Washington Haber Forum-Washington News Forum: 12/01/2004 - 01/01/2005

Thursday, December 23, 2004

Surgunde Dogu Turkistan Hukumeti Basin Bildirisi

From: "Ismail Cengiz" <ismail@superonline.com>
To: washingtonhaber-owner@yahoogroups.com
Subject: East Turkistan Gov. beyanname
Date: Thu, 23 Dec 2004 02:39:13 +0200

DOĞU TÜRKİSTAN CUMHURİYETİ
SÜRGÜNDEKİ DOĞU TÜRKİSTAN HÜKÜMETİ
P.O Box 3680 – Oakton, VA 22124 USA
Tel: (571)344-3886 – Fax: (703)591-4257
www.etnfc.org-www.uygur.org

10 NO.LU HÜKÜMET BİLDİRİSİ
00 Aralık 2004 Saat 10.00

“Çin Ajanları’nın Tehditkar Faaliyetleri”

DOĞU TÜRKİSTAN TEŞKİLATLARININ
ORTAK GAYESİ:BAĞIMSIZLIKTIR…

Sürgündeki Doğu Türkistan Hükümeti Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Enver Yusuf’un açıklaması

Önce “Dünya Uygur Kurultayı”nın kurulması, onun ardından “Sürgünde Doğu Türkistan Hükümeti”nin kurulmuş olması, Doğu Türkistan davası adına uluslar arası arenada yeni bir sayfa açılmıştır.

Hür dünyada yaşayan Doğu Türkistanlılar “Kurultay” etrafında birleşmişler, ardından “Sürgün Hükümeti” etrafında kenetlenmişlerdir.

Uluslar arası ilişkiler açısından politik olarak halkımızı temsil etmek amacıyla ve bağımsızlık ve hürriyet talep etmek maksadıyla kurulan “Doğu Türkistan Hükümeti”ne ve “Dünya Uygur Kurultayı”na yönelik internet sayfalarında, dedikodu köşelerinde; haksız, kasıtlı eleştiriler yapmak, yalan bilgiler vermek ve şahıslara hakaret etmek suretiyle fitne-fesat yoluyla halkımızın birliğini parçalamak isteyenlerin bu kötü niyetlerine karşı tüm halkımızı, mücahitlerimizi uyanık olmaya ve birlik içinde bulunmaya davet ediyorum.
Hür dünyada çeşitli ülkelerde, gurbet ellerde, ayrı dünyalarda yaşamak zorunda kalan bizleri parçalamak, sindirmek için Çin Hükümeti “böl ve yut” politikasını uygulamaktadır.
Unutmayalım ki bizleri ayakta tutan “milli ideallerimiz”dir… “milli değerlerimiz”dir…“milli birliğimiz”dir… “Uygurlar”, “Kazaklar”, “Özbekler”, “Kırgızlar”, “Türkmenler”, “Tatarlar” hepimiz aynı davanın yolcularıyız.

Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı ve hürriyeti için bizimle birlikte olan, ayyıldızlı gökbayrağı kabul eden teşkilatlarımızla birlikte ortak düşmanımız Komünist Çin’e karşı her türlü insanlık dışı baskılara rağmen mücadele etmekte kararlıyız.

Bu münasebetle şunu açıklamak istiyorum ki; “Hükümetimiz”, hür dünyada kurulan bütün Doğu Türkistan Teşkilatlarını ve onların “bağımsızlık ve hürriyet” taleplerini desteklemektedir.
Hür dünyada faaliyet gösteren teşkilatlarımız arasında “fikir ayrılığı” yoktur. Sadece bağımsızlığa giden yolda “metot ayrılığı” vardır…

Tüm teşkilatlarımızın ortak hedefi; Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı ve halkımızın hürriyeti için faaliyet göstermektir...

Tüm teşkilatlarımızın ortak düşmanı; Komünist Çin Hükümeti’dir…

Dolayısıyla hem vatandaşlarımızı hem de vatandaşlarımıza sahip çıkan Türkiye, Almanya, Amerika, Kanada, Avustralya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Norveç, İsviçre, Hollanda, İngiltere, Suudi Arabistan Hükümetlerini uyarmak istiyoruz… “Pekin Yönetimi”; konsoloslukları ve elçilikleri vasıtasıyla her yerde casusluk faaliyetini yoğunlaştırmışlardır. Bu ülkelerde yaşayan masum vatandaşlarımızı lekelemek amacıyla “terörist” olarak suçlamak suretiyle pasifize etmeyi amaçlamaktadırlar… Her türlü ekonomik vaatlerle ve tehditlerle hür dünyada faaliyet gösteren Teşkilatlarımızı pasifize etmek gayreti içindedirler. Teşkilatlarda görev alan ve Komünist Çin aleyhine demokratik ve insani faaliyet gösteren arkadaşlarımızın hayatı tehlike ve tehdit altındadır.

Teşkilatlarımız ve vatandaşlarımız Komünist Çin’in baskılarına boyun eğmeyecektir. Aynı şekilde yukarıda adı geçen “Ülkeler”in de Çin’in gayri insani casusluk girişimleri karşısında önlem almaları beklentimizdir… Tüm kamuoyunun bilgisine sunulur…

İsmail Cengiz
Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü 0533.715 15 90

Tuesday, December 21, 2004

MHP Genel Baskani Devlet Bahceli'nin AB Karari Hakkindaki Basin Aciklamasi

From: "MHP GENEL MERKEZÝ" bilgi@mhp.org.tr
To: washingtonhaber@yahoo.com
Date:Tue, 21 Dec 2004 14:36:57 +0200
Subject:AB BRÜKSEL ZÝRVE SONUÇLARI

Deðerli internet kullanýcýsý;
Son AB süreciyle ilgili geliþmeler hakkýnda, Sayýn Genel Baþkanýmýz Dr.
Devlet Bahçeli, bir basýn açýklamasý yaparak, gündemi deðerlendirmiþ ve Sayýn Ünal Erkan'ýn partimize katýlým töreni düzenlenmiþtir. Bu açýklamanýn tam metni ekte sunulmuþtur.
Bu hassas süreçte ülkemizi bekleyen tehlikeler büyük bir hassasiyetle
vurgulayarak bu görüþlerimizi sizlerle paylaþmak istedik.
Bizlere konuyla ilgili görüþlerinizi bildirirseniz çok memnun oluruz.
Karþýklý olarak deðerlendirmelerimizi paylaþmýþ oluruz. Ýlginize teþekkür eder, sevgi ve saygýlarýmý sunarým.

MEHMET EKÝCÝ
MHP Genel Baþkan Yardýmcýsý

MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ
GENEL BAŞKANI

SAYIN DR.DEVLET BAHÇELİ’NİN

AB BRÜKSEL ZİRVE SONUÇLARI HAKKINDA
YAPMIŞ OLDUKLARI

BASIN TOPLANTISI METNİ

21 ARALIK 2004
SALI

ANKARA


Sayın Basın Mensupları,
Aziz Dava Arkadaşlarım,

Bugün Türkiye siyasi tarihinin en ağır ve çalkantılı dönemlerinden birini yaşamaktadır. Türkiye’nin sonu çok tehlikeli bir tuzağa çekilmek istendiği bu hassas dönemde, devletle ve milletle sorunu ve hesabı olan tüm çevreler bir şer ittifakı içine girmiştir.
Türk Milletine karşı büyük bir psikolojik yanıltma kampanyası yürütülmektedir.

Avrupa Birliği ekseninde yaşanan son gelişmeler ve tezgahlanan oyunlar, Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin geleceğini doğrudan hedef alan çok vahim boyutlar kazanmıştır.
Çağdaşlaşma adı altında sahneye konulan bir büyük ihanet oyunu ile Türkiye içerden çökertilmeye, içerden teslim alınmaya çalışılmaktadır.

Türkiye’nin yaşadığı en büyük talihsizlik olan içten pazarlıklı AKP iktidarı ile AB’ni maddi kazanç kapısı olarak gören bir avuç inançsız ve ilkesiz çıkar grubu, bu oyunun aktörleri, senarist ve yönetmenleri olarak sahneye çıkmışlardır.
Türk milleti ise bu oyunun sessiz ve tepkisiz seyircisi haline gelmiştir.

Meydanı boş bulan cahilane bir cüretle bir süredir sahnelenen bu oyun, son olarak geçen hafta Brüksel’de yapılan AB zirvesi ile yeni bir uygulama aşamasına geçirilmiştir. Türkiye’nin puslu ve mayınlı bir yola sürüklenmesinde yeni bir mesafe katedilmiştir. AB hayal ticaretinin sürdürülmesi için yeni bir pazarlama zemini hazırlanmıştır.

Türkiye’yi çok güç günler beklemektedir. Bu kuşatmanın kırılması aziz milletimiz için artık bir beka meselesi haline gelmiştir.

16-17 Aralık 2004 tarihinde Brüksel’de yapılan AB zirvesinde Türkiye hakkında alınan kararların gerçek niteliği ve temsil ettiği anlayış hakkındaki görüşlerimizi açıklamak için yaptığımız toplantıya katılan değerli basın mensuplarını ve tüm dava ve ülkü arkadaşlarımı sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Hepinizin çok iyi bildiği gibi, “önce AB’nin ve bizim siyasi çıkarlarımız, sonra Türk Milleti ve Türkiye’nin kaderi” diyen AKP iktidarı ve AB sektörünün taşeronları tarafından Brüksel Zirvesi, Türkiye için bir kader anı, tarihi bir milat olarak gösterilmiştir.
AB ümidini canlı tutmayı yegane varlık sebebi ve nefes borusu olarak gören bu çıkar ittifakı, zirve öncesinden başlayarak gürültülü ve maksatlı bir psikolojik etkileme kampanyası yürütmüştür.
Bunun sonucu heyecanlı ve tedirgin bir bekleyiş başlamış ve Türkiye topyekün 17 Aralık’a kilitlenmiştir.

Nihayet Brüksel zirvesi tamamlanmış ve AB’nin Türkiye hakkındaki gerçek niyetleri ve bakış açısı bir kere daha ortaya çıkmıştır.
İyi niyetli beklentileri olan Türk Milleti şimdi gerçeklerle yüz yüze ve baş başa kalmıştır.

Türkiye’nin 41 yıllık uzun ve yorucu Avrupa yürüyüşünde bugün gelinen noktanın ne anlama geldiği çok iyi anlaşılmalıdır.
Bu konuda somut gerçeklere dayanan objektif, dürüst ve namuslu bir durum değerlendirmesi yapmak, herkes için tarihi ve ahlaki bir görevdir.

Bu konudaki gerçekleri saptırmak, örtmek ve gizlemeye çalışmak, boş beklenti ve temennileri gerçekleşmiş gibi göstermek sadece siyasi ve fikri ahlâka aykırı bir davranış olarak kalmayacaktır.
Böyle bir maksatlı yalan ve yanıltma kampanyasının Türk Milletine ihanet anlamına geleceğini ve bunun vebalinin ve davet etmesi mukadder mukabelenin altından da kimsenin kalkamayacağı unutulmamalıdır.

Önce Türkiye ve Büyük Türk Milleti diyen bir siyaset felsefesinin bayrağını 35 yıldır şerefle taşıyan Milliyetçi Hareket, bugün de parti hesaplarını aşan namuslu bir vatanseverlik anlayışıyla bu konudaki gerçekleri tüm çıplaklığıyla Aziz Milletimizin dikkatine getirecektir.

Havai fişeklerin aydınlattığı şamata ortamlarında sahte zaferlerin ve sözde kahramanlıkların kutlandığı bugün de Milliyetçi Hareket, hakikatın sesi olarak Türk Milletinin karşısındadır.

Brüksel zirvesi kararlarının Türk Milletine yansıtılış biçimi ve bu konuda yapılan yorum ve değerlendirmeler, maalesef bazı kesimlerin tedavi kabul etmeyecek kadar kangren haline gelen siyasi ve ahlâki bir zaafını bir kere daha ortaya koymuştur.

Avrupa Birliğine kayıtsız şartsız teslim olan AKP iktidarı, Brüksel zirvesi kararlarının bütünlüğü içinde sadece bir unsuru ön plâna çıkararak, bunu bir zafer olarak gösterebilme arayışına ve telaşına düşmüştür. Zirve kararlarının çok önemli unsurları gözlerden kaçırılmak istenmektedir.

Bu saptırma gayretinin sonucu Türk Milletine, “bakın müzakerelere başlama tarihi aldık, 3 Ekim 2005’de başlayacak süreç sonunda Türkiye AB’ye tam üye olacaktır” yalanı söylenmektedir.

Siyaset açısından bakıldığında AKP’nin bundan siyasi bir itibar vesilesi çıkarmaya çalışması belki de fazla yadırganmayabilecektir. Ancak, burada asıl unutulmaması gereken husus, Türkiye’nin hayati çıkarlarının, Türk Milletinin şeref ve haysiyetinin AKP’nin siyasi istismar manevralarına feda edilemeyeceğidir.

Brüksel kararlarının Türkiye’nin önüne koyduğu vahim ve haysiyet kırıcı denklemin doğru anlaşılması bu bakımdan hayati önem taşımaktadır. Bu konunun “ağaçları bırakıp ormana bakalım”, “önemli olan tarih almaktır, gerisi ayrıntıdır” gibi safsatalarla geçiştirilemeyeceği artık herkes tarafından görülmelidir.

Brüksel zirvesi sonuçlarının, AB’nin son iki yıldır Türkiye hakkında ortaya koyduğu aşağılayıcı tavrın ışığında ve bir bütünlük içinde değerlendirilmesi kaçınılmazdır. 3 Ekim 2005 müzakere tarihinin gerçek anlamı, ancak diğer temel unsurların böyle bir bütünlük içinde değerlendirilmesiyle anlaşılabilecektir.

Böyle bir objektif değerlendirmenin karşımıza çıkardığı gerçekler şunlardır.

AB’nin 6 Ekim’de açıkladığı Komisyon raporlarında ve tavsiye kararında yer alan ve ağır ön şartların ve dayatmaların şekillendirdiği kıskaç denklemi, Brüksel zirvesinde aynen teyid edilmiştir.
Böylece, Türkiye’yi özürlü bir aday ülke olarak gören ve AB’nin dışında tutmayı amaçlayan onur kırıcı ayrımcılık, Zirve kararıyla tescil edilerek resmiyet kazanmıştır.

Bunun sonucu olarak zirvede Türkiye’ye verilen tek şey, bir dizi ağır şartların boyunduruğunda, içi boşaltılmış ve göstermelik bir süreç başlatılması için bir tarih verilmesi olmuştur. Daha da vahimi, bu boş tarih bile, icat edilen yeni bir Kıbrıs kriterine bağlanmış ve Kıbrıs Rumlarının tanınması, bu göstermelik sürecin başlatılması için ön şart olarak Türkiye’ye dayatılmıştır.

Brüksel’de Türkiye konusunda ortaya konulan bu anlayış, AB’nin Türkiye’yi eşit haklara sahip tam üye olarak içine almak niyeti ve iradesi olmadığını bir kere daha göstermiştir.

Zirve kararına bu açıdan bakıldığında, asıl amacın Türkiye’yi AB’nin kontrolünde ve yörüngesinde tutmak olduğu kolaylıkla anlaşılacaktır.
17 Aralık kararı, tam üyelik dışında özel bir statünün yol haritasıdır. Brüksel’de bunun siyasi ve hukuki zemini hazırlanmış, özel yöntemleri ortaya konulmuştur.

6 Ekim Komisyon raporunda bu konuda yer alan temel parametreler, öz ve esas itibariyle aynen muhafaza edilmiştir. Bu çerçevede, Türkiye ile müzakerelerin ucu açık olacağı, otomatik olarak üyelikle sonuçlanmayabileceği ve bu durumda Türkiye’nin Avrupa kurumlarına sıkı sıkıya bağlanması için özel ilişki modelleri geliştirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Bunun anlamı açıktır: Müzakerelerin tam üyelik dışında nasıl yönlendirileceğinin alt yapısı şimdiden hazırlanmış ve AB nihai hedefe ilişkin niyetlerini Türkiye’nin onurunu kırıcı biçimde metne koymuştur.

Ancak, iş burada da bitmemiştir. Türkiye ile tam üyelik dışında özel statü kurulacağına işaret eden diğer unsurlar da zirve kararlarında açıkça zikredilmiştir.
Bu çerçevede, Türkiye için, hiçbir üye ülke için öngörülmeyen kalıcı yasaklamalar ve kısıtlamalar getirilebileceği şimdiden açıkça belirtilmiştir.
Burada söylenmek istenen, Türk vatandaşlarının 15-20 yıl sonra bile çalışmak amacıyla AB ülkelerine serbestçe gidemeyeceği, aynı şekilde vize zorunluluğunun kaldırılmayacağıdır.

Bütün bunlar Türkiye için nihai hedef olarak öngörülen modelin, tam üyelik dışında bir nevi özel statü, imtiyazlı ortaklık olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Kelime oyunlarının arkasına saklanmak bu çıplak gerçeği değiştiremeyecektir.

Brüksel zirvesinde AB’nin Türkiye’ye verdiği içi boş bir müzakere sürecinin başlangıç tarihi olan 3 Ekim 2005 vadesi, Kıbrıs Rumlarının tanınması şartına bağlanmış şartlı bir tarihtir.

Türkiye’nin bu konuda AB’ne imza karşılığında yazılı taahhütte bulunması, AKP Hükümetinin Brüksel’deki en vahim ve affedilmez hatası olmuştur. Bu sorumsuz davranışla, AKP Kıbrıs şartının tüm süreci etkilemesine bilerek onay vermiştir.
Bu boyunduruğu gönüllü olarak kabul etmiştir. Bu senedin gereği yerine getirilerek Rumlar tanınmazsa, 3 Ekim 2005’de göstermelik süreç başlatılmayacaktır.
Brüksel’de kabul edilen denklem budur.

Kıbrıs Türklerini adeta Türkiye’nin sırtında bir kambur olarak gördüğünü saklamayan AKP ve Başbakan Erdoğan’ın, 2004 yılı içinde Rumlar’a teslim edemediği Kıbrıs’lı kardeşlerimizi, şimdi de AB’nin bu dayatmasıyla ve bu göstermelik süreci başlatabilmek için anahtar teslimi hazırlığı içinde olduğu anlaşılmaktadır.

Bilindiği gibi Rumlar’ın etkisinde hareket eden AB, Türkiye’ye ödetmeyi düşündüğü ilk Kıbrıs faturası olarak 1963 Ankara Antlaşmasının Kıbrıs’a teşmili için Kıbrıs Rumlarının Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınması dayatmasını Türkiye’nin önüne getirmiştir.

Brüksel zirvesi öncesi bunun asla kabul edilemeyeceği konusundaki beyanlarıyla sözde kahramanlık yapan Başbakan Erdoğan’ın, Brüksel’de bütün söylediklerini unutarak teslim olduğu ve bu dayatmayı kabul ettiği görülmektedir.

Bu noktada aziz milletimizin hafızasını tazelemek amacıyla yakın geçmişte yaşanan bir gelişmeyi hatırlatmak istiyorum.
Rumlar’ın Türkiye tarafından tanınması konusu, ilk kez Başbakan Erdoğan tarafından bundan sekiz ay önce gündeme getirilmiştir. Başbakan Erdoğan 1 Mayıs 2004 günü Kıbrıs Rumları’nın AB’ne katılma törenleri için İrlanda’ya giderken havaalanında yaptığı garip açıklamalarla bu tartışmayı başlatmıştır.

O zamanki gafının bilgisizlikten ileri geldiğini iyi niyetle düşünenler, şimdi yanıldıklarını anlamışlardır.
Başbakan’ın bu saplantıdan hâlâ kurtulamadığı, Rumların Kıbrıs Cumhuriyetinin yasal temsilcisi olarak Türkiye tarafından tanınmasının çok ciddi hukuki ve siyasi sonuçları olacağını AKP hükümetinin hala idrak edemediği esefle görülmektedir.
Brüksel’de Başbakan’ın sergilediği bu son davranışın, yeni bir gaflet hazırlığı içinde olduğundan, bu bilinçli tercihi hayata geçirmek için zemin ve bahane hazırlanmasına çalışıldığından başka bir anlamı bulunmamaktadır.

1963 Ankara Anlaşmasına Rumların taraf olması sonucunu doğuracak Protokolün Türkiye tarafından imzalanması, Rumların AB şantajıyla Türkiye’yi dize getirme stratejilerinin ilk adımı olacaktır.

Bunun sonucu Rumların Kıbrıs Türklerinin de hükümeti olduğu kabul edilecek ve Kıbrıs sorununun Rumların amaçları doğrultusunda çözümü sürecinde geri dönülmez bir noktaya gelinecektir.
Türkiye kendi eliyle Türklerin bir azınlık toplumu olarak Rumların temsil ettiği devlete yamanmasının yolunu açacaktır.

Aynı şekilde, Türkiye Kıbrıs’ta işgalci olduğu yolundaki Rum iddialarını kabullenmiş olacak, Kıbrıs’taki yasal ve meşru askeri varlığının zemini kalmayacaktır.

Brüksel zirvesinde AKP’nin verdiği sözün anlamı budur. Bu gaflet karşısında milli vicdanın isyan etmemesi mümkün değildir.

AKP’nin Kızılay meydanında toplama kalabalıklarla ve davul zurna ile kutladığı sözde Brüksel zaferi maalesef bu olmuştur. Başbakan’ın ve AKP sözcülerinin bu gerçeği saptırma gayretleri beyhudedir. Brüksel’de teslim olan AKP’nin bunu zafer gibi göstermeye çalışması her bakımdan siyasi ve ahlâki bir pişkinlik örneğidir.

İktidara geldiği günden beri AB karşısında ezik ve teslimiyetçi bir anlayış sergileyen AKP’nin bu aczi ve gafleti, bugün karşı karşıya bırakıldığımız ağır şartları hazırlamıştır.

Avrupa mimarı ve fatihi olma rolüne soyunan AKP’nin, eğer kendisine yakıştırabilirse, övüneceği tek şey, Türk milletinin şerefini ve haysiyetini ayaklar altına alan bu hezimetin mimarı olmak zilletidir.

AKP’nin AB konusunda baştan itibaren gösterdiği bu zafiyet, aslında AB sürecini de bugünkü çıkmaza sürüklemiştir. Bu sonucu siyasi ikbal hesaplarıyla adım adım hazırlayan AKP 17 Aralık Brüksel zirvesinde Türkiye’yi bir uçurumun eşiğine taşımıştır.
İçi boş bir tarih olan 3 Ekim 2005 tarihi de, AKP’nin bu aczinin bedelinin Türkiye’den taksit taksit tahsil edileceği bir tehdit ve şantaj sürecinin başlangıç tarihidir.

AKP’nin kutladığı bu sözde zaferin Türkiye’nin önüne çıkardığı tuzaklarla dolu çıkmaz yolun başlıca kilometre taşlarını bu vesileyle bir kere daha hatırlatmak istiyorum.

3 Ekim 2005’de böyle bir göstermelik sürecin başlatılması karşılığında AKP, ilk plânda Kıbrıs’ın feda edilmesi dayatmasını kabul etmiştir.

Bu ağır bedelin ödenmesi sonrası başlatılacak içi boş süreç AB’nin 6 Ekim raporlarında belirlenen şartlara tâbi olacaktır.
Bunun kaçınılmaz sonucu da müzakere görüntüsü altında sürekli bir dayatma, denetim, şantaj ve tehdit kıskacına alınacak sürecin kısa zamanda dejenere edilmesi olacaktır.

Bu süreçte Türkiye’nin karşısına hergün yeni bir dayatmayla çıkılacaktır. Bunların neler olduğu da AB’nin 6 Ekim raporlarında bütün unsurlarıyla sıralanmıştır. Bu çerçevede milli birliğimizin ve kardeşliğimizin sarsılmasına yol açacak ve ihanet odaklarının amaçlarına hizmet edecek talepler önümüze gelecektir.

Aynı şekilde, sözde Ermeni soykırımının tanınarak Türkiye’nin kendi tarihini mahkum etmesi, Ermenistan karşısında boyun eğmesi istenecektir.

Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması ve Fener Rum Patrikhanesinin “ekümenik” sıfatının kabul edilerek siyasi ve hukuki bir statü verilmesi dayatılacaktır.
Aynı şekilde, Ege’de Yunanistan’ın her isteğinin karşılanması talepleriyle karşımıza gelinmesi kaçınılmaz olacaktır.

Bu gerçekler karşısında, Brüksel zirvesinde alınan tarihin fiiliyatta hiçbir önem ve anlam ifade etmediğini akıl ve izah sahibi herkes kolaylıkla anlayabilecektir.
Böyle içi boş bir sürecin Türkiye’ye ve Türk vatandaşlarına siyasi ve ekonomik hiçbir yararı olmayacaktır.
Tam tersine, Türkiye adeta bir şamar oğlanı haline getirilecektir. Sürekli itilip kakılacak, aşağılanacak ve hakarete maruz bırakılacaktır.
AKP’nin talip olduğu süreç, işte böyle bir süreçtir.

Türkiye’nin bütün bu ağır bedelleri ödemesinden sonra önüne konulacak hedef ise, özel statüye açılan böyle bir çıkmaz yolda AB yörüngesinde kalmak için çırpınarak bir yerlere tutunmaya çalışmak olacaktır.

Başbakan ve Dışişleri Bakanı’nın Brüksel zirvesi sonrası Türkiye’nin statüsünün değiştiği, Avrupa yolunda önünün tamamen açıldığı, Türkiye’ye kalıcı istikrar getirecek bir dönemin başladığı, bunun siyasi ve ekonomik sonuçlarının yakında görüleceği yolundaki beyanlarının, bu gerçekler karşısında büyük bir aldatmaca ve hezeyan olduğu açıktır.

AKP’nin maskesi artık düşmüş, gerçek yüzü görülmüştür.
Türkiye’ye çağ atlatma vizyonunun temsilcileri olarak görünmeye çalışan AKP’nin devlet yönetimi anlayışını, milli şeref, haysiyet ve çıkar anlayışını gösteren bu beyanlar, aslında bir tükenişin ikrarıdır.

Başbakan Erdoğan, Brüksel Zirvesine gitmeden AKP Meclis gurubunda yaptığı konuşmada, “kendilerinden önce Türkiye’nin gözlerini karanlığa, AKP iktidarı ile de ümide ve yeni hedeflere açtığı” iddiasını dile getirmiştir.
Dışişleri Bakanı da Brüksel Zirvesi sonrası, alınan bu büyük sonucu gölgelemeye çalışanların vizyondan yoksun olduğunu söylemiştir.
Bu sözlerin sahibi AKP yöneticilerine hatırlatalım ki, alınan sonucun aydınlık olmadığı ortadadır ve karanlığın gölgelenmesi de mümkün değildir.

Başbakan Erdoğan’a ve AKP’nin yöneticilerine buradan seslenmek ve kendilerini bir kere daha uyarmak istiyorum:
Hayali bir perdede gölge oyunu oynamayı bırakın.

Günü ve görüntüyü kurtarmak uğruna Türkiye’yi ve Türk Milletinin geleceğini ateşe atmayın.

Hiç unutmayın ki, tarih hükmünü mutlaka icra edecektir. Brüksel’de yazıldığı iddia edilen tarihin, aslında, şerefli Türk tarihine kara sayfa olarak geçecek bir hezimet ve zillet hikayesi olduğunu hiç aklınızdan çıkarmayın.

Türkiye’yi sürüklediğiniz bu felaketin ilk kurbanının sizler olacağını da hiçbir zaman unutmayın. Türk Milletinin sabrıyla oynamayı bırakın. Altında kalkamayacağınız tarihi bir vebali üstlenmekte olduğunuzu görün ve bu gaflet yolculuğundan bir an önce dönün.

Türk Milliyetçileri bu aziz vatanın geleceği üzerinde kumar oynamanıza asla izin vermeyecektir. Vatanını seven her Türk vatandaşı meydanı boş zannederek oynadığınız bu çirkin oyuna bütün imkânlarıyla karşı çıkacaktır.

Milliyetçi Hareket’in aziz milletimiz adına ve onlarla birlikte demokratik zeminlerde ve her cephede yapacağı bu mücadelede, Türk Milliyetçileri her bedeli ödemeye gönüllüdür ve bunun sonuçlarına her ne olursa olsun katlanmaya büyük bir vicdan rahatlığıyla hazırdır.

Şunu unutmayın ki, Türkiye’nin kaderi bir avuç ilkesiz ve inançsız kadronun siyasi hesaplarına her ne pahasına olursa olsun kurban edilmeyecektir.
Türk Milliyetçileri bu Aziz Vatanın ve Büyük Türk Milletinin birliğine, kardeşliğine ve haysiyetine sonuna kadar sahip çıkacaktır.

Bu milli ve ulvi değerleri ayaklar altına almaktan çekinmeyen gaflet ve ihanet erbabı, bunun sonuçlarına katlanmaya da şimdiden hazır olmalıdır.

Şartlar ne kadar ağır olursa olsun Türk Milleti asla ümitsizliğe ve yeise düşmemelidir.
Türk Milliyetçileri yeni bir Kuva-i Milliye ruhunu mutlaka harekete geçirecek ve Türkiye üzerinde emelleri olan bütün gaflet ve ihanet odaklarını hüsrana uğratacaktır.

Aziz milletimizin bugün en büyük ihtiyacı, Türkiye’nin milli ve manevi değerlerini ve Türk insanını merkezine alan yeni bir aydınlanma hareketinin başlatılmasıdır.
Milliyetçi Hareket işte böyle bir topyekün kurtuluş mücadelesiyle milli şuuru ve milli direnişi ayağa kaldırmaya hazır ve kararlıdır.

Bunu gerçekleştirmek aziz vatanımıza ve milletimize şeref ve namus borcumuzdur. Bu borç eda edilecektir.

Türkiye’nin geleceğine, onuruna ve haysiyetine sahip çıkmak için başlatılan bu kutsal mücadelede, yürekleri vatan ve millet sevgisiyle titreyen, Türkiye’nin milli birliğini ve kardeşliğini her düşüncenin üzerinde tutan bütün vatanseverlerin görev alması hayati önem taşımaktadır.

İşte bugün, Türkiye sevdasının gönül eri, Türkiye’nin en kritik dönemlerinde üstlendiği önemli sorumlulukları büyük bir cesaret ve feragatla yerine getiren ve ömrünü Türkiye’nin milli birliği ve bütünlüğü için verilen amansız bir mücadele içinde harcayan değerli devlet ve siyaset adamı, Olağanüstü Hal Valilerinden Sayın Ünal ERKAN ve arkadaşlarının bu milli şahlanış içinde yerlerini almak için aramıza katıldıklarını açıklamaktan büyük bir heyecan ve mutluluk duyuyorum.

Bu büyük yürüyüşün gönül kervanına katılan bu arkadaşlarımızın bu mücadeleye büyük bir güç ve kuvvet katacağına gönülden inanıyorum.
Kendilerine hoş geldiniz, Milliyetçi Harekete şeref verdiniz demek istiyorum. Milliyetçi Hareket saflarındaki çalışmalarınızda sizlere üstün başarılar diliyorum.

Sözlerime son vermeden önce, Irak’ta hain ve alçak bir saldırıya uğrayarak şehit olan güvenlik kuvvetleri mensuplarımıza Cenab-ı Allah’tan rahmet, yakınlarına ve görev arkadaşlarına başsağlığı ve sabırlar dilemek istiyorum.

Büyük Türk Milletinin başı sağolsun. Geleceğin onurlu Türkiyesi’nin üzerinde yükseleceği milli harca kanlarıyla güç ve kuvvet veren bu şerefli vatan evlatlarının aziz hatırası Türk Milletinin gönlünde ve yüreğinde ebediyen yaşayacaktır.

Buradan, bu cinayeti işleyen eli kanlı alçakları da ikaz ediyorum: Sizlerin kimler olduğunu, kimlerden beslendiğinizi ve cesaret aldığınızı Türk Milleti çok iyi bilmektedir.

Bu menfur cinayetin hesabını mutlaka vereceksiniz. Bu hesap en kısa zamanda sorulacaktır.

AB ve ABD’ye yaranmak için bu terör yuvalarına cesaret veren, bunların Türkiye’ye diklenme cüreti göstermeleri karşısında sessiz ve tepkisiz kalan ve bu çetelerin elebaşılarını Ankara’da resmi devlet törenleriyle ağırlayan AKP hükümetine de seslenmek istiyorum:
İtibarlı dış politika adı altında izlediğiniz sakat siyasetin sonuçlarını artık görün ve bunlardan gerekli dersleri çıkarın.

Aksi takdirde bunun hesabını ne bu dünyada ne de ahirette verebilirsiniz.

Türk Milleti sizden içi boş üzüntü beyanlarıyla durumu idare etmeyi bırakarak gerekli kararlılığı göstermenizi beklemektedir.

Değerli Basın Mensupları,
Aziz Dava Arkadaşlarım,
Hepinizi en iyi dileklerimle, sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE, Prof. Dr. Alpaslan Işıklı

From: "Alpaslan ISIKLI" Alpaslan.Isikli@politics.ankara.edu.tr
To:"washingtonhaber"
Subject:
Date:Mon, 20 Dec 2004 16:23:08 +0200



AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE(*)

Prof. Dr. Alpaslan Işıklı

17 Aralık tarihine bir haftadan daha az bir zaman kaldı. 17 Aralık’ta Avrupalılar Türkiye’nin Birliğe kabulüyle ilgili görüşmelerin ne zaman başlayacağına dair kararlarını bildirecekler.
Görüşmelerin başlaması kararı oybirliğiyle verilecek. Yani, birlik üyesi ülkelerden bir tanesi bile, görüşmelerin başlamasını engelleyebilecektir. Buna karşılık, görüşmelerin başladıktan sonra kesilmesi için oybirliği aranmayacaktır. Avrupa Birliği parlamento başkanı Joseph Borrell, daha Ekim ayı başlarında, görüşmelerin Türkiye’nin Birliğe kabulü sonucuna varıp varmayacağının, 10 veya 15 yıl sonra kesinlik kazanacağını ifade etmiş ve “bu süre sonundaki Türkiye, şu andaki Türkiye olmayacak’’ diye eklemiştir. Avrupa ile ilişkilerimiz açısından en çok önem taşıyan konu da bu noktada, yani geleceğin Türkiye’sini nasıl biçimlendirmek istedikleri sorusu etrafında düğümlenmektedir.
AB Komisyonu’nun “tavsiye kararı”na göre, “Müzakerelerin sonucundan veya bunu izleyen onay sürecinden bağımsız olarak, Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler, Türkiye’nin Avrupa konularına bütünüyle bağlılığını (“çıpalanmasını”) sağlamalıdır.” Yani Türkiye, Birliğe alınmasa da Birliğin kapısına bağlı tutulmak istenmektedir.
Tutulmayan Sözler
Avrupa Birliği ile ilişkiler söz konusu olduğunda, konunun “girelim mi girmeyelim mi?” biçiminde ele alınması gerçekçi görünmüyor. Önemli olan, “Avrupalılar Türkiye’yi aralarına almak istiyorlar mı istemiyorlar mı?” sorusunun yanıtıdır. Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilgili gerçek niyetlerini anlamak bakımından, bu konuya ilişkin beyanlarının ve taahhütlerinin gözden geçirilmesinin pek fazla önemi yoktur. Çünkü AB’nin sözlerini tutmama konusunda sabıkalı olduğu bugüne kadarki tutumuyla açıkça ortaya çıkmıştır.
AB, 1970 tarihli katma protokol ile de onayladığı üzere, Türk işçilerinin serbest dolaşım hakkını 1976-1986 döneminde tanımayı taahhüt etmiş olmasına rağmen, 1985 yılında bu taahhüdünü yerine getirmeyeceğini ilan etmiştir. AB, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna vücut veren, Londra ve Zürich anlaşmalarının açık hükümlerini çiğnemek pahasına, Türkiye’nin rızası olmaksızın Güney Kıbrıs’ı bünyesine almıştır. AB, Gümrük Birliği’nden doğan yardım taahhütlerini de yerine getirmemiştir. Türkiye, AB’ye girme umuduyla, Gümrük Birliğine girmeyi kabul etmiş ve böylece, dış ticaretiyle ilgili olarak kaderini, hiçbir söz hakkına sahip bulunmadığı, AB kurullarına emanet etmiştir. Sonuçta, Gümrük Birliği’ne girmiş olmaktan dolayı Türkiye’nin uğradığı zarar, ATO’nun araştırmasına göre 70 milyar dolar olmuştur.
AB, 1981’de Yunanistan’ı, 1986’da ise Portekiz’i bünyesine almakta tereddüt etmemiştir. Oysa, o tarihte her ikisinin koşulları da Türkiye’den daha iyi değildi. Son zamanlarda ise Polonya, Macaristan gibi eski sosyalist ülkeler, AB üyeliğine kabul edildiler. Oysa, daha düne kadar bu ülkelerin demokrasi ile taban tabana zıt bir rejimin boyunduruğunda olduğu iddia edilmekteydi. Türkiye ise AB’ye kabul edilmek için her türlü tavize hazır olduğuna dair bir görüntü sergilemiş olmasına rağmen, gene de açık ve net bir yanıt alabilmiş değildir.
Özellikle 1990’da Sovyetlerin çökmesinden sonra, tüm Batı dünyası gibi AB de Türkiye ile ilgili politikasında sınırsız bir pervasızlık içinde olmakta herhangi bir sakınca görmez olmuştur.
Türkiye’nin Önemi
Buna rağmen, Türkiye’nin AB’ye girmesi umudunu diri tutmaya da büyük özen gösterilmektedir. Türkiye’nin ihmal edilmemesi gereken önemli bir ülke olduğunun bilincindedirler. Türkiye, Atatürk’ün öncülüğünde 20.yüzyılın başında emperyalizme karşı başlatılan mazlum milletlerin kurtuluşu mücadelesinin öncülüğünü yapmıştır. Bugün de sahip olduğu tarihsel ve coğrafi bağlar sayesinde küresel imparatorluğa karşı ciddi bir tehdit oluşturma potansiyeli taşımaktadır. Türkiye, zengin doğal kaynaklara ve büyük bir stratejik öneme sahip bir bölgenin kapısında konuşlanmış ve küresel bir köye dönüştürülen yeryüzünde sömürgeci güçlerin diledikleri gibi at oynatmalarını engelleyebilecek değerlere sahip bulunmaktadır. Bunun için ülke bütünlüğümüz tehdit altındadır, bunun için Kemalizm, ağır saldırılarla karşı karşıyadır. Bugün için, Türkiye’yi elini kolunu bağlayıp, kapatacakları uygun bir nezarethane bulmuş gibidirler. Bu nezarethane Avrupa Birliğinin bekleme odasıdır.
AB yetkilileri, Türkiye’yi oyalamaktan yana olanlar veya Türkiye’nin alınmasına açıkça karşı çıkanlar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Biz de nedense daha çok bu ikinci gruba dahil olan açık sözlülerden şikayetçi olmaktayız. Bu gruba girenlerin değişik ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, Türkiye’nin AB’ye alınmaması konusunda önem taşıyan başlıca iki neden bulunmaktadır: Birincisi, Türkiye nüfus itibariyle büyük bir ülkedir. İkinci olarak, Türkiye yoksul ve işsizlik oranının yüksek olduğu bir ülkedir.
Avrupalıların Türkiye’nin yoksulluğuna çare bulmak gibi bir kaygıları yoktur. Avrupa’yı yoksullara yardım etmek arzusuyla yanıp tutuşan bir zenginler kulübü gibi algılayanlar derin bir yanılgı içindedirler. 70’li yıllardan bu yana yeryüzünde kol gezen ekonomik bunalım, öncelikle sanayileşmiş kapitalist ülkeleri ilgilendirmektedir. AB fonları tükenmiş, kendi işsizlerine çare bulmakta acze düşmüş olan AB, yeni üyeler için serbest dolaşım hakkını on yıl süreyle ertelediğini açıklamıştır. Esasen, ekonomik güçlüklerle karşı karşıya kalan başlıca AB ülkeleri, 70’li yıllardan itibaren dışarıdan işgücü alımını durdurmuşlar ve içerideki yabancıları geri göndermenin yollarını arar olmuşlardır. Avrupa’nın zenginliğinin temelinde vahşi ve acımasız bir sömürü yatmaktadır. Bugün de sömürgelerinin tamamını yitirmiş olan Avrupa, ayakta kalabilmek için başkalarının sırtına binmekten geri kalmayacağını, bulabildiği her fırsatta göstermektedir.
Yugoslavya Modeli
Türkiye’nin büyük olduğu hususuna gelince, Avrupa’nın buna bulduğu bir çare vardır ve bu çare, daha önce Yugoslavya’da uygulanmıştır.
Avrupalılar ve özellikle Almanlar, Yugoslavya’nın parçalanması ve bir iç savaşa sürüklenmesi sürecinde aktif bir rol oynamışlardır. Ünlü Yugoslav iktisatçısı Branko Horvat’ın sonradan yazdığı üzere, Avrupalılar gelmişler, Yugoslavya’nın Slovenya ve Hırvatistan gibi zengin bölgelerinin egemenlerine, ülkenin geri kalan (Sırbistan, Bosna, Karadağ, Kosova gibi) yoksul kesimlerini sırtlarından attıkları takdirde kendilerini AB’ye kabul edeceklerini söylemişlerdir. Nitekim Yugoslavya Federasyonundan ilk ayrılanlar, Hırvatlar ve Slovenler olmuştur. Bunun üzerine bilinen kanlı iç savaş patlak vermiş, Yugoslavya paramparça olmuştur. Şimdi Slovenya AB’ye alınmıştır. Bu tablo, vahşi bir hayvanın yakaladığı avı parçalayıp ciğerini yuttuktan sonra, geri kalan derisini, tırnağını ortalıkta bırakmasına benzemektedir.Türkiye’de sahnelenmek istenen oyunun da bu tabloyu ciddi bir biçimde çağrıştıran yanları bulunmaktadır.
Almanya’nın eski dışişleri bakanlarından Hans Dietrich Genscher, 90’lı yılların başında, Türkiye’ye Yugoslavya modelinin uygulanmasının uygun olacağını ilan etmekten kaçınmamıştır. Diyarbakır’ı ziyaret eden AB temsilcisi Karen Fogg hanımefendinin de buralarda Türk bayrağı yerine PKK bayrağı görmek istiyorum demesinin başka ne anlamı olabilir? Keza, Almanya’nın eski başbakanlarından Helmut Schmit de Türkiye’nin bölünmesinden yana olduğunu ifade etmiş bulunuyor. Son olarak geçenlerde Türkiye’ye gelen Avrupa Parlamentosu Başkanı Joseph Borrell, Diyarbakır’ı ziyaretinden sonra 7 Aralık tarihli gazetelere yansıyan açıklamasında, İstanbul’un tek başına aday olması halinde AB üyesi olabileceğini açıklamıştır. Yugoslavya modelinin bundan daha açık itirafı olamaz. Bu tür bir çözüm, vaktiyle İstanbul Belediye Başkanı iken, İzmir Belediye Başkanı Sayın Özfatura ile birlikte, bir zamanlar “Osmanlı şehremininin yaptığı gibi” büyük kentlere işgücü akınının vizeye bağlanmasını öneren Sayın Tayyip Erdoğan’ın bakış açısını da dışlamamaktadır.
Borrell, öte yandan, Diyarbakır’da kişi başına gelirin çok düşük olduğunu, bu geri kalmış bölgelerin AB’nin de yardımıyla kalkınabileceğini ifade etmiştir. Borrell bunları söylerken, Türkiye üzerindeki sömürüyü yoğunlaştıran ve Türkiye’deki bölgelerarası gelir dağılımını dengesizleştiren IMF ve Dünya Bankası kaynaklı politikaların özenle uygulanmasının, AB’nin Türkiye’ye dayattığı koşullar arasında önemli bir yer tuttuğunu unutmuş görünmektedir. Ayrıca, Doğu ve Güneydoğu illerimizin geri kalmışlığının, esas olarak, bu bölgelerde emperyalizmin desteği ve kışkırtmaları sayesinde patlak vermiş bulunan ve Şeyh Said’den PKK’ya kadar uzanan bir dizi ayrılıkçı terörist ayaklanmanın sonucu olduğunu da Borrell”in bilmesi gerekir.
Etnik ve Dinsel Ayrılıkçılık
AB’nin ileri sürdüğü dayatmalar arasında, Türkiye’deki etnik ve dinsel ayrılıkları körükleyen koşullar baş sırayı işgal etmektedir. İçeride de ülkenin en zenginlerini bünyesinde bulunduran bazı örgütler ve vakıflar, aklı bir karış havada dolaşan bir kısım sözde aydınlarla birlikte bu dayatmalarla örtüşen bir tavır sergilemektedirler.
Son zamanlarda, bir yandan Alevilerin Müslüman olmadıkları ve Şamanizmin uzantısı olan ayrı bir dinin mensubu oldukları safsatası yaygınlaştırılarak Muhammet-Ali birlikteliği üzerinde yükselmiş bulunan Alevi inancı ve edebiyatı yok sayılmak istenmektedir. Diğer yandan da Kürtlerin Yahudilerle aynı ırktan olduklarına dair bir takım ırkçı faşist açıklamalarla zihinler bulandırılmaya çalışılmaktadır. Bu yolla, Yahudilerin kendileriyle aynı ırksal kökenden gelen Arapların başına neler getirdiklerini gizlemek mümkün müdür?
Besbelli ki bütün bunlar, Türkiye’yi paramparça etme amacına yöneliktir ve Ortadoğu’da bir kukla devletin kurulması, pek çoklarının ağızlarının suyunu akıtmaktadır. Kimileri, böylece, kestaneyi ateşten alacak maymuna kavuşmuş olacaklarını hayal etmektedirler.
Türkiye’den bazı toprakları koparmayı başarırlarsa, bu toprakların nihai sahiplerinin kimler olacağı da şimdiden belirlenmiş gibidir. AB Komisyonu’nun Ekim 2004 tarihinde açıklanan “ilerleme raporu”nda Dicle ve Fırat havzasındaki sulama tesislerinin uluslararası yönetim altına konulabileceği öngörülmüştür. GAP bölgesinde arazi alımını hızlandırmış olan İsrail’in ve soykırım iddialarını giderek yükseltmekte olan Ermenistan’ın emellerini gerçekleştirmesi, Türkiye yerine sahipsiz bir kukla devletle karşıya kaldıkları vakit kuşku yok ki çok daha kolay olacaktır.
Denktaş’ın anlattığına göre, Yaser Arafat, “bizim arkamızda, sizin arkanızdaki Türkiye gibi bir güç yok” diyerek dert yanarmış. Ortadoğu’da kurulmak istenen ve Araplar ile ve Türkiye ile iplerini koparmış bir kukla devletin, İsrail ve Ermenistan karşısındaki durumu çok daha vahim olabilir. Bugün Kürtlerin Yahudilerle aynı ırktan olduğuna güvenerek yola çıkan bazı aklı evveller, yarın Yahudilerle tek başlarına karşı karşıya kalınca bu akrabalığın anlamını çok iyi anlayabilirler ama, iş işten geçmiş olur.
Dün Saddam’a karşı kışkırtılan ve bizim kardeşlerimizin kardeşleri olan Iraklı Kürtler, Halepçe katliamından kaçarak sığınabilecekleri yeri, TC topraklarında bulabildiler. Yarın, bizim topraklarımızın bir kısmını da içine alacak biçimde kurulması hayal edilen bir kukla devleti, sözde soykırımın intikamını almak üzere üzerlerine yürüyecek olan Ermenilerden ve “arz-ı mev’ud”u genişletme yolunda saldırıya geçecek olan Yahudilerden kim kurtaracaktır.
Bu gidişle eş zamanlı olarak, başka bir marifetin daha sergilenmekte olduğunu görüyoruz. Bir yandan, ülkemizin yutulmaya değer bulmadıkları parçalarının koparılıp atılmasını sağlamaya çalışırlarken, diğer yandan da yutmaya değer buldukları parçalarını daha da iştahla yutulabilir kıvama eriştirebilmek için ayrı bir çaba sürdürmektedirler. Misyonerlik faaliyetlerinin yoğunlaşması, patrikliğe ekümenik sıfatı tanınması çabalarının artması, başka nasıl açıklanabilir?
Açıktır ki ulusça bir bütün olarak yeni ve çok ciddi bir sınavla karşı karşıya bulunuyoruz. Kuşkusuz, bu sınavı da başarıyla vermemizi mümkün kılacak tarihsel birikimimiz var. Yeter ki sahip olduğumuz değerlerden yararlanmasını bilelim.

(*)Yol-İş Dergisi, sayı:82, Aralık 2004

Sunday, December 05, 2004

Nurettin Veren, Fethullah Gulen'in Devlet Icinde Orgutlenmesini Anlatiyor

FETHULLAH GÜLEN CEMAATİNİN İKİNCİ ADAMI NURETTİN VEREN

TSK'da örgütlenmeye S.S.A. bakıyor

http://www.aydinlik.com.tr

"TSK'daki örgütlenmeyi sağlayan isimlerin başında S.S.A. geliyor. Şimdi Amerika'da olduğunu biliyorum. Diğer bir isim K.Ü., denizcilere bakıyor. Emniyet'in tepesindeki örgütlenmeyi sağlayan isim K.Ö.. S.Ü., daha alt kadrolara bakıyor. Sivil buluşmalar olurdu. 28 Şubat'tan sonra, sosyal aktivite yapılacak yerlerde buluşuldu. Tek tek gelirlerdi dikkat çekmemek için."
Fethullah Gülen'in ikinci adamı ve muavini Nurettin Veren'in iki haftadır Aydınlık ve Ulusal Kanal'da yayımlanan röportajları ses getirdi. Vatan Grubu'nun yayın organı Haftalık dergisi de Nurettin Veren'i 1 Aralık 2004 tarihli sayısında kapak yaptı. Aydınlık, geçen hafta Gülen cemaatinin örgüt şemasını yayımlayacağını ilan etmişti. "Siz daha önce cemaatin şemasını yapmıştınız. Bunların hepsi doğru" diyen Veren, önemli eklemeler yaptı.

"VEZİR" İSMAİL BÜYÜKÇELEBİ, "AŞIRI TESLİMİYETÇİ"

Tepedeki isim Fethullah Gülen. Veren'e "Gülen'in yardımcısı kim" sorusunu yönelttik: "İsmail Büyükçelebi başyardımcıdır." Aydınlık'ın Büyükçelebi'yle ilgili daha önce yazdıklarının doğru olduğunu söyleyen Veren, "Büyükçelebi, Gülen'in yanındaki en önemli kişidir" diyor. Aydınlık, 25 Temmuz 2004'te Büyükçelebi'yi şöyle anlatmıştı: "Fethullah Gülen'den sonra tarikatı kimin yöneteceği tartışması 80'li yıllardan bu yana yaşanıyor. İki isim ön planda. Birinci isim, tarikatın 'Amerika Kıta İmamı' ve 'Baş yardımcı' İsmail Büyükçelebi. Amerikan yönetimiyle ilişkilerde önemli bir isim, CIA'dan düşünce kuruluşlarına kadar görüşmeleri örgütlüyor. Gülen'in en yakınındaki isim." Veren devam ediyor; "Çelebi, aşırı teslimiyetçidir. İzmir İlahiyat mezunu. Kardeşi Mehmet Ali Büyükçelebi de Ankara'da cemaati yönetiyor."

"LATİN AMERİKA İMAMI" LATİF ÜNAL, "TASFİYE EDİLDİ"

Nurettin Veren, "Latin Amerika İmamı" görevini bir dönem yürüten Latif Ünal'ın "geri hizmete" alındığını söyledi. "Latif Ünal, Türkiye'de sivri çıkışlar yaptı. Islah etmek için yurtdışına gönderdiler ve Latin Amerika İmamı yaptılar. O da İzmir İlahiyat mezunu. Fakat Fethullah Gülen Amerika'ya gidince geri hizmete aldılar. O da benim gibi tasfiye edilen Latif Erdoğan gibi, uyanık ve zekidir."

"AVRUPA İMAMI ABDULLAH AYMAZ, ÖNCE HAİN İLAN EDİLDİ, ŞİMDİ YANINDA"

Nurettin Veren "Avrupa İmamı" Abdullah Aymaz için "gezen ağabeyler" tanımlamasının yapıldığını söyledi: "Gözleri hep kapalı konuşur. Bir dönem Gülen'in vaazlarına gitmiyor diye 'hain' ilan edilmişti. 10 vaazdan 5'ine gitmişti, ama yine de 'hain' denilmişti. Benden daha kötüydü durumu. Onu etkisiz hale getirip itaat ettirdiler ve şu anda yanındaki önemli isimlerden."

"ANA KASA M.Ö"

Nurettin Veren, "ana kasa"nın İstanbul'da yaşayan M.Ö olduğunu söylüyor. M.Ö, bir camii de vaiz. Veren şöyle dedi:"Gayrı resmi ilişkilerine, para trafiğine baksınlar. Pasaportunu incelesinler, Amerika'ya ne zaman ve kaç kere gitmiş? İkinci kuşaktan bir isim M.Ö.. İstanbul'da Anadolu Yakası'nda önemli bir esnaf A.Ç. ile gayrı resmi çalışmaları yürütüyor. Parayı aklayan isim A.Ç."

TSK VE EMNİYET'TEKİ ÖRGÜTLENME...

Geliyoruz, TSK ve Emniyet'teki örgütlenmeye. Veren anlatıyor: "Emniyet'teki örgütlenmeyi sağlayan isim K.Ö. Başından bu yana hizmetin içinde. Sivil buluşmalar olurdu. Özellikle 28 Şubat'tan sonra, sosyal aktivite yapılacak yerlerde buluşuldu. Tek tek gelirlerdi buluşulacak yerlere. Dikkat çekmemek istiyorlardı. "S.Ü, daha alt kadrolara bakıyor. TSK'daki örgütlenmeyi sağlayan isimlerin başında S.S.A geliyor. Şimdi Amerika'da olduğunu biliyorum. Diğer bir isim de K.Ü. K.Ü denizcilere bakıyordu."

YAYINLAR, SİYASİ PARTİLER, MEDYA VE YÖK...

Cemaatin siyasi partilerle ilişkisini, Zaman yazarı Hüseyin Gülerce'nin sağladığını söyledi Nurettin Veren: "Alaaddin Kaya, 'Yayınlar'la ilgileniyor. YÖK ve Üniversiteler ayağı Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan. Fatih Üniversitesi başkanı. Kimse bilmez, Tekalan Polis Koleji mezunudur. Medya ve sanatçılarla ilgili sorumlu ise, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak. Antalya'da vaizdi. Sonra Van'a gitti hizmet için ve terfi etti."

Friday, December 03, 2004

Yaldizli Itibar, Savas Suzal

http://www.habergazete.com

Son günlerde Ankara’dan yapılan şaşkın açıklamalar, beni daha çok şaşkınlığa düşürüyor. Nasıl sürüklemesin ki? Düşünün daha önce yüzümüze şimdi de onların kulaklarına bağıra bağıra söylenen, Kıbrıs, Ermeni, PKK konuları konusunda ülkenin Dışişleri Bakanı bir ikinci planı olmadığını söyleyebiliyor, ama ardından da ucu açık acemice bir tehdit koyuveriyor; “kötü olur haa...”. Yemezler. Niye kötü olsun ki? Daha doğrusu elinizde onları kötü yapacak hangi kozunuz kaldı ki?

Daha ilk teklifte pazarlık bile etmeden herşeyleri masanının üstüne atmadınız mı? Tırıs tırıs Avrupa Başkentlerini dolaşıp, olmayan paranızla ihaleler dağıtmadınız mı? THY için Airbus şantajı, Almanya’ya Leopar Tankı vaadinde bulunmadınız mı? Kıbrıs’ta ortada hiç bir şey yokken hiç bir şey almadan ve karşı tarafın hala hiç birşey vermemesine rağmen, bu iş için yıllardır sağlığı pahasına kavga veren Denktaş’ı satmadınız mı? Ülkenin demokratik ve laik çatısını koruyan ve kollayan kurumlarını dağıtmanız mı? Fener Patriğini, Karamanlis’le el sıkışma pahasına tepenize siz çıkartmadınız mı? Şimdi kimi neyle ve nasıl tehdit edebiliyorsunuz? Elinizde koz kalmadığını herkes görüyor. Yahu herkes aptal bir siz akıllısınız değil mi? Bırakın uyanık kurnazlığını, artık bunları Türkiye dışında kimse yemiyor.

Benim korkum, daha hiç birşey almadan ülkenin yarısını elden çıkaranların, ola ki AB’nin şaşıp yanılıp bir tarih vererek Türkiye’yi bir pazarlık masasına oturtması durumunda verebilecekleri. Eminim, APO, siyasi hayata katılacak, Güneydoğu Anadolu da, bir Avrupa üyeliği uğruna yeni kurulacak Kürdistan Devleti sınırlarına terkedilecektir. Ermenistan Sınırı, Azeriler satılarak açılacak, Ege’de Türk balıkçılar açık deniz değil ancak bizim koylarda avlanabilecek. Neden olmasın ki. Bugün Türkiye’nin ulaştığı noktaya bakarak bu sonucun öylesine çok uzak olmadığını görebilirsiniz.

Geçen yazımda sözünü ettiğim Washington’da yeni tezgahlanan oyunun ayrıntılarını önümüzdeki günlerde ayrıntılı olarak yazacağım. Ama şimdi sizlere bir basın toplantısı anlatmak istiyorum. Biliyorsunuz Devlet Bakanı Başbakan Yardımcısı (Bu Başbakan Yardımcılığı kısmı, TBMM’deki hükümet biografileri ve tanımında yok. Herhalde hükümet içinde bir ünvan kargaşası) Mehmet Ali Şahin Amerika’da. Kendisini ilk kez Washington’da tanıdım. Bugüne kadar da ne yaptığını bilmiyordum. Ancak son günlerde Türkiye’den gelenlere uygulanan ilginç bir tutum kendisine de uygulandı. Biliyorsunuz, alakalı, alakasız Türkiye’den guruplar geliyor ve bunlara da nedense aynı alakasızlıkla buradaki temsilcileri veya arabulucuları istifa edip gidecek olan Amerikalı Yetkililerden randevu alıyordu. Şimdi hatırlayın; geçenlerde TÜSİAD Heyeti geldi. İstifa eden Ticaret Bakanı, istifa eden Ulusal Güvenlik Danışmanlarıyla randevuları vardı. Tabii doğal olarak görüşemediler zira yerlerine gelecek olanlar da şimdilerde yeni görevlerini onaylayacak olan Senato oturumlarına hazırlanıyorlardı.

İşte böyle bir ortamda istifa edeceği belli olan İç Güvenlik Bakanı Tom Ridge’ın davetlisi olarak Şahin geldi. Tabii o da Ridge’le görüşemedi. Bırakın Ridge’le görüşmeyi, müsteşarı Asa Hutchison ile de görüşemedi ve müsteşar yardımcısı James Loy tarafından kabul edildi. Nedendir bilinmez, Şahin’e Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanlığından da randevu alınmıştı ama, burda da aynı TÜSİAD olayında yaşanan olaylar yaşandı ve Rice gittiği, yerine atanan Hadley resmen yemin edene kadar kimseyi kabul etmediği için de Şahin,Ulusal Güvenlikten Frances Townsend ile konuşmuş ve ardından gene gideceği belli olan ABD Dış İşleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Marc Grossman’la biraraya gelmiş. Gördüğünüz gibi bir Türk Bakan, Washington’da bakanlarla değil, müsteşarlarla değil, müsteşar yardımcıları ile görüşebiliyor. Gördünüz mü itibarın yaldızlısını.

Hadi bırakalım görüşmelerin protokol kalitesindeki yanlışlıklarını, gelelim bu görüşmelerde neler konuşulduğuna. Bakın hem Towsend hem de Grossman, Şahin’i Fener Patrikhanesi konusunda uyarmış. Dışişleri Bakanı olmayan Devlet Bakanı Şahin de ülkesinin dış politikasını çok iyi bildiği için de derhal savunmaya geçmiş. Eee böyle başa böyle traş. Ayrıca Amerikalı Yetkililer, Meclis’te Elkatmış’ın yaptığı soy kırımı suçlamalarından rahatsız olduğunu belirtmiş, ancak Şahin bir dış politika uzmanı olduğu için de derhal AKP’lilerin nasıl takiye yaptığını hatırlatarak, “onun görüşleri ayrı, hükümet politikası ayrı” yanıtını vermiş. Nasıl ustaca bir manevra ama? Onlar sanki bilmiyor AKP’lilerin takiyye yaptığını, Parti içinde sesini çıkaranları Tayyip Bey’in nasıl hizaya getirdiğini. Felluca olayları devam ederken tüm dini bütün hükümet üyelerinin susup ta aradan 10 gün geçip tabandan rahatsızlık gelince çıkıp açıklama yapmayı, Washington da yedi değil mi? Şimdi Devlet Bakanı da aydınlanmış ve aydınlatmış olarak ABD’den dönüyor. Ankara’da partilileri ve hükümet üyelerini de aydınlatacaktır kuşkusuz.

İşte böyle gördüğünüz gibi hükümet ve TÜSİAD Üyeleri, Türkiye’nin , geleceğiyle ilgili önemli kararlar arifesinde vatansever eylem ve çabalarda bulunurken, nedense sorumsuz Türk Televizyonları ve yazılı basını, birden kendisini magazin olayına verdi. Son günlerde dikkatinizi çekiyor mu bilmem, kaçtı mı kaçırıldı mı, yoksa bir düzen mi olduğu belli olmayan genç kız olayı TV’lerin yaklaşık 45 dakikalık haber yayınlarının ilk 20 dakikasını, geri kalan 20 dakikası da hükümetin satmaya çalıştığı sosyal konutlar almış bulunuyor. Bir beş dakika da tüm dünyada ve Türkiye’deki olayları turlamasına yetiyor ve hatta araya reklam bile alabiliyorlar. Adam olana çok bile. Aynı şey gazetelerin sayfalarında da tekrarlanıyor. Eskiden gazetelerin içinde yeralan görüşler ve bilimsel tartışmalar giderek azaldı ve hemen hemen yok oldu.

Neden bu? Türk halkının ilgisi mi azaldı? Yani TV’lerin rating, gazetelerin tiraj kavgası mı? Yoksa gerçeği yazarız ve yayınlarız da bizi çok acıtacak bir yerimizden yakalamış olan hükümeti kızdırır ve bizi yıkarlar korkusu mu var? Yani iş “tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan” felsefesi ve tartışmasını da aşmış durumda. Bu durum da zaten basını dolaylı ve doğrudan kontrol eden hükümetin işine geliyor. Ancak unutulan ve gözden kaçırılan bir önemli nokta var. Basın ne kadar bağırırsa bağırsın, televizyonlarda mutluluk şarkıları, magazin ve paparazzi program afyonu verilirse verilsin, bu basının halk indinde zaten itibarı yok. Ayrıca onların şarkıları ile mutlu bir uykuya yatan Özal’ın da nasıl birden koltuktan düştüğünü de unutmamak lazım.

Her sistemin gazetecileri oldu ve şimdi de var. Bu sözünü ettiğimiz sisteme hizmet edenlerin büyük bir kısmı ideoloji salatası ve karmaşası içinde, bir kısmı ise para için fedailik kavgasında. Solcu olarak başlamış, daha sonra MHP’li olmuş, oradan da bir şey koparamayınca soluğu mıukaddesat teknesine binmekte almışlar. Bu tür insanların ideoloji ve doğru savunmalarına nasıl inanır güvenebilirsiniz? Sanırım yalnızca İstanbul’da işlerinin bozulmasını istemeyen bazı medya patronları bu tür insanlardan medet umar. İşte bu nedenle son günlerde internet medyası hit (yani internet sitelerine giren okuyucu sayısı) rekorlar kırıyor.

Wednesday, December 01, 2004

Uluslararasi Avrasya Hareketi Sempozyumu, Suleyman Demirel'in Katkilari Ile

From: "Mehmet Perincek" <mperincek@hotmail.com>
To: washingtonhaber-owner@yahoogroups.com
Subject: Avrasya Toplantýlarý
Date: Wed, 01 Dec 2004 18:59:50 +0200

AVRASYA TOPLANTILARIANKARA – LEFKOÞA – ÝSTANBUL4 –12 ARALIK 2004

4–5–6 Aralýk, Ankara

9. Cumhurbaþkaný Sayýn Süleyman Demirel'in himayeleri ve katýlýmýylave KKTC Cumhurbaþkaný Sayýn Rauf Denktaþ'ýn katýlýmýyla 7-8-9 Aralýk, Lefkoþa10-11-12 Aralýk, ÝstanbulNOT: 9. Cumhurbaþkaný Sayýn Süleyman Demirel, Ankara programýnýnkendi himayelerinde yapýlmasýný ve açýþ konuþmasý yapmayý kabulbuyurmuþlardýr. KKTC Cumhurbaþkaný Sayýn Rauf Denktaþ da, Ankaraprogramýna katýlarak açýþ konuþmasý yapmayý kabul buyurmuþlardýr.Rus Heyeti programa katýlmayý kabul etmiþtir.Ankara ve Lefkoþa programý kesinleþmiþ olup Ýstanbul Programý taslakhalindedir.

AVRASYA SEMPOZYUMU
ANKARA

9. CumhurbaþkanýSayýn Süleyman Demirel'inhimayeleri veKKTC Cumhurbaþkaný Sayýn Rauf Denktaþ"ýn katýlýmýylaDüzenleyen Kurumlar:Gazi Üniversitesi

Uluslararasý Avrasya Hareket
iTÜRK-ÝÞ
Uluslararasý Avrasya Metal Ýþçileri Federasyonu
USÝADADD
Ulusal Kanal

4-5 Aralýk 2004
GAZÝ ÜNÝVERSÝTESÝ
Mimar Kemalettin Salonu

1.Gün 4 Aralýk 2004 Cumartesi10:30
Açýlýþ konuþmalarý

Süleyman DemirelTürkiye Cumhuriyeti 9. Cumhurbaþkaný
Rauf DenktaþKuzey Kýbrýs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaþkaný
Gazi Üniversitesi RektörüProf.Dr. Kadri Yamaç

12:00 – 13:00 Yemek arasý
13:00 1. OturumAVRASYA"DA BARIÞ VE GÜVENLÝK (1)

Oturum Baþkaný: E. Org. Þener EruygurJandarma E. Genel Komutaný
Aleksandr DuginUluslar arasý Avrasya Hareketi Baþkaný
Çin BüyükelçisiSong Augio
Albert ÇerniþevRusya Federasyonu Olaðanüstü ve Tam Yetkili Büyükelçisi
Ýran BüyükelçisiFirouz Devletabadi
Apas CumagilovKýrgýzistan Eski Baþbakaný
Mehmet AliyevAzerbaycan Büyükelçisi
Amanjol JunkuliyevKazakistan Büyükelçisi
Kýrgýzistan BüyükelçisiAmanbek Karipkulov
Nur Berdy AmanmuradovTürkmenistan Büyükelçisi
Rüstem ÝsaevÖzbekistan Büyükelçisi

2. Gün 5 Aralýk 2004 Pazar10:00
1. OturumAVRASYA"DA BARIÞ VE GÜVENLÝK (2)

Oturum Baþkaný: Prof. Dr. Kadri Yamaç Gazi Üniversitesi Rektörü
Ali TopuzTBMM CHP Grup Bþk. V.
Em. Büyükelçi Nüzhet Kandemir DYP Genel Bþk. Yrd.
Þükrü Sina Gürel Dýþiþleri E. Bakaný
Doðu PerinçekÝþçi Partisi Genel Baþkaný
E.Org. Tuncer KýlýnçMGK E. Genel Sekreteri
Mustafa ÖzbekAvrasya Met. Ýþçileri Fed. Bþk.

12:00-13:00 Yemek Arasý
13:00 2. OturumAVRASYA PROJESÝNÝN EKONOMÝK POTANSÝYELÝ

Oturum Baþkaný: Kemal ÖzdenUSÝAD Baþkaný
Çetin AltunTürk-Ýþ Teþkilatlandýrma Sek.
Ertuðrul KazancýADD Gen. Bþk.
Tuðrul ErkinDEÝK Baþkaný
Doç.Dr. Ferit SaraçoðluYükseliþ Vakfý Baþkaný
Prof:Dr. Ýþaya ÜþürGazi Üniversitesi
Prof. Dr. Semih KorayBilkent Üniversitesi
15:00-15:30 Kahve Arasý1
5:30 2. Oturum RAPOR – TARTIÞMA – SONUÇ BÝLDÝRGESÝAVRASYA TÜRKÝYE ULUSAL KOMÝTESÝNÝN SEÇÝLMESÝ
Raportör: Prof. Dr. Semih KorayAVRASYA ÇALIÞMALARI

LEFKOÞA7-8-9 Aralýk

8 Aralýk·KKTC Cumhurbaþkaný Sayýn Rauf Denktaþ'ýn Rus heyetini kabulü9 Aralýk·Aleksandr Dugin'in Yakýndoðu Üniversitesi'nde "Avrasya ve Kýbrýs"konulu konferansý
AVRASYA'DA EKONOMÝK ÝÞBÝRLÝÐÝSEMPOZYUM(TASLAK PROGRAM)ÝSTANBUL
10- 11 - Aralýk – 2004ÝÜ Prof.Dr. Cemil Bilsel SalonuVezneciler