londra’da İngiliz yetkililerle görüşür. Bu nota ile Türkiye’nin NATO üyeliği arasında bağ kuran İngiltere, bunun SSCB‘nin attığı bir geri adım olduğunu savunur. (29) Değerlendirmeden ABD ve Fransa’yı da haberdar eden İngiltere, Sovyet notasını kendisine yontar. Türkiye’yi bir kez daha SSCB’ye karşı kışkırtır.
TC’nin Sovyet hükümetinin notasına resmi yanıtı olumludur ama Batı’nın havanın yumuşamasından sonra yardımı azaltabileceği kaygıları başba -kan Menderes’in kafasını kurcalar. Menderes İngiltere başbakanıyla 1 Haziran 1953’de Londra’da yaptığı toplantıda bu kaygısını açıkça dile getirir. (30) Bu bile tek başına, Savaş sonrası Türk hükümetlerinin ABD’den yardım kopar- mak için Sovyet girişimlerini nasıl kötüye kullandıklarının açık bir kanıtıdır.
Sovyet notasının öteki öğesi olan Boğazlar konusundaki gelişmeler de Türk kamuoyundan gizlenmiştir. Sovyetler Birliği Tür hükümetinin yanıtından iki gün sonra 20 Temmuz 1953’de yeni bir nota vererek Boğazlar’da sayıları artan Amerikan ve İngiliz savaş gemilerinden yakınır. Türkiye bu itirazı geçiş tirir. (31) Burada daha açık ve daha iyiniyetli olan Sovyet tutumu değil midir?

“Toprak talepleri” iddialarının Ciddiyeti
“Sovyet talepleri” söyleminin o yıllarda Basında ve belli siyasal çevrelerde önemli yankılar yarattığını teslim etmek gerekir. Ancak, koparılan gürültüye karşın, iddiaların tutarsızlığı kolayca görülebilecek kadar açıktır. O yıllarda olgulara bağlılık konusunda, bugüne göre, daha duyarlı davranan Baskın Oran 1970’de yani Soğuk Savaş’ın gölgesinin ikili ilişkilere düşmeye devam ettiği yıllarda “toprak talepleri” iddiasının anlamsızlığına işaret eder:
“Türk-Sovyet sınırı zaten doğal sınır bakımından SSCB’nin lehinedir ve
herhangi bir değişiklik SSCB’ye bir şey kazandırmayacaktı. Sovyetlerin
bu isteği ileri sürmelerinde en akla yakın neden, Boğazlar’ın kendi
aleyhlerine kullanılmamasını sağlama isteğinde bir pazarlık gücü elde
etme çabasıdır. (32)
Yani Oran’a göre Sovyetler’in toprak talebi iddiaları ciddi değildir, Sovyetler bu talepleri Boğazlar’da pazarlık gücünü artırmak için kullandılar.

Eski asker Rahmi Apak “Hatıralar”ında çelişkileri çok daha açık ifadelerle ortaya koyar.
“Deniz Kuvvetlerimiz Rus Karadeniz Filosu ile boy ölçüşebile- cek halde
değildi…Türkiye ise bağlı olduğu deklarasyonlara ve anlaşmalara sadık
kalmadığından Batılı memleketlerle Amerika nezdinde tenkit ediliyordu...
Ruslar Rumeli’den ve Kafkaslardan Türkiye hudutlarını geçip İstanbul
ve İskenderun’a doğru ilerlemiş olsalardı, Amerikalılar ve İngilizler bu hareketi men mi edeceklerdi? Benim şahsi düşünceme göre, o zamanki duruma göre bu oldu bittiyi kabul edeceklerdi. Türkiye’nin kara gözleri için Rus Orduları ile çatışmayacaklardı….(33)
Açık sorular açık yanıtları beraberinde getirir. Apaçık sorulara apaçık
yanıtlar veren Apak’ın sonraki satırlarda soruların yanıtını bir türlü bulamamaktan yakınması, olsa olsa işin şakası olabilir.
Apak’ın sorup da nedenlerini fazla eşelemediği soruların kesin yanıtlarını W.Churchill verir. İngiliz lidere göre Rus Ordusu böylesi bir saldırı harekatına girişmemiştir çünkü böylesi bir harekata girişecek güce-kudrete sahip değildi. Çünkü II. Dünya Savaşı’nı zaferle de tamamlamış olsa, Sovyet Ordusu savaş yorgunu idi. Görüldüğü gibi Churchill’in yanıtı Apak’ınkinden de açıktır. Bu konuda tereddüdü olanlar Churchill’in ünlü “Soğuk Savaş Konuşması”na (Mart 1946) bakabilirler.
Sovyet notalarının ABD’deki Yankıları

Sovyet hükümetinin 7 Ağustos 1946’da Türkiye’ye verdiği nota ABD’yi tedirgin eder. O tarihe kadar Türk-Sovyet anlaşmazlığı konusunda sessiz kalma- yı tercih eden ABD sesini yükseltmeye karar verir. Daha doğrusu adı geçen Sovyet notası Sovyetler Birliği’ni uluslararası alanda hedef göstermek için fırsat kollayan ABD’deki kimi çevreleri harekete geçirir. Şahinlerin başını çekenler den Donanma bakanı James Forrrestal, Amerika’nın bir yol ayrımına geldiğini öne sürer. (34 ) Beyaz Saray’da 15 Ağustos 1946’da başkan Truman, Dışişleri bakanı D.Acheson, Donanma Bakanı Forrestal, Savaş Bakanı Patterson, Genelkurmay başkanı Eisenhower, Kuvvet komutanlarının katıldığı toplantıda D. Acheson Türkiye’nin kaderi ile baş başa bırakılamayacağını söyler (35) Amerikan kamuoyu Sovyetler’e karşı tavır alma konusunda o sıralarda boca- lıyor olsa da iktidardaki “şahinler” harekete geçmeyi kararlaştırmıştı bile. Başkan Truman da o saflardaydı. 15 Haziran 1946 Memosunu, Amiral Leahy’nin 23 Ağustos 1946 tarihli memosu (not) izler. Yalçın Küçük Sovyetler Birliği’ni hedef gösteren 15 Ağustos 1946 belgesini Türk-Amerikan ilişkilerindeki dönüm noktası olarak gösterirken, kanımca, haklıdır.

15 Ağustos 1946 toplantısında yapılan tespitler şunlardır:
- Savaş sonrası İngiltere’nin uluslararası alanda bıraktığı boşluğu ABD’nin doldurması zorunludur.
- SB’nin artık düşman olduğunu kamuoyuna anlatmak gerekir.
O yıllarda gelişen Mc Carthycilik, kamuoyunu hızla “bilinçlendirir”.
“Sovyet Talepleri” söylemini bu çerçevede değerlendirmek doğru olur.


S o n u ç

1921’de Sovyetler Birliği’nin Ankara hükümetini tanıması ile başlayan, Kurtuluş Savaşı yıllarında gelişen, 1925 Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması ile doruğa ulaşan Türk-Sovyet dostluğunun 1945’de bir krize sürüklendiği açıktır. Bu süreçte esas kabahat kimdedir?
Baştan beri açıklamaya çalışıldı. Türkiye’yi rahatsız eden “toprak talebi” iddialarının kaynağı 7 Haziran 1945 Molotov-Sarper görüşmesinin, Sarper telg-rafına dayanan resmi açıklamadır.

1) Sovyetler’in bu talepleri baskı amacıyla kullanmış olmaları akla gelen güçlü olasılıktır. Ayrıca Türk kaynaklarının israrla gözden kaçırdıkları hatalar örneğin Türk hükümetinin kimi Alman savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçişine göz yumarak “ iyi komşuluk” ilişkilerini zedelemesi Sovyet tepkisinin nedenleri arasındadır.
2) Türkiye’de yansıtıldığı biçimiyle“Sovyetler’in Boğazlar’daki üs talebi”
hem doğru ifade edilmeli hem de doğru okunmalıdır. Sovyetler Ağustos ve Eylül 1946’da verdikleri notalarda dile getirilen, “Boğazlar’ın ortaklaşa savu- nulması” dır. Bunun ise, yukarda belirtilen, İkinci Dünya Savaşı yıllarının hataları ile ilgili olduğu açıktır.
3) Türkiye hükümeti Sovyetler’in “Boğazlar’ın Ortaklaşa savunulması” talebini geri çevirmekle doğru davranmıştır. Boğazlar Türkiye’nin münhasır egemenlik alanıdır. Bu noktada bir tereddüt olamaz. Sovyet hükümeti açısından doğru tutum, iyi komşuluk anlayışı çerçevesinde hataları iyi niyetli girişimlerle düzeltmeye çalışmak olmalıydı.
4) Başlarda öne sürdüğü Montrö Sözleşmesi’nin değiştirilmesi talebin-
de Moskova’nın israrcı olmaması, 1945’de Sovyet basınının Türkiye’ye karşı yürüttüğü ile kampanya ile birleşince anlamlanmaktadır. Sovyet hükümetinin niyeti baskı yapmaktı.
5) Sovyetler’in Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye ile ilişkilere kuşku
ile baktığı, 1939 Türk-İngiliz ve Türk-Fransız ittifak anlaşmalarından rahatsız olduğu açıktır. Sovyetler’i suçlayan Türk kaynakları İsmet İnönü’nün Atatürk ‘ün miras bıraktığı Türk-Sovyet dostluğunu sarsıntıya uğrattığı gerçeğini geçiştirmeye çalışıyorlar.
6) Sovyetler o sıralarda daha ileri gidebilirler miydi? Bunun yanıtını
1946 Martındaki ünlü “Demirperde Konuşması”nda bizzat W.Churchill veriyor. İngiliz lider Savaş sonrasında savaş istemediğini, savaşacak gücü de olmadı- ğını açıkça söylüyor. Stalin’in 1945’in ikinci yarısındaki tüm çabası, Batı ile savaş sırasında oluşan ittifakı sürdürerek yıkıma uğramış ülkesinin yaralarını sarmaktı. Ancak, başta ABD olmak üzere Batılılar buna izin vermedi.
7) Türkiye-ABD ilişkilerindeki dönüm noktası 15 Ağustos 1946 tarihli
Amerikan memosudur. ABD ve yandaşları o tarihten itibaren ellerindeki tüm olanaklarla Türk-Sovyet ilişkilerini kötülediler.
8) Türkiye’nin dış politikası açısından önemli olan, Sovyet baskısına
Türkiye’nin 1945-46 yıllarında tek başına göğüs germiş olmasıdır.
9) öte yandan Sovyetler konusundaki ABD baskısının 1946’nın ikinci yarısında yoğunlaştığı tespit edilmelidir. Bir Amerikalı tarihçinin deyişi ile “1946 yılı boyunca, İran ve Türkiye ile yaşanan krizlerde bile Truman Sovyet politikasını kesinlikle açıktan eleştirmedi. (36)
Türkiye’nin sonraki destek arayışları, olsa olsa öz-güven eksikliği ile, bağımsızlıktan uzaklaşma ile açıklanabilir.
9) Yazıyı, yakın tarihten çıkardığı dersleri Teori’nin Aralık 2004 sayı sında kağıda döken E. Amiral Tanju Erdem’in günümüzde pek çok aydının katıldığını bildiğimiz tespitini yineleyerek sonlandıralım: “ Türkiye’nin Savaş sonrası NATO ve ABD güdümüne giriş nedeni Sovyet tehdidi değil, egemen sınıfların tercihidir” (37)


(1) Alexander G. Dugin, Teori, Aralık 2004, s. 48
(2) F.Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasal Tarihi; Olaylarla Türk Dış Politikası,
B.Oran (ed) Türk Dış politikası; Oral Sander, Siyasi Tarih (1918-1994);
K.Gürün,Türk-Sovyet İlişkileri (1920-1953); F.Cemal Erkin, Türk-Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi, Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih; Dışişleri Bakanlığı, İkinci Dünya Savaşı Yılları (1939-46), Zeki Kuneralp, Sadece Diplomat; Altan Öymen, Bir Dönem Bir Çocuk; Emre Kongar, 21. Yüzyılda Türkiye; B.Oran Türkiye’nin “Kuzeydeki Büyük Komşu Sorunu” Nedir (Türk-Sovyet İlişkileri 1939-1970)
(3) Niyazi Berkes, Unutulan Yıllar;Yalçın Küçük,Türkiye Üzerine Tezler-2, 1908-1978, Cüneyt Akalın, Soğuk Savaş ABD-Türkiye-1,
(4) B.Oran (ed) Türk Dış Politikası, F.Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasal Tarihi vb.
(5) K.Gürün, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 283;FRUS, Conf. of Berlin,V.I, s. 1031
(6) T.C. Dışişleri Bakanlığı, “İkinci Dünya Savaşı Yılları” (1939-1946)
(7) F. C. Erkin, Türk-Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi, Ankara, 1968
(8) Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler-2, 1908-1978, İst.1980, Tekin Yay. Küçük tereddütleri yoketmek için Harriman’ ın raporunun cümleciğini ingilizceden aynen aktarıyor: “Molotov’s attitude was consistently friendly and correct and there was no intimation on his part that the action reflected ill feeling or any tendency to bring pressure on Turkey”
(9) Y. Küçük, age, s. 293
(10) Y. Küçük, age, s. 296
(11) Y.Küçük, age, s. 302
(12) Y.Küçük, age, s. 307
(13) C. Akalın, Soğuk Savaş, ABD-Türkiye, s. 198
(14) Hıfzı Topuz, Türk Basın Tarihi, s.181
(15) Yalçın Küçük, age, s. 374
(16) Kâmuran Gürün, Türk-Sovyet İlişkileri, Türk Tarih Kurumu yayınları,
Ankara 1991, s. 305
(17) Ayın Tarihi, s. 153, Ağustos 1946, c.1, s. 74-75
(18) Seha L. Meray, Devletler Hukukuna Giriş, Ankara, 1959 s. 451
(19) Ayın Tarihi, s. 153, Ağustos 1946, s. 76-83
(20) Ayın Tarihi, sayı 154, Eylül 1946, s. 46-51
(21) S.L. Meray, age, s. 454
(22) K. Gürün, age, s. 308
(23) K. Gürün, age, s. 310
(24) K. Gürün, age, s. S. 310
(25) F.Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, İş Bank. Yay., Ank.,1994, s.521
(26) Seha L.Meray, age, s. 346
(27) K. Gürün, age, s. 311
(28) A.F. Muller, Turtsiya, Prolema Prolikov, Moskva, 1947 aktaran Y. Küçük, age, s. 376
(29) Eren Tellal, SSCB-Türkiye İlişkileri, 1953-1964, Mülkiyeliler Birliği
Yayınları, Ankara 2000, s. 67
(30) E.Tellal, age, s.67
(31) E. Tellal, age, s. 69
(32) Baskın Oran, Türkiye’nin “Kuzeydeki Büyük Komşu” Sorunu Nedir?
(Türk-Sovyet İlişkileri, 1939-1970), SBF Dergisi, Ankara 1970
(33) Rahmi Apak (E.Kur.Albay), Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları, Atatürk
Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Ankara 1988
(34) W.Millis (ed), The Forrestal Diaries, New York 1951 s. 191
(35) W.Millis (ed), age, s. 192; The New York Times, 17 Ağustos, 1946
(36) Walter LaFeber, America, Russia and the Cold War, 1945-2002, McGrow-Hill, New York, p. 47
(37) Tanju Erdem, Teori, Aralık 2004

Tuesday, February 08, 2005

American Indian Professor the Ward Churchill Academic Freedom Controversy

1 Prof quits chair over 9/11 (News Story)
2 Text of Ward Churchill's statement
3 Text of Colorado House of Representatives Resolution
4 Text of Governor Owens' letter on Churchill
5 N.Y. college cancels talk (News Story)
6 AAUP Statement on Professor Ward Churchill
Controversy
=======================================
111111111111111111111111111111111111111
Prof quits chair over 9/11
By Howard Pankratz
Denver Post Staff Writer
Tuesday, February 01, 2005
denverpost.com
University of Colorado professor Ward Churchill,
criticized for comparing victims of the September 2001
attack on the World Trade Center to Nazis, resigned
Monday as chair of the school's ethnic-studies
department.
Todd Gleeson, dean of CU-Boulder's College of Arts and
Sciences, accepted the resignation. Churchill will
continue to teach in the department of ethnic studies.
"I believe it is in the best interests of both the
university and professor Churchill that he step away
from his administrative role in the department at this
time," Gleeson said. Churchill's term as department
chair was to expire in June.
His salary will drop to $94,242 from $114,032, said
Pauline Hale, a CU spokeswoman.
In his letter to Gleeson, Churchill said that he is
proud of his administrative accomplishments but that
the present political climate made him a liability in
representing his department and the university as an
administrator.
He had compared the World Trade Center victims to
"little Eichmanns," after Adolf Eichmann, who managed
the Nazi plan to exterminate Jews.
Earlier Monday, Churchill said in a statement issued
through his wife, Natsu Saito, that he hadn't compared
all of the World Trade Center victims to Nazis, just
the "technicians" who died in the Sept. 11 attacks.
"I have never characterized all the Sept. 11 victims as
Nazis. What I said was that the 'technocrats of empire'
working in the World Trade Center were the equivalent
of 'little Eichmanns.' Thus, it was obviously not
directed to the children, janitors, food-service
workers, firemen and random passers-by killed in the
9-1-1 attack," Churchill said.
Churchill said he isn't a "defender" of the Sept. 11
attacks but simply pointed out that if U.S. foreign
policy results in massive death and destruction abroad,
"we cannot feign innocence when some of the destruction
is returned."
In the essay "Some People Push Back: On the Justice of
Roosting Chickens," Churchill said the Pentagon was a
military target, "pure and simple."
"As to those in the World Trade Center ... Well,
really. Let's get a grip here, shall we? True enough,
they were civilians of a sort. But innocent? Gimme a
break. They formed a technocratic corps at the very
heart of America's global financial empire - the
'mighty engine of profit' to which the military
dimension of U.S. policy has always been enslaved."
Lawrence Pacheco, spokesman for U.S. Rep. Mark Udall,
D-Colo., wasn't satisfied with Churchill's
clarification.
"There were no legitimate targets for the 9/11 attacks.
Thousands of innocent people were killed in New York
City, Washington and Pennsylvania. There is no way to
rationalize those attacks," Pacheco said.
Churchill is scheduled to speak on a panel Thursday at
Hamilton College in Clinton, N.Y., where his comments
have upset students, residents and relatives of 9/11
victims.
Kathy Trant, whose husband, Dan, died in the attacks,
plans to confront Churchill when he speaks in New York
on Thursday.
Dan Trant was a bond broker at Cantor Fitzgerald, which
lost 658 employees.
"I want to ask him why he feels the way he does," Kathy
Trant said Monday. "It is just hurtful, and I think
this man is looking for attention."
Richard Pecorella, whose fiancée, Karen Juday, was an
administrative assistant at Cantor Fitzgerald, said he
is outraged.
"I feel it is almost defamation of character of these
people," he said Monday. "This is not an ethnic issue
or freedom-of-speech issue. This is someone outright
saying these people deserved to be murdered because
they worked for corporate America. And he compares them
to Nazis; that's outrageous."
Churchill's comments have brought calls for apologies
and demands that he be fired.
He lashed out at recent media coverage of his essay,
saying it had resulted in death threats and defamation
of character.
Shoba S. Rajgopal, an instructor in the ethnic-studies
department, said Churchill's resignation isn't pleasing
everyone.
"He's very sad the whole department is being dragged
down by this," she said. "He did not want the whole
department tarnished. A lot of students are upset about
him stepping down. I suppose there are students who
feel the other way, too."
Speaking Monday night, New York Gov. George Pataki said
he would tell Hamilton College officials they made a
mistake in inviting Churchill.
"I am appalled first that this person with such a
warped sense of right and wrong and of humanity teaches
at a higher education institution anywhere in America,"
the Republican governor said. "But I am equally, or
perhaps even more, appalled that Hamilton College in
this state has invited that person to participate in a
forum. It is wrong. There is a difference between
freedom of speech and inviting a bigoted terrorist
supporter."
Staff writer Dave Curtin and The Associated Press
contributed to this report.
Staff writer Howard Pankratz can be reached at
303-820-1939 or hpankratz@denverpost.com.
http://www.denverpost.com/Stories/0,1413,36%257E23827%257E2685148,00.html
==================================================
22222222222222222222222222222222222222222222222222
Text of Churchill statement
Tuesday, February 01, 2005
denverpost.com
Here is the text of a statement distributed to the
media Monday on behalf of University of Colorado
professor Ward Churchill. Spelling and punctuation have
been left unaltered.
-------------------------
Press Release - Ward Churchill January 31, 2005
In the last few days there has been widespread and
grossly inaccurate media coverage concerning my
analysis of the September 11, 2001 attacks on the World
Trade Center and the Pentagon, coverage that has
resulted in defamation of my character and threats
against my life. What I actually said has been lost,
indeed turned into the opposite of itself, and I hope
the following facts will be reported at least to the
same extent that the fabrications have been.
* The piece circulating on the internet was developed
into a book, On the Justice of Roosting Chickens. Most
of the book is a detailed chronology of U.S. military
interventions since 1776 and U.S. violations of
international law since World War II. My point is that
we cannot allow the U.S. government, acting in our
name, to engage in massive violations of international
law and fundamental human rights and not expect to reap
the consequences.
* I am not a "defender"of the September 11 attacks, but
simply pointing out that if U.S. foreign policy results
in massive death and destruction abroad, we cannot
feign innocence when some of that destruction is
returned. I have never said that people "should" engage
in armed attacks on the United States, but that such
attacks are a natural and unavoidable consequence of
unlawful U.S. policy. As Martin Luther King, quoting
Robert F. Kennedy, said, "Those who make peaceful
change impossible make violent change inevitable."
* This is not to say that I advocate violence; as a
U.S. soldier in Vietnam I witnessed and participated in
more violence than I ever wish to see. What I am saying
is that if we want an end to violence, especially that
perpetrated against civilians, we must take the
responsibility for halting the slaughter perpetrated by
the United States around the world. My feelings are
reflected in Dr. King's April 1967 Riverside speech,
where, when asked about the wave of urban rebellions in
U.S. cities, he said, "I could never again raise my
voice against the violence of the oppressed . . .
without having first spoken clearly to the greatest
purveyor of violence in the world today - my own
government."
* In 1996 Madeleine Albright, then Ambassador to the UN
and soon to be U.S. Secretary of State, did not dispute
that 500,000 Iraqi children had died as a result of
economic sanctions, but stated on national television
that "we" had decided it was "worth the cost." I mourn
the victims of the September 11 attacks, just as I
mourn the deaths of those Iraqi children, the more than
3 million people killed in the war in Indochina, those
who died in the U.S. invasions of Grenada, Panama and
elsewhere in Central America, the victims of the
transatlantic slave trade, and the indigenous peoples
still subjected to genocidal policies. If we respond
with callous disregard to the deaths of others, we can
only expect equal callousness to American deaths.
* Finally, I have never characterized all the September
11 victims as "Nazis." What I said was that the
"technocrats of empire" working in the World Trade
Center were the equivalent of "little Eichmanns." Adolf
Eichmann was not charged with direct killing but with
ensuring the smooth running of the infrastructure that
enabled the Nazi genocide. Similarly, German
industrialists were legitimately targeted by the
Allies.
* It is not disputed that the Pentagon was a military
target, or that a CIA office was situated in the World
Trade Center. Following the logic by which U.S. Defense
Department spokespersons have consistently sought to
justify target selection in places like Baghdad, this
placement of an element of the American "command and
control infrastructure" in an ostensibly civilian
facility converted the Trade Center itself into a
"legitimate" target. Again following U.S. military
doctrine, as announced in briefing after briefing,
those who did not work for the CIA but were nonetheless
killed in the attack amounted to no more than
"collateral damage." If the U.S. public is prepared to
accept these "standards" when the are routinely applied
to other people, they should be not be surprised when
the same standards are applied to them.
* It should be emphasized that I applied the "little
Eichmanns" characterization only to those described as
"technicians." Thus, it was obviously not directed to
the children, janitors, food service workers, firemen
and random passers-by killed in the 9-1-1 attack.
According to Pentagon logic, were simply part of the
collateral damage. Ugly? Yes. Hurtful? Yes. And that's
my point. It's no less ugly, painful or dehumanizing a
description when applied to Iraqis, Palestinians, or
anyone else. If we ourselves do not want to be treated
in this fashion, we must refuse to allow others to be
similarly devalued and dehumanized in our name.
* The bottom line of my argument is that the best and
perhaps only way to prevent 9-1-1-style attacks on the
U.S. is for American citizens to compel their
government to comply with the rule of law. The lesson
of Nuremberg is that this is not only our right, but
our obligation. To the extent we shirk this
responsibility, we, like the "Good Germans" of the
1930s and '40s, are complicit in its actions and have
no legitimate basis for complaint when we suffer the
consequences. This, of course, includes me, personally,
as well as my family, no less than anyone else.
* These points are clearly stated and documented in my
book, On the Justice of Roosting Chickens, which
recently won Honorary Mention for the Gustavus Myer
Human Rights Award. for best writing on human rights.
Some people will, of course, disagree with my analysis,
but it presents questions that must be addressed in
academic and public debate if we are to find a real
solution to the violence that pervades today's world.
The gross distortions of what I actually said can only
be viewed as an attempt to distract the public from the
real issues at hand and to further stifle freedom of
speech and academic debate in this country.
http://www.denverpost.com/Stories/0,1413,36%257E53%257E2686093,00.html#
==================================================
33333333333333333333333333333333333333333333333333
NEW TEXT OF HOUSE RESOLUTION ON CHURCHILL
Wednesday, February 02, 2005
denverpost.com
Here is the text of House Joint Resolution 1011,
supporting victims of the Sept. 11 terrorist attacks,
as adopted unanimously Wednesday by the Colorado House
of Representatives. (Capitalization is at it appears in
the resolution).
-------------------------
WHEREAS, The tragedy of September 11, 2001, marked one
of the darkest days in American history;
and WHEREAS, The terrorist attacks cost more than 3,000
innocent people their lives;
and WHEREAS, The pain of the families who lost loved
ones in the September 11, 2001, attacks is
immeasurable;
and WHEREAS, The healing process for those who lost a
family member in the September 11, 2001, attacks is
still ongoing;
and WHEREAS, It is important for the people of Colorado
to aid in and support that healing process;
and WHEREAS, Professor Ward L. Churchill's essay, "Some
People Push Back: On the Justice of Roosting Chickens"
related to the terrorist attacks of September 11, 2001,
strikes an evil and inflammatory blow against America's
healing process;
and WHEREAS, Professor Churchill's essay contains a
number of statements and contentions that are
deplorable and do not reflect the values of the people
of the State of Colorado;
and WHEREAS, Professor Churchill's essay, which claims
that the victims at the World Trade Center were not
innocent, states, "As for those in the World Trade
Center, ... well, really, let's get a grip here, shall
we? True enough, they were civilians of a sort. But
Innocent, Gimme a break." And Professor Churchill goes
on to compare the innocent victims of the September 11,
2001, attacks to Adolph Eichmann, the man who executed
Hitler's plan to exterminate the Jews during World War
II;
and WHEREAS, The sentiment of these statements strikes
at the hearts of those who lost a loved one in the
World Trade Center attack;
and WHEREAS, The victims at the World Trade Center were
innocent in every sense of the word and should always
be remembered as innocent victims of an unprovoked
attack on America;
now, therefore, Be It Resolved by the House of
Representatives of the Sixty-fifth General Assembly of
the State of Colorado, the Senate concurring herein:
(1) That the General Assembly expresses its heartfelt
sympathy for the victims of the September 11, 2001,
tragedy and their families; and (2) That the General
Assembly commemorates the lives lost during the
September 11, 2001, attacks.
Be It Further Resolved, That copies of this Joint
Resolution be sent to University of Colorado President
Elizabeth Hoffman, the University of Colorado at
Boulder Chancellor's office, the University of Colorado
Board of Regents, and University of Colorado at Boulder
Department of Ethics Chairman Ward L. Churchill.
http://www.denverpost.com/Stories/0,1413,36%257E61%257E2688100,00.html#
==================================================
44444444444444444444444444444444444444444444444444
Text of Governor Owens' letter on Churchill
Tuesday, February 01, 2005 -
denverpost.com
Here is the text of Gov. Bill Owens' letter Tuesday on
the subject of the controversy surrounding University
of Colorado ethnic studies professor Ward Churchill.
The letter was sent to the College Republicans at the
University of Colorado and its president, Isaiah
Lechowit.
-------------------------
February 1, 2005
Dear Friends:
We have come to a teaching moment at the University of
Colorado. I applaud every person on the University of
Colorado campus who has come to speak out against the
indecent, insensitive and inappropriate comments and
writings of Ward Churchill.
All decent people, whether Republican or Democrat,
liberal or conservative, should denounce the views of
Ward Churchill. Not only are his writings outrageous
and insupportable, they are at odds with the facts of
history. The thousands of innocent people - and
innocent they were - who were murdered on September 11
were murdered by evil cowards. Indeed, if anyone could
possibly be compared to the evildoers of Nazi Germany,
it is the terrorists of the 21st century who have an
equally repugnant disregard for innocent human life.
No one wants to infringe on Mr. Churchill's right to
express himself. But we are not compelled to accept his
pro-terrorist views at state taxpayer subsidy nor under
the banner of the University of Colorado. Ward
Churchill besmirches the University and the excellent
teaching, writing and research of its faculty.
Ideas have consequences, and words have meaning. If
there is one lesson that we hope that all Coloradans
take from this sad case - and especially our students -
it is that civility and appropriate conduct are
important. Mr. Churchill's views are not simply anti-
American. They are at odds with simple decency, and
antagonistic to the beliefs and conduct of civilized
people around the world. His views are far outside the
mainstream of civil discourse and useful academic work.
His resignation as chairman of the Ethnic Studies
Department was a good first step. We hope that he will
follow this step by resigning his position on the
faculty of the University of Colorado.
Sincerely,
Bill Owens
http://www.denverpost.com/Stories/0,1413,36%257E53%257E2686241,00.html#
=====================================================
55555555555555555555555555555555555555555555555555555
N.Y. college cancels talk
Ward Churchill, who quit as department chair over his
9/11 comments, insists he won't resign as teacher.
By Howard Pankratz
Denver Post Staff Writer
denverpost.com
Wednesday, February 02, 2005
Hamilton College in New York has canceled the panel
discussion featuring controversial University of
Colorado ethnic- studies professor Ward Churchill,
citing dozens of threats to the college and members of
the panel.
But 9/11 victims' relatives, who decry Churchill's
description of World Trade Center victims as "little
Eichmanns," say their protests were what forced the
school to reconsider.
Vige Barrie, director of media relations for the school
in Clinton, N.Y., said that "more than a hundred"
threats had been received and forwarded to local
police.
The threats came as a result of the controversy that
erupted over an essay Churchill penned the day after
the Sept. 11, 2001, attacks, comparing workers in the
World Trade Center to Adolf Eichmann, a Nazi whom
Churchill describes as "a technocrat who made sure the
trains ran on time."
Churchill resigned Monday as chair of CU's ethnic-
studies department but will remain as a teaching
professor with a salary of $94,242.
On Tuesday, Gov. Bill Owens suggested that Churchill
resign his teaching post as well.
"Ideas have consequences, and words have meaning,"
Owens said in a written statement. "Mr. Churchill's
views are not simply anti-American. They are at odds
with simple decency. ... His resignation as chairman of
the ethnic-studies department was a good first step."
Churchill made it clear Tuesday that resigning as chair
was as far as he intended to go.
"I didn't want the job (as chair of the department)
anyway, so it's worked out really well," he said,
freeing him to concentrate on what he loves: teaching
and writing. As for the call of Owens, or anyone else
who would urge him to resign, Churchill said
emphatically: "I'm not going anywhere."
"I was doing my job," he said, because the essay is
sparking discourse and debate.
He is being misquoted, he said, and does not advocate
the violence of 9/11. His essay points out that because
the U.S. has a policy, he said, of dominating other
countries, the attacks were inevitable.
Meanwhile, he said, he will continue to do what he
lives for.
"Seeing light bulbs go on and seeing people as a result
of what I do connect the dots, I suppose it's akin to
the birthing process," he said. "I'm almost 60; I'm not
going to be hurtling myself over any barricades."
Tuesday afternoon, a throng of students and reporters
accompanied Churchill between classes on the CU-Boulder
campus. For every student who insulted Churchill as he
passed, more praised him.
"Professor Churchill is a fantastic writer, and I
wanted to be in an atmosphere where normal thought is
challenged," said Shaina Mille, 20, who says she
transferred to CU from New Orleans' Tulane University
because of him.
Other students criticized him.
"I totally support his First Amendment rights," said
Allison Sands, 18, who said she found his comments
"offensive and blasphemous" and that they should not be
supported by CU.
In a statement issued Tuesday, Hamilton College
president Joan Stewart said the school had done its
best "to protect what we hold most dear, the right to
speak, think and study freely. But there is a higher
responsibility that this institution carries, and that
is the safety and security of our students, faculty,
staff and the community in which we live."
Dan English, chief of police in Kirkland, N.Y., said
Hamilton has been compiling e-mails and phone calls.
The department's director of campus safety will be
forwarding them to English's department, the Oneida
County Sheriff's Department or the New York State
Police.
English said he hasn't seen the e-mails or heard the
calls, so he couldn't comment on their nature.
Lt. Tim McGraw of the CU Police Department said CU
detectives are aware of death threats against Churchill
and have taken precautions to protect Churchill and
those around him, including his students.
Some of the 9/11 families believe the real reason the
school canceled the event was because of the pressure
relatives brought on the school.
One critic of Hamilton College is Richard Pecorella,
whose fiancée, Karen Juday, was an administrative
assistant at Cantor Fitzgerald, which lost 658
employees in the attack.
"I believe that the cancellation of Mr. Churchill was
from all the pressure put on your institution by the
families of 9/11, and it was the moral thing to do,"
Pecorella wrote Stewart on Tuesday. "You want to save
face by implying the death threats stopped this."
Staff writer Amy Herdy contributed to this report
Staff writer Howard Pankratz can be reached at
303-820-1939 or hpankratz@denverpost.com.
http://www.denverpost.com/Stories/0,1413,36%257E23827%257E2686958,00.html#
=====================================================
66666666666666666666666666666666666666666666666666666
AAUP Statement on Professor Ward Churchill Controversy
We have witnessed an extraordinary outpouring of
criticism aimed both at Professor Ward Churchill of the
University of Colorado at Boulder, for his written
remarks describing victims of the attacks on September
11, 2001, as "little Eichmanns," and at the invitation
for him to speak at Hamilton College in New York.
Television commentators urged viewers to write to
Hamilton College to condemn what the professor had
written and the college's decision to invite him. More
than 6,000 e-mail messages were sent to Hamilton
College president Joan Hinde Stewart, who described
them as "ranging from angry to profane, obscene,
violent." The governor of New York wrote a letter of
protest to President Stewart and in a dinner banquet
described Professor Churchill as a "bigoted terrorist
supporter." The governor of Colorado called on the
professor to resign from the University of Colorado
and, one day later, called for his dismissal. Professor
Churchill reports that he and his wife have received
more than 100 death threats. The prospect of violence
at Hamilton College led the administration there to
cancel the visit.
The American Association of University Professors,
since its founding in 1915, has been committed to
preserving and advancing principles of academic freedom
in this nation's colleges and universities. Freedom of
faculty members to express views, however unpopular or
distasteful, is an essential condition of an
institution of higher learning that is truly free. We
deplore threats of violence heaped upon Professor
Churchill, and we reject the notion that some
viewpoints are so offensive or disturbing that the
academic community should not allow them to be heard
and debated. Also reprehensible are inflammatory
statements by public officials that interfere in the
decisions of the academic community.
Should serious questions arise about Professor
Churchill's fitness to continue at the University of
Colorado -- the only acceptable basis for terminating a
continuing or tenured faculty appointment -- those
questions should be judged by a faculty committee that
affords the essential safeguards of due process, as
required by the university's and the Board of Regents'
official policies. Special care must be taken, however,
to avoid applying harsher standards in such a case, or
following less rigorous procedures, because of the
statements made by Professor Churchill about the tragic
events of September 11, 2001. While members of the
academic community are free to condemn what they
believe are repugnant views expressed by a faculty
member, any charges arising from such statements must
be judged by the same standards and procedures that
would apply to statements unrelated to the terrorist
attacks and the loss of life on that fateful day. We
must resist the temptation to judge such statements
more harshly because they evoke special anguish among
survivors and families of the September 11 victims. The
critical test of academic freedom is its capacity to
meet even the most painful and offending statements. A
college or university campus is, of all places in our
society, the most appropriate forum for the widest
range of viewpoints.
http://www.aaup.org/newsroom/Newsitems/churchill.htm

Wednesday, February 02, 2005

Kerkuk Meselesi, Ismail Cengiz

----- Original Message -----
From: Ismail Cengiz
Sent: Wednesday, February 02, 2005 7:35 AM
Subject: ırak seçimleri, kerkük ve hassasiyetlerimiz
Gece Yarısı Notları / İsmail Cengiz


KERKÜK MESELESİNDE MİLLİ AKSİYON
ORTAYA KONULMALI


30 Ocak 2005 tarihinde yapılacak Irak Seçimleri, her ne kadar BM gözetiminde yapılacak olsa bile, demokratik geçerliliğini yitirmiştir.
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) Türkiye Misyonu dış ilişkiler sorumlusu Sandra Khadhouri’nın “Seçimler için uluslararası standartlarda bir sürecin hazırlığının yapıldığını” ifade etmesi gerçekleri yansıtmamaktadır.
Seçimlere katılması onaylanan 111 siyasi parti ve grup arasında iki terör örgütünün de bulunması, Irak seçimleri ve demokrasi adına kara bir lekedir.
Ayrıca seçim listelerinde terör örgütü PKK’ya mensup teröristlerin isimlerinin kaydedilmiş olması BM adına düşündürü, demokrasi adına endişe vericidir.
Irak Bağımsız Seçim Komisyonu, silahların gölgesinde ve ABD’nin denetiminde oluşturulan bağımlı ve taraflı bir komisyondur. Dolayısıyla seçim kütüklerinin hazırlanmasında ABD ile işbirliği içinde olan Barzani ve Talabani’nin anti demokratik talep ve baskılarına boyun eğilmiştir.
Nitekim daha bir hafta önce Kerkük bölgesinde yapılacak seçimlerin bir süre daha ertelenmesi talebinde bulunan Kürtler’in bu tehdidi karşısında ABD yönetimi Kürtlere yeni haklar tanımış ve 23-25 Ocak tarihlerinde toplam 129.000 yeni Kürt’ün isimleri seçim kütüklerine kaydedilmiştir.
Ayrıca KYP Başkanı Celal Talabani’nin resmi açıklamasına göre, “Kürtler; Kerkük konusunda ABD yönetiminden, İngiltere Büyükelçisi’nden ve Irak Geçici Yönetimi’nden Kürtlerin Kerkük’e yerleştirilmeleri, Arapların da Kerkük’ten çıkarılarak eski yerleşim bölgelerine gönderilmeleri konusunda yazılı güvence” almışlardır.
Yazılı güvencenin anlamı ve verilmek istenen mesaj açıktır. Kerkük’ün Kürtleştirilme operasyonu tamamlanmış demektir. ABD’nin verdiği yazılı güvenceyle seçim öncesi Kerkük ve çevresindeki sun’i Kürt yapılanmasına imkan tanımıştır. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, geçici Irak Anayasası’nın 58. maddesine dayanarak, Kerkük’e yönelik Kürt göçüne Türkiye’nin itirazına rağmen tam destek vermiştir. Bunun neticesinde; komşu ülkeler ve başka yerleşim birimlerinden sistemli seçilde taşınarak Kerkük’e yerleştirilen Kürt sayısı 350 bin civarına yaklaşmıştır. Son üç gün içinde 80 bin, toplamda 129 bin taşıma Kürt’ün seçimlerde oy kullanmasına imkan tanınmak suretiyle seçimlere hile karıştırılmıştır.
Nitekim, Kerkük Seçim Kurulu, Kerkük’e sonradan yerleştirilen Kürtler’in seçimlerde oy kullanma haklarının olmadığını resmen ilan etmiş, ancak Kürtler’in “seçimlerden çekiliriz” tehdidi üzerine, kayıtların son günü 129 bin Kürdün seçmen kütüğüne kayıtları yapılmış ve akabinde Kerkük Seçmen Kurulu yeniden düzenlenmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Başbuğ’un; “Kerkük’ün demografik yapısının değiştirilmesiyle ortaya çıkan tablonun Türkiye açısından endişe verici olduğunu” ifade etmesi, kaygılarımızda haklı olduğumuzu açıkca vurgulamaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün “Kerkük’te atılacak yanlış bir adımın, Irak’ın geleceğine yönelik barışı olumsız etkileyeceği” şeklindeki açıklamaları, Kerkük konusundaki hassasiyetin, tüm Irak’ın geleceğini ilgilendirdiğini vurgulamaktadır.
ABD Dışişleri Sözcüsü Richard Boucher, Ocak ayı ortalarında, “Bush yönetiminin Kerkük bahsinde Irak Geçici Anayasası’nın 58. maddesinin uygulanmasını desteklediklerini” açıklamıştı.
Bilindiği gibi Irak Geçici Anayasası’nın 58. maddesi, “Saddam Hüseyin zamanında değiştirilen Kerkük’ün demografik yapısının eski durumuna dönüştürülmesine” imkan tanımaktadır.
Saddam döneminde Türkmenler’in ezici çoğunlukta bulunduğu Kerkük’ün Araplaştırılması için, bölgeye Baas yanlısı Araplar yerleştirilmişti. Dolayısıyla 58. maddeye göre yapılması gereken sonradan bölgeye yerleştirilen Araplar’ın eski yerleşim bölgelerine iade edilmesidir. Saddam döneminde Kerkük’ten çıkarılan Kürtler’in sayısı 10 bin kişiyi geçmemektedir. Bir o kadar Türkmen de Kerkük’ten sürgüne gönderilmiş veya katledilmiştir.
Ancak tüm bu gerçeklere rağmen, anayasanın bu geçici maddesi farklı ve yanlı uygulanmaktadır. Orgeneral Başbug’un da ifade ettiği gibi; “bugün Kerkük’te yaşanan durum, değişikliğin bu çerçevenin dışına çıktığını göstermektedir”. Kerkük’e göç ettirilen yüzbinlerce Kürt göçmenin, seçim listelerine kayıt ettirilmesi ve geri kalanların da kaydedilmeye çalışılması, bölgenin Kürtlere teslim edilmek istenmesinin açık bir göstergesidir. Ve bu göstergeler, Kerkük ile ilgili seçim sonuçlarını tartışmalı bir duruma sokmuştur. Kerkük’te, seçimlerde Kürtler’in çoğunluk sağlaması ve sandıktan zaferle çıkması kesinleşmiştir. Bu durumda Kerkük’teki seçimlerin meşruyeti de son bulmuştur. Nitekim, Kerkük’te yaşayan Araplar da seçimleri boykot etme kararını almışlardır.
İsrail, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde getirilerek bölgeye yerleştirilen ve seçim listelerine kayıtları yaptırılan Kürtler’in çoğunluğunun % 90’nın) Kerkük ile hiçbir alakaları yoktur.
Tüm bu göstergeler varken, Türkmenler’in Kerkük’teki seçimlere katılmaları ve oy kullanmaları, Kerkük’ün legal olarak Kürtler’e teslim edilmesi demektir ki, bu da, tarihi bir vebaldir.
Kerkük’teki Türkmen ve Araplar’ın seçimlere katılmaması halinde seçim sonuçlarının meşruiyeti de asla kabul görmeyecek ve Kerkük’ün Kürtleştirilmesi operasyonuna ağır bir darbe indirilmiş olacaktır.
İşte bu gerçekler ışığında, sorumluluğumuz gereği; demokrasi adına, bölge güvenliği ve barışı adına tüm siyasi partileri ve Kerkük halkını Kerkük’teki seçimleri boykot etmeye çağırıyoruz. Bilhassa tüm Türkmen parti ve gruplarını, Kerkük’teki seçimlere katılma kararlarını bir kez daha gözden geçirmeye ve seçimleri boykot etmeye davet ediyoruz.
Aksi halde Kerkük’te adil ve kalıcı çözüm bulmak mümkün olmayacağı gibi, seçim sonrası kanlı çatışmalar çıkabilecektir.
Nitekim, Demokrat Parti Başkan adayı senatör John Kerry’nin Gen.Kur.2. Başkanı Org. Başbug’un kaygılarını paylaşarak; “yakın gelecekte Kerkük’te etnik sıkıntının baş gösterebileceği uyarısında bulunması ve Türkiye’nin de çatışmaların içinde çekilebileceğini” ifade etmesi, bölgenin seçim sonrası ciddi olaylara gebe kalacağının net bir işaretidir.
ABD senatörü Kerry’nin itiraf ettiği gibi, seçimlerde İsrail’in de desteği ile Kürtler lehine senaryo hazırlayan ABD’nin bu yanlı ve yanlış politikası, Irak’taki iç kargaşayı durdurma yerine yaygınlaştırmaya hizmet etmektedir. Anlaşılan bölgede sağlıklı bir seçim yapılması veya ülkenin demokratikleştirilmesi istenmemektedir.
ABD’nin gerçek niyeti; Irak’taki direnişi bitirmek değil, aksine tam bir kaos ortamı oluşturmak ve İran’a yönelik saldırı için zemin hazırlamaktır.
Çünkü “ABD, Ortadoğu’ya getirmek istediği yeni yapılanmaya ancak bir kaostan sonra varabileceğini” anlamıştır. Türkiye’nin, İran ve Suriye’nin kabul edemeyeceği Kürdistan endeksli yeni bir düzenlemeye kendi askeri gücüyle varamayacağının yeni farkına varan ABD; önce bir kaos çıkarıp, sonrasında bölge ülkeleri arasında çatışmaları hedeflemektedir. Türkiye’nin de çıkması muhtemel iç kargaşa ve bölge ülkeleri arasındaki çatışmalara uzun süre duyarsız kalmayacağını varsayan CIA kaynaklı projede; tüm etnik unsurların ve bölge ülkelerinin zaman içinde siyasi ve askeri açıdan zayıflaması amaçlanmaktadır.
Ancak ABD, Irak’ta yanlış kartlarla yanlış bir oyunun içinde olduğunun farkında değildir. Aslında tek suçlu ABD değildir, “Ankara”nın bu meseledeki vebali, hatası, vurdumduymazlığı unutulmamalıdır. Tıpkı “Kıbrıs” meselesinde olduğu gibi, Kerkük sorunu da Atatürk’ün ölümünden bu yana yıllardır sürüncemeye bırakılmıştır. Güçlü ve milli iktidarlar olmadığı için, bölgedeki etkinliğini kaybeden “Ankara”, ABD’yi yönlendirme, ABD’ye doğru yolu gösterebilme imkan ve fırsatını da elinden kaçırmıştır.
Türkmen ve Kürt meselesinde milli politikayı bir tarafa bırakın, akılcı siyaset uygulanmamış; bölgede Kürtler kadar sayısal çoğunluğa sahip olan Türkmenler’in siyasi, askeri, politik ve kültürel bakımlardan organize bir toplum olmalarına imkan tanınmamış; öte yandan Kürtlerin silahlanmasına göz yumulmuş, hatta ekonomik açıdan kalkınmalarına maalesef yanlış teşhislerle destek dahi olunmuştur.
Özel Kuvvetlerin dağıtılması, komando birliklerinin yetkilerinin azaltılması neticesinde PKK’nın bölgede askeri ve siyasi açıdan güçlenmelerine imkan tanınmıştır. Güya PKK’nın kontrol altında tutulması için de Talabani ve Barzani gibi aşiretlere dolaylı olarak maddi imkan temin edilmiş ve bölgedeki otoritemiz, Peşmerge aşiretlerinin denetimine terkedilmiştir. Ve bu şekilde güçlenen Kuzey Irak’taki Kürt aşiretleri, bugün Ankara’ya kafa tutar hale gelmiştir.
Son iki paragraftaki “acı itiraf”, Kerkük ve Telafer’de yaşananları net bir şekilde özetlemektedir. Suçlu sadece ABD değildir. Kırmızı çizgilerin hiçe sayıldığı, hassasiyetlerimizin zedelendiği gelinen bugünkü noktada bizim vebalimiz ağırdır. Genelkurmayımız elbette bu meselede taraf olmalıdır. Ama siyaset üretmek veya istihbarat yapmak bence konunun uzmanı ehil kişilere bırakılmalıdır.
Yalnız Dışişlerimizin değil, tüm devlet organlarının, sivil toplum kuruluşlarının ve halkımızın; Türkiye Cumhuriyeti’nin milli çıkarlarına yakışan bir aksiyon ortaya koyması şart olmuştur.

Gece Yarısı Notları / İsmail Cengiz
ismailcengiz@superonline.com

ANKARA KERKÜK MESELESİNDE
TAVIR KOYMALIDIR
Kerkük Meclis Seçimlerinde Peşmergeler’e Fazladan 10 Sandalye Kazandırılmak Suretiyle, Kerkük’ün Kürt Şehri Olduğu Tescillendirilmiştir.
Güneydoğu sınırlarımızın güvenliğini hatta toprak bütünlüğümüzü yakından ilgilendiren bu vahim gelişmeler karşısında Ankara, “durum tespiti”nden önce
“milli tavrını” ortaya koymak durumundadır.


Anti demokratik yöntemler kullanılarak silahların gölgesinde yapılan Irak Seçimleri’ne hile karıştırılmıştır. Irak’ın önemli petrol merkezlerinden olan Türkmen yurdu Kerkük’te yapılan seçimlerde, Erbil ve Süleymaniye’den kamyon ve otobüslerle getirilen 180 bin Kürdün Kerkük’te oy kullanmaları sağlanmıştır.
41 sandalyeli Kerkük Meclisi Seçimleri için Kuzey Irak’tan getirilen Kürtler’e fazladan 10 sandalye kazandırılmak suretiyle, çoğunluğu ele geçirmelerine masa başında göz yumulmuş ve tarihi Türkmen şehri Kerkük’ün Kürdistan şehri olduğu tescillenmiştir.
Kerkük dışından getirilen Kürtler’in oy kullanabilmeleri için, bir çok sandıkta oy verme işlemleri 18.30’a kadar devam ettirilmiştir. Köylerdek, Türkmenler’in nahiyelerde oy kullanmaları engellenmiştir.
Yine birçok sandıkta ve Kürt bölgelerinde seçim merkezlerinde görevli ve gözlemciler sadece Kürtlerden oluşturulmuştur.
Seçimlerin anti-demokratik ve Kürtler’in lehine olacağı inancı ve kanaatinden dolayı ve güvenlik nedeniyle Türkiye’de yaşayan Türkmen’lerin sadece % 15’i kayıt yaptırmıştır. Mehmet Ali Erbil, Reha Muhtar, Lütfü Kırdar, Salih Neftçi gibi sayıları 10 bini geçen köklü Türkmen aile mensupları oy kullanmamışlardır.
En geç 10 gün içinde sonuçların açıklanacağı ifade edilen Irak seçimlerinin sonucu, seçim öncesi ABD yönetimince belirlenmiştir. Buna göre Şiiler’in oy oranı % 45, Kürtler’in oy oranı % 30, Türkmenler’in oy oranı % 10, Asuriler ve Keldaniler’in oy oranı % 3 ve seçimi boykot eden suni Araplar’ın oy oranı ise % 12 olarak ayarlanmıştır. Bu tabloya göre; 275 sandalyenin 130’u Şiilere, 90’ı Kürtlere, 20’si Türkmenlere, 7’si diğer etnik gruplara ve 28 sandalye de seçimleri boykot eden Sünni Araplara verilecektir. Sandalye dağılımında % 5 oranında Sünni Araplar lehine değişikliğin yapılabileceği ihtimali planlar arasındadır.
Her ne kadar Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın seçim öncesi Kerkük meselesinde Türkiye’nin milli hassasiyetlerini ve endişelerini ifade eden beyanları memnuniyetle karşılansa bile, ortaya konulan tavrın “durum tesbiti”nden öteye gitmediği, oldu—bitti ile Irak’ın bölünmesine yol açacak Kerkük bölgesinin Kürtlerin hakimiyeti altına sokma operasyonuna engel olunamadığı bir gerçektir. Hatta Ankara’nın bu tespitleri ne ABD yönetimince ne de aşiretler tarafından ciddiye alınmamaktadır.
Nitekim Talabani, ABD’den aldığı güçle seçim günü; “Kerkük’ün Kürt şehri olduğunu, Türkler’in Kerkük meselesine karışma haklarının bulunmadığını, aksi takdirde Kürtlerin de Diyarbakır ve Van üzerinde hak iddia etmeye kalkışacaklarını” vurgulayarak Ankara’ya meydan okumuştur.
Diğer Kürt aşiretinin başı olan Barzani’nin seçimden bir gün önce söylediği gibi, “Kerkük’ün seçimden sonra “Kürdistan” olarak nitelendirilen Kuzey Irak Kürt Bölgesi’ne bağlanması” operasyonu başarıyla tamamlanmıştır.
Ayrıca ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Kerkük’ü Kürtler’e vermek için gizli bir planları yada anlaşmaları olmadığını belirterek Kerkük hassasiyetinden dolayı Türkiyenin müdahalesinin bedelinin çok ağır olacağını ifade etmesi konunun önemine işaret etmektedir. Ne var ki Barzani dün Kürdistan TV’de yayınladığı seçim mesajında Kerkük meselesine ilişkin onurlu bir anlaşma yapıldığını resmen ifade ederek, Kerkük’ün doğal ve yasal olarak Kürdistan bölgesine döneceğini açıklamıştır.
Güneydoğu sınırlarımızın güvenliğini hatta toprak bütünlüğümüzü yakından ilgilendiren bu vahim gelişmeler karşısında Ankara, “durum tespiti”nden önce “milli tavrını” ortaya koymak durumundadır.


Gece yarısı notları / İsmail Cengiz
02 Şubat 2004

ANKARA UYAN ARTIK! VATAN TEHLİKEDE!

Bölgeye demokrasi getirmek amacıyla yapıldığı belirtilen “Irak Seçimleri”; silahların gölgesinde yapılan, her türlü hilenin uygulandığı anti-demokratik ve göstermelik bir seçimdir. Bilhassa Kerkük, Musul, Süleymaniye, Erbil ve Telafer’de ABD ve İngiltere’nin desteği ile Kürtler’in lehine sonuçlanabilecek her türlü anti-demokratik önlem alınmıştır.
· 400 bin Türkmen’in yaşadığı Telafer’de oy kullandırılmamıştır.
· Aynı şekilde Musul’da bir çok yörede çoğunluğu elinde bulunduran Türkmenler’in oy kullanmalarına imkan tanınmamıştır.
· Kürtler’in hem Kerkük’te hem de Erbil ve Süleymaniye’de mükerrer oy kullanmalarına göz yumulmuştur.
· Kerkük’te köylerdeki Türkmenler’in nahiyelerdeki sandıklara –seçim yasakları gerekçe gösterilerek- vasıtalarla gidip oy kullanmalarına engel olunmuş, öte yandan seçim yasakları hiçe sayılarak Kürtler’in Erbil ve Süleymaniye’den kamyon ve otobüslerle Kerkük’e taşınarak oy kullanmalarına izin verilmiştir.
· Türkmen köylerine seçim sandıkları konulmazken, Kuzey Irak’taki Kürt yerleşim birimlerine seçim sandıkları konulmuştur.
· Bir çok Türkmen yerleşim birimlerinde ise oy pusulaları kalmadığı gerekçesiyle, Türkmenler’in oy kullanmalarına imkan tanınmamıştır.
· Seçmen sayısı 450 bin olan Kerkük’te oy kullananların sayısının 600 bine çıkmış olması, seçimlerin anti-demokratik olduğunun açık bir göstergesidir.
· Terörist PKK’nın iki parti ile seçimlere katılmalarına izin verilmiş olması ise bir başka demokrasi ayıbıdır.
· Taşıma ve mükerrer oylarla Kerkük’ün Kürtleştirilmesi operasyonu tamamlanmış ve Irak’ın parçalanmasının önü açılmıştır.
Velhasıl, “Çingenenin çalıp, Kürdün halay çektiği” bu seçimler, demokrasi adına tarihe kara bir leke olarak geçecektir.
Seçim öncesi ifade ettiğimiz gibi, tarihi Türkmen şehri “Kerkük’ün, Kürt şehri” olarak tescili tamamlanmıştır. Daha dün kırmızı pasaport vererek kırmızı halılarla karşıladığımız ve karnını doyurduğumuz Kürt aşiretleri, “Ankara”nın vurdumduymazlığı ve desteği sayesinde, bu seçimler sonrası, Ankara’ya kafa tutar hale gelmiştir. Diyarbakır ve Van’a göz koyan Talabani ve Barzani, yakın günlerde “Devlet Başkanı” veya “Başbakan” sıfatıyla karşımıza çıkarak resmen “toprak talebinde bulunma” cür’etini gösterebilecek konuma gelmişlerdir.
Seçim sonrası ortaya çıkan sonuç; “demokrasi” değil, “terörizm” ve “Kürt ırkçılığı”dır…
Amerika, İsrail ve İngiliz üçlüsü; “Kürt ırkçılığını” bir silah olarak kullanarak Türkiye’yi sindirmek ve bölgede kaos ortamını devam ettirmek suretiyle, bölgeye yönelik emperyalist emellerini kalıcı olrak sürdürmeyi hedeflemektedirler.
Ancak bu manzara karşısında kaygı verici durum, Irak seçimlerinin getirdiği sonuç değil, Ankara’nın basiretsizliğidir.
Seçim sonuçlarının ne olacağı önceden belli iken, Türkmenler’i sonucu belli olan seçimlere sokan Ankara ağır bir vebal altındadır… Türkmenler’in seçimlerde oy kullanmasını teşvik eden Ankara, bu tavrı ile Kürt ırkçılığına hizmet etmiştir.
Ankara kendi eliyle Kürt Devleti’nin kurulmasına yasal zemin hazırlamıştır. Nitekim seçim sonuçlarının netleşmesiyle Kürtler, “Güney Kürdistan” tabirini alenen kullanmaya başlayarak, “Kuzey Kürdistan”ı yani “Türkiye’nin güneydoğusunu” resmen gündeme taşımaya başlamışlardır.
Seçim öncesi gürleyen Ankara’nın, herkesin bildiği konularda “durum tesbiti” yapmanın ötesinde, ciddi bir tavır ortaya koymaması “güvenliğimiz” ve “geleceğimiz” açısından endişe vericidir.
Seçim sonuçları ortaya çıkmıştır. “Seçimden sonra tavrımızı ortaya koyacağız” diyen Ankara adeta “şamar oğlanı” haline getirilmiştir.
Çıkan bu sonuçlardan sonra; “Kerkük’ün demografik yapısının değiştirilmesiyle ortaya çıkan tablo, Türkiye açısından endişe verici boyuttadır” diyen Genelkurmay Başkanlığı acaba şimdi ne yapabilecektir?
“Kerkük’te atılacak yanlış bir adım karşısında duyarsız kalınmayacağını” söyleyen Dışişleri Bakanlığı, atılan bunca yanlış adımdan sonra acaba nasıl bir “duyarlılık” gösterebilecektir?
“Irak’ın geleceği açısından böyle bir yanlışlığa göz yumulacak olursa, gelecekte olumsuz bir faturanın bedelini de onlar ödemek durumunda kalır” diyen Başbakanımız, acaba şimdi nasıl bir bedel ödettirecektir?
Ancak ne acıdır ki; Ankara’nın ayak üstü gürleyerek dillendirdiği “hassasiyetlerimiz” ne ABD tarafından ne de kendi elimizle besleyip büyüttüğümüz Peşmergeler tarafından maalesef ciddiye alınmamakta aksine dalga geçer gibi çiğnenmektedir. Şamar oğlanından farkımız kalmamıştır. “Kırmızı çizgilerimiz” pembeleşmiştir. Daha dün kırmızı çizgimiz olan Kerkük’ü kendi elimizle Kürtlere teslim ettik. Şimdi Kürtler’in kırmızı çizgisi Diyarbakır, Van olmuştur.
Bugün Kerkük’ü koruyamayan zihniyet, önümüzdeki on yılda Diyarbakır’ı nasıl koruyacaktır?
Siyasilerimizin basiretsizliğine alıştık ama 5000 yıllık şerefli maziye sahip olan Silahlı Kuvvetlerimize ne oldu? Yoksa Süleymaniye’de çuval geçirme operasyonu, son’un başlangıcı mıdır acaba?
Neden hep hesap veren konumundayız? Ankara’da bir babayiğit kalmadı mı?
Nerede “derin devlet”?
Nerede vatan topraklarına göz koyanlara karşısında “çizmemi getirin” diye kükreyen Atatürk’ün askerleri?
“İncirlik”, Amerika’nın nefes borusu değil mi? Kapat kardeşim.
“Habur”, Kürtler’in yemek borusu değil mi? Gırtlaklarına basıp, can damarlarını niçin tıkamıyorsunuz?
Güvenlik gerekçesiyle Amerika Irak’a giriyorsa, sen de aynı gerekçelerle Irak’a niye girmiyorsun?
Madem “Kerkük bizim için hayati derecede önemli güvenli sorunu” olduğunu söylüyorsun, öyleyse güvenliğin çöpe atıldığı gelinen bu nokta karşısında “neden askeri müdahale yapmayı düşünmedin?” diye bu millet sormaz mı kardeşim?
Unutmayın dayatmalar karşısında sessiz kalmaya devam ederseniz, yarın size kafa tutan Talabani’yi “Cumhurbaşkanı” sıfatında karşılamak durumunda kalacaksınız…
Unutmayın bugün Kerkük’teki oldu bitti karşısında tavrınızı koymazsanız, yarın Diyarbakır’ı masaya getireceklerdir…
Unutmayın bugün “Güney Kürdistan”ı sineye çekerseniz, yarın “Kuzey Kürdistan” diye karşınıza çıkacaklardır…
Unutmayın “Kuzey Kürdistan” diye karşınıza çıktıklarında, Türkiye’nin “güneydoğu toprakları” elinden çıkmış olacaktır…
PKK terör örgütünün iki parti ile seçimlere katılmasına izin vererek PKK terörünü legalleştiren, hileli ve göstermelik seçimlerle Kürt aşiretlerini yasallaştıran ve Ankara’ya kafa tutacak kadar güçlendiren zihniyetin perde gerisindeki amacının ne olduğu hala anlaşılmamış mıdır?
Yarınlarda, 80 bin kişilik düzenli orduya sahip olan Kürt aşiretleri, ABD generallerini ve İngiliz diplomatlarını yanına alıp, “Güney Kürdistan Devleti”ni kurduklarını ilan ederlerse ne yapacaksın benim güzel Ankara’m?…

Yorum : İsmail Cengiz / Türk Dünyası Diyalog Platformu Başkanı
ismailcengiz@superonline.com 0533.715 15 90