Washington Haber Forum-Washington News Forum: 09/01/2004 - 10/01/2004

Sunday, September 26, 2004

POP-Siyaset, Yilmaz Polat

----- Original Message -----
From: YPolat@aol.com
To: washingtonhaber@yahoo.com
Sent: Friday, September 24, 2004 8:11 PM
Subject: POP-SIYASET - Yilmaz Polat

POP-SIYASET

Yilmaz Polat

Gazeteci-Yazar

www.habergazete.com

Recep Tayyip Erdoðan korkuyor.
Kasýmpaþalý gitti, yerine omuzlarý düþük, gözlerinin altýndaki torbalar büyümüþ, bakýþlarý daha da donuk, yürürken akýntýya kapýlmýþ kayýk gibi saða sola yalpa yapan bir kiþi geldi.
Saðlýðý bozuk.
Kendine güveni olmadýðý her halinden belli.
Verheugen'in yanýnda otururken , yüz ifadesi, mikrofonlarýn arkasýna saklanýþý çok þey anlatýyor.
Erdoðan mutlaka kendini seyretmeli..
AKP Genel Baþkaný'nýn siyasi stratejisi falan yok.
Argodaki `'Yersen'' stratejisini siyasete adapte etmiþ yuvarlanýp gidiyor.
Kahvehane aðzýyla millete yön vermeye çalýþýyor.
Zinaya yenik düþen Erdoðan korkuyor..
Bu ilk yenilgi deðil.Ne imam kaldý ne hatip.
Ne Kerkük, ne zina..
AB'yle ABD arasýna sýkýþmýþ hamburger gibi..
Yüzbinlerce memur açlýk sýnýrýnda..
POP-STAR yarýþmacýsý gibi ehlen-sehlen diyor.
Takým küme düþüyor .
O takýmý deðiþtirmese , takým onu deðiþtirecek.
Erdoðan korkuyor?
Kasýrga geliyor.
Adý mý ?
Siz koyun..
Gemi batýyor.
Kendi saðlýðý bozulurken, rakibinin yanaðý elma gibi oldu.
Juri masasýnda oturuyor.
POP-STAR'ýn, `'Kendim ettim, kendim buldum'' þarkýsýný söylemesini bekliyor.
Yüzünde güller açýyor.
Recep Tayyip AB'ye deðil, AKP'ye sýký sýkýya sarýlmalý.
Erdoðan Check-Up yaptýrmalý..
POP-SÝYASETÝ býrakmalý..
Recep Tayyip korkuyor..
Korkunun ecele faydasý yok..

Friday, September 24, 2004

The Hukumet, Mustafa Yildirim

Tarihsel bir durumdur... Batı Avrupa ülkeleri ve ABD Türkiye'nin Asya Türkleriyle birleşerek büyük bir ortak devlet olma isteğini hem kışkırtır hem de destekler görünür. Destekleyecek örgütler varsa onları yönlendirmek ister yoksa yeni bir örgütü kendi eliyle kurar. Büyük Savaş ( I. Dünya Savaşı) döneminde Almanya İmparatorluğu Türkiye'deki yönetime böyle yaklaşmış ve yeni sömürgeler elde etmeye çalıştığı savaş boyunca hem Türkleri zayıflatmış hem de Türklerin kendi yanında kalmasını sağlamıştır. II. Savaş yıllarında da Almanya aynı ülküye sahip kişileri Sovyetler'in cephesini zayıflatmak için kullanmaya çalıştı. Daha sonra sıra ABD'ye geldi. O da soğuk savaşta Sovyetler Birliği'nin elini zayıflatmak ve Türkiye'de bağımsızlıkçı örgütlenmenin ve girişimlerin önünü almak için aynı yolu denedi. Şimdiyse durum çok daha değişik.. ABD bir yandan Çin devletini Dünya Ticaret Örgütü'ne alarak kuşatmaya çalışırken öte yandan her ihtimali hesaplayarak Şincan Uygur Türkleri'nin özgürlük ve bağımsızlık isteklerini kullanarak Çin'de iç kargaşa çıkartmaya çalışıyor. İlk bakışta bunu iyi bir şey sananlar kısa zamanda göreceklerdir ki, bu tür çatışmaları İngiltere ve özellikle ABD desteklediği ve yönlendirdiği sürece bundan zararlı çıkan yine Uygur Türkleri ve Çinliler olacaktır. Çünkü yayılmacı ABD hiçbir zaman hiçbir yerde özgüveni yerinde, bağımsız ve egemen toplumlar, devletler olsun istemez! ABD uzun yıllardır birlikte çalıştığı sözde özgürlükçü kişilerle Washington'da çalışmakta, 1980 öncesi Türkiye'de istasyon şefliği yapmış olan ve karışıklıkların arkasındaki bilge kişi olarak bilinen Paul Henze'nin danışmanlığını yapmakta olduğu sözde Türk kuruluşu SOTA'yı desteklemektedir. Doğu Türkistan yolunda kullanılan ya da kendilerini kullandıranların odaklandığı örtü kurumu, merkezi Batı Almanya'da bulunan Radio Free Europe ya da Radio Liberty olmuştur. Bu merkezleri 12 Eylül öncesindeki kargaşa dönemi süresince Türkiye'de CIA istasyon şefi Paul Bernard Henze de bir süre yönetmiştir. Doğu Avrupa'nın çözülmesinden sonra bu merkez Prag'a taşınmıştır. Ne ki CIA'in propaganda aygıtları yalnızca Avrupa'da değildi. Radio Free Asia Kore'de USA-CIA, Kore-CIA tarafından kurulmuş ve Unification Church adlı Hıristiyan mezhebi örtüsü altında her tür kirli ticaret ve siyasal örgütlenmeleri büyük ustalıkla gerçekleştiren ve daha sonra kendisini Kutsal Baba olarak ilan edecek olan Sun Myung Moon tarafından desteklenmiştir. Uzak Doğu ve Asya'ya yönelik ABD operasyonlarının propaganda ve ajitatörlere örtü görevini üstlenen RFA (Hür Asya Radyosu) şimdi de boş durmamaktadır. Doğu Türkistan'daki Türklerin bağımsızlık ve özgürlük isteklerini kullanmayı amaçlayan ve hem Türkiye'de, hem uzun yıllardır Almanya'da örgütlü olan kişileri Washington'dan desteklemektedir. RFA Türkiye'deki yayınları izlemekte, miliyetçi olarak yazı yazanlarla bağlantı kurmak için onları yayınlarına çağırmaktadır. CIA aygıtı RFA'da bu işleri yürüten kişi ............... Çalışmalar sonuca ulaşmış ve Washington'da "Sürgünde Doğu Türkistan Hükümeti" kurulmuştur. Sürgünde Uygur Hükümeti kuranlar daha da ilginçtir. Bunların arasında radikal İslamcılar bulunduğu gibi Iraklı Türkmenler de bulunmaktadır. Türkmen temsilcisi Orhan Ketene'nin eşi de hükümettedir. Türkiye'de Asya Türkleriyle ilgili her konunun heyecan yarattığı bilinmektedir. Ne ki Türkiye'de duygulara seslenenlerin Washington'da ne tür ilişkiler içinde bulunduğunu eski yıllarda olduğu gibi saklamak olanaksızdır. Oralarda hem ABD, hem de İsrail destekçisi örgütlerde çalışan T.C'nden gitme kişiler Irak, İran, Azerbaycan ve Asya'dan gelen kişileri ABD adına örgütlemekte çok ustalaşmışlardır. Bu kişilerin Türkçe adlara ve T.C pasaportuna sahip olmaları onların ABD hesabına çalışmalarına asla engel değildir.Ayrıca dikkat çekmektedir ki, Türkiye'de Dünya Türk Gençliği kongreleri toplamayanların Romanya'da toplantılar düzenlemeleri ve Abant toplantısı ünlülerinin oralara konuşmacı olarak katılmaları ve hükümetin bu toplantıları parayla desteklemesi de aynı döneme rastlıyor.. Tel Afer'de Türklerin soylarının kırılmasına, sürgün edilmelerine ses etmeyenlerin ABD koynunda özgürlük aramaları, Balkan ülkelerinde kurultaylar düzenlemeleri, bu kurultaylara Işık devletinden gençleri götürmeleri kimseyi şaşırtmamalıdır. Türkiye üstüne kanlı bir oyunun kurulduğu sezilmektedir... Uzun yıllar ABD yönetimlerince desteklenmiş kişi ve gruplar sahneye sürülmektedir.Irak'a girilmeden önce de sürgünde bir Irak kongresi kurdurmuşlardı... Kim ki, yayılmacı ve işgalci ABD federal yönetiminin kanatları altında, eğitim ve parasal destek alarak özgürlük ve bağımsızlığa kavuşacağını söylüyorsa yalnız yanılmakla kalmaz; haklarını savunduğunu ileri sürdüğü ulusunun köleliğini de şimdiden hazırlayarak ihanetin yollarını genişletir. Ve her türlü kışkırtmaya ve kullanıma açıktır!Buradan T.C Cumhurbaşkanı'na sesleniyorum:Lütfen yasal yetkilerinizi ve Anayasa'da tarif edilen yükümlülüklerinizi göz önüne alarak bu kargaşaya son verecek açıklamalar yapınız. Ulusumuzun esenliğini örtülü sözlerle ve imalarla ve yalnızca iç durumla korumanız olanaksızdır. Sayın Cumhurbaşkanı,Türkiye'nin hedefi Avrupalılaşmaktan önce varolmaktır! Varolmadıktan sonra ne laiklik ne de egemenlik sözleri bir işe yarar. Tarihsel görevler tam zamanında ve yerinde yapılırsa bir işe yarar. Gecikmeler tüm ulusu olduğu denli tüm dünyayı da tehlikeye atacaktır...

www.tanyeri.net

Wednesday, September 22, 2004

Kargalar Vadisi, Yilmaz Polat

----- Original Message -----
From: YPolat@aol.com
To: washingtonhaber@yahoo.com
Sent: Wednesday, September 22, 2004 10:44 AM
Subject: Kargalar Vadisi- Yilmaz Polat

KARGALAR VADISI

Yilmaz Polat
Gazeteci-Yazar

www.habergazete.com


AKP Hükümeti’nin dış politikası iflas etti.
Kuzey Irak..
Recep Tayyip Hükümeti ‘’Bermutad Şeytan Üçgeninde.’’
Ne bekliyordunuz ki?
Amerikalı Şahin Paul Wolfowitz, ‘’ Yanımızda değilseniz ihale alamazsınız.’’
Turkish Kargalar üzerine atladı, ‘’Aman Tayyip bey, ihaleleri kaçırmayalım’’
Kargalar her iktidar döneminde bokun üzerine konmaya alışkındı.
AKP de Kargaların tuzağına düştü.
Ümmet-i Müslüman tarafı ağır basınca işine de geldi.
Politika bir anda Irak mallarını nasıl paylaşacağıza dönüştü.
Siyasi ve Askeri bir stratejin yok.
Türkmen yok..
PKK yok…
Güvenliğin yok..
Çizgin yok…
Yok oğlu yok…
Varsa yoksa ihale...
Karga gaklayarak Washington’a uçtu.
Karga gakladı, Talabani, Barzani’ye kondu.
AKP’nin avuçları kaşındı.
Dolar..Dolar...Dolar...
Karga ihale alacak, Türkiye imar edilecekti.
Karga, Ankara- Washington- Talabani üçgeninde kanat çırptı.
Siyasi ve askeri bir stratejin yok.
Varsa yoksa ihale.
Karga transferleri başladı.
Siyasi , iktisadi ve medya patronları kargaya itibar etti.
Köşe başına kargalar yerleştirildi.
Köşeyi döneceğiz ya..
Maalesef bazı komutanlar seyretti.
Karga Ankara’ya her konduğunda bok bulaştırdı.
Şahin Wolfowitz,
Akbaba Talabani kahkaha attı..
Karga , Karga gak dedi..
Çık şu dala bak dedi.
AKP çıktı dala…
Ne ihale var, ne karga…
Burnu batmış boka…

Saturday, September 18, 2004

Karen Kwiatkowski ile Turkiye Israil ve Irak Uzerine Roportaj

Aydinlik Newspaper and Ulusal Kanal TV

Tugrul Keskingoren

Washington
September 8, 2004

Karen Kwiatkowski recently retired from the active duty USAF as a Lieutenant Colonel. Her final assignment was as a political-military affairs officer in the Office of the Secretary of Defense, Under Secretary for Policy, in the Sub-Saharan Africa and Near East South Asia (NESA) Policy directorates. During Col. Kwiatkowski's time at NESA, she worked the North Africa desk, in the sister office to the Office of Special Plans. Prior to the Office of Secretary of Defense assignment, she served on the Air Force Staff, Operations Directorate at the Pentagon, the staff of the Director of the National Security Agency (NSA) at Fort Meade, Maryland, and served tours in Alaska, Massachusetts, Spain and Italy. Col. Kwiatkowski has an MA in Government from Harvard, and MS in Science Management from the University of Alaska, and has completed both Air Command and Staff College and the Naval War College seminar programs. She is currently a Ph.D. candidate at Catholic University in World Politics (ABD), pursuing a dissertation on Overt/Covert War In Angola: A Case Study of the Implementation of the Reagan Doctrine. Col. Kwiatkowski has authored two recent books on African issues, African Crisis Response Initiative: Past Present and Future (US Army Peacekeeping Institute, 2000) and Expeditionary Air Operations in Africa: Challenges and Solutions (Air University Press, 2001) and several papers. She teaches online classes with the University of Maryland University College and American Public University System, and is an adjunct faculty in Political Science with James Madison University. Col. Kwiatkowski lives on a small farm in western Virginia with the husband and four children. She is a regular contributor to LewRockwell.com and Militaryweek.com, and has had articles about her work with the Department of Defense published in the American Conservative and Salon.com, among others.

Keskingoren: Do you think neoconservatives have a different political agenda than the agenda held in the American interest?

Karen Kwiatkowski: Yes, I do. American interests, in terms of foreign policy were last democratically polled in November 2000. At that time, they were evenly split between the trade and peaceful interventionism of candidate Al Gore and the trade and humble non-interventionism offered by candidate George W. Bush. After 9-11, Americans were fearful and many sought retaliation against the perpetrators, considered to be Osama bin Laden, his al Qaeda terrorist network around the world, and the Taliban who were offering bin Laden safe harbor. Initially, George Bush pursued this route, supported and desired by most Americans – while simultaneously listening to his neoconservative advisors insisting that now was the time to strike – not Osma bin Laden, but Saddam Hussein. False statements that made no distinction between 9-11, terrorism against America and Saddam Hussein’s dictatorship were pumped unrelentingly into the mainstream American media by Bush, Cheney, neoconservatives in government, neoconservative thinktanks and a very lazy and unaccountable American media.Neoconservatives envision a Middle East that is politically divided, ethnically aroused and U.S.-compliant. This kind of Middle East is most susceptible to outside economic and political manipulation, and is thought to pose less of a military or political threat to Israel. On the other hand, most Americans just want to buy oil on competitive market prices (and lots of it), improve our own border security, and to have the worlds’ nations do a better job of policing their own backyards and reducing terrorism. But most Americans are not making American foreign policy. Neoconservatives are, and thus we see a policy that is inconsistent with broader American interests. This inconsistency is part of what is fueling growing political divisiveness in this country, as more and more average American’s realize we have a problem in the path the neoconservatives have chosen.

Keskingoren: I personally believe that there was no relation between the Al Qaeda terrorist network and Saddam Hussein. One is a religious network, the other one is a repressive secular dictatorship. Neoconservatives in Washington disregard American national security interests, and mislead the American people. Can we say that neoconservatives had a plan to invade Iraq long before September 11?

Karen Kwiatkowski: I agree – al Qaeda and Saddam Hussein’s Iraq logically would have had nothing but wariness for each other, to put it mildly. The neoconservative agenda for many years has been marked by a desire for military resolution of international problems. It was this way during the Cold War years, with the Senator Scoop Jackson acolytes, and it is this way now with the same older but no wiser crowd, now associated with the American Enterprise Institute, Center for Security Policy, and the Project for a New American Century, and in the current administration. Neoconservatives have had a serious desire to deal in a substantive (regime changing) way with both Iran and Iraq, and also Syria, but not necessarily a serious plan to do it, in my opinion. Richard Perle and Doug Feith’s “A Clean Break” strategy paper, written by key Bush administration neoconservatives in 1996 for Benjamin Netanyahu’s Likud campaign, lays out the neoconservative desires pretty clearly. But they did not have a “plan” to invade Iraq until they arrived in the Bush administration, and were able to access and manipulate intelligence, and mobilize the American military machine as well as mobilize the all too willing George W. Bush. 9-11 did provide a sense of urgency and fear in America that made it easy for the neocons and the President to sell the invasion of Iraq. I do think without 9-11, they would have still pursued this option, because it was about geo-strategic military basing, oil control, and Saddam’s decision to sell oil on the Euro instead of the dollar, as well as a way of shifting US resources more in line with Israeli interests in the region.. 9-11 just made the propaganda campaign at home easier to conduct.

Keskingoren: Most of the pro Iraq war think-tanks in Washington are also pro-Jewish think-tanks, such as JINSA and Washington Institute for Near East Policy. In these think-tanks, Wolfowitz, Feith, Perle and other influential neoconsrevatives were either fellows or on the board of trustees. Do you think this neoconservative political elite played a crucial role in the Iraq War, and misled American national interests in the Middle East?

Karen Kwiatkowski: It is clear that this group of people played a critical role. Those think tanks, and also the neoconservative Project for a New American Century led by Bill Kristol and Gary Schmitt, had long written about the need for a U.S. friendly Iraq, a toppled Saddam Hussein, and using US military force to do it.. It is interesting to me that the Jewish political elite represented in the Bush Administration seem, to a man, to be pro-Likud, and I think that defines them more than any particular religious adherence. I wonder if we would be talking about this at all, or be in Iraq occupying that country, if they were all pro-Labor Party. Certainly the actions of the Office of Special Plans and guys like former Defense Policy Board Chairman Richard Perle, promulgating lies and exaggerating of Saddam’s capabilities to threaten the US, were purposely done to get the invasion. But Bush himself had his own reasons to want to go after Saddam, and there was indeed some kind of magic between his ambiguity about his father’s own decision to leave Saddam in place in 1991 and the neocon strategic goal. Did they mislead Americans as to American national interests in the Middle East? I believe they lied and promoted lies (and liars like Ahmad Chalabi) to get their war. But I think for many of these guys truly believe that what is good for Likud is good for America. This is wrong factually, and wrong philosophically, and is probably very close to being treason. But I don’t think many of them really understand that putting the wishes or interests of another country before your own is wrong, as they are so wrapped up in what they perceive to be the needs of Israel, economically, territorially, militarily and in terms of regional security. This is why most of them are still angry and emotional about the Jonathan Pollard case – they really don’t see that his espionage and selling of US secrets to Israel in the late 1980s was criminal.

Keskingoren: Do you think that the recent spy case in the Pentagon opens the old files, such as the Pollard case in 1985, or do you think this is a message to the neoconservatives by the American intelligence community? (No one has been arrested so far, and the American intelligence community basically warned the neoconservative political elite)

Karen Kwiatkowski: The spy case is a complicated set of multiple investigations into the role of key neoconservatives in transferring secrets to third parties, and the examination of Israel’s active work to influence American actions and foreign policies both through lobbying representatives and through contacts with administration officials and employees. It does relate and refer back to old cases of Israeli espionage, and the publicity of the current case reminds people that Israel continues to conduct operations against the United States, and use U.S. officials to further its own aims. The fact that there is an investigation at all (for two years) has already served as a warning of sorts to neoconservatives who may be putting another county’s politics before our own. It is not clear why Larry Franklin’s name was leaked now. I initially thought it was done by a neoconservative who knew about Larry’s cooperation with the FBI as a way of disrupting the investigation, and warning others that arrests were coming soon. It could have been done to send a message of seriousness to the neoconservatives by the security agencies. I have recently read that Attorney General Ashcroft has been less than aggressive in prosecuting the possibly treasonous influence peddling going on in the Pentagon and elsewhere in the administration. It is possible that the leak of Larry’s name was designed to send a message from security agencies -- not to administration appointees who certainly have know about the investigation for months, even years – but to the Bush/Cheney/Ashcroft power center to push it along.

Keskingoren: It is very interesting that most of the people in the recent spy case in the Pentagon are also related with the Turkish lobby in Washington, with people such as Richard Perle, Paul Wolfowitz, Douglas Feith and Harold Rhode. As far as I remember, in 1992, Perle and Feith opened a lobby firm in Washington and they received $850.000 dolars for lobbying on behalf of Turkey. Do you think neocons manipulate ethnic lobbies in Washington for "third parties," interests as they have been doing for American Foreign Policy?

Karen Kwiatkowski: This is an interesting observation, and my impression of the link to Turkish lobbying was that any work done was on behalf of or in relation to Israel as much as directly Turkish-United States. My assumption reflects my own observations that many of those named (Perle, Wolfowitz, Feith) seem to have merged in their own minds loyalty to Israel with loyalty to the United States. I don’t know if these particular people make a habit of manipulating ethnic or other national lobbies for third party interests – but I believe that when a lobby or a country (like Turkey) hires one of these politically connected people, they are hiring the existing network – and for these particular names, that network centers on Israel.

Keskingoren: Today, Anti-Americanism is an increasing trend all over the world. I was in Turkey last June, and many people, from shcolars to journalists, ordinary citizens to military officials asked me the same question: "Does the US have a secret policy to divide Turkey, Iraq, Iran and Syria?" How do you answer this question as a retired government offical?

Karen Kwiatkowski: I am aware of no official secret U.S. policy to divide Turkey, Iraq, Iran and Syria. Officially, such a policy would be contrary to the published statements and national security strategy of the current American President, George W. Bush. However, the neoconservative position regarding the Middle East includes weakening and destabilizing Israel’s more hostile neighbors militarily, economically, and politically – these hostile countries would include Syria, Iraq and Iran. Various neoconservative thinktanks and pundits have written for many years openly about their goals for the Middle East, using terms like liberation and democracy with simultaneous objectives of creating countries friendly to the United States and Israel. A neoconservative foreign policy could in theory satisfy both aims by lending support to Kurdish independence under a democracy and liberation auspice, and also enjoying the domestic and regional reaction which would consume regional political and possibly military energy from Iran, Iraq and Turkey. Another problem is that “Democracy” and “U.S./Israel-friendly” may not go hand in hand, given past behavior of the United States and Israel which is seen throughout the region as hypocritical and exploitative. It’s clear that democracy, for example the Turkish democracy, in rejecting the request by Washington to utilize Turkish territory to launch the preemptive war on Saddam Hussein, has angered key neoconservatives like Paul Wolfowitz, Doug Feith and Dick Cheney. Yet these same players have been very pleased with the cooperative but non-democratic countries of Pakistan, Uzbekistan, and Saudi Arabia.

Keskingoren: Additionally, how can we reverse the increasing trend of Anti-Americanism in the Islamic world and regain those people?

Karen Kwiatkowski: I think the Islamic world as well as the rest of the world would appreciate a bit more honesty from America, a bit more of us living up to our own professed values. American values are based on individual liberty, rule of law, freedom of religious expression and a prohibition of a state religion, and constitutional restraints on governmental power. In my opinion, we have betrayed these values at home as well as abroad, with our domestic Patriot Act, the vast increase in the power of the American government to arrest and detain citizens on little evidence, the role of Christian evangelical theory to superficially justify our actions in the Middle East. We have conducted a military adventure in Iraq that was based on false and manufactured evidence (although it was conducted for real geostrategic reasons that had little to do with the professed rationale) and the executive was not restrained by the legislative or judicial parts of our government, effectively setting aside our own Constitution. Until America can behave as a member of a community of nations, guided by the words of Thomas Jefferson, seeking “Peace, commerce, and honest friendship with all nations — entangling alliances with none,” then we Americans will not be seen as role models or as trusted friends. It cannot be only sweet words, it must be lived. I believe that George W. Bush squandered a huge opportunity to lead the world by example. Instead he has served as a well-publicized example of ignorance, impulsiveness and arrogance that is not a true part of our national character. Our Founding Fathers certainly warned repeatedly against all three characteristics.

Friday, September 17, 2004

Paul Wolfowitz Turkiye'nin Dostu mu? Washington Haber

Telafer'de Amerikan birlikleri tarafindan yapilan operasyonlar sonrasinda Pentagon'dan bir gorevliyle konustugunu soyleyerek bir yazi kaleme alan Milliyet Washington muhabiri Yasemin Congar'in konustugunu iddia ettigi gorevli Paul Wolfowitz cikti. Pentagon'da sivil savas cetesinin basinda bulunan Paul Wolfowitz ve Douglas Feith bilindigi uzere Turkiye'ye yakinliklari ile taniniyor. Fakat Washington Haber'in konustugu bir askeri yetkili askeri kesimde sivillere karsi bir tepkininde olustugunu soyledi. Ayni yetkili Wolfowitz ve Feith'in basinda bulundugu savas cetesinin Pentagon'u Amerika'nin ulusal cikarlari icin degil, diger ulkelerin cikarlari icin yanlis yonlendirdigini soyledi.

Bilindigi gibi 1992 yilinda Clinton iktidari ile Pentagon'dan ayrilmak zorunda birakilan ayni cete Turk lobisini yonlendirmek icin Turkiye devletinden 850.000 dolar alarak Turkiye adina lobi calismalari yapmis, fakat basarisiz olmuslardi. Bu donem icinde savas cetesinin Turkiye'yi Washington'da bulunan JINSA ve Washington Institute for Near Policy gibi kurumlara empoze ederek Turkiye'yi Washington'da Musevi lobisine muhtac duruma birakmislardi.

Gorustugumuz ayni askeri yetkili bu kisilerin Turk lobisini Amerikan ve Turk iliskilerinin gelisiminde degil, fakat ucuncu ulkelerin siyasi cikarlarinda yonlendirdikleri ve bunda da basarili olduklarini vurguladi. 2003 Mart Tezkerisinin TBMM'den gecmemesi ile bu ceteninin buyuk dus kirikligi yasadigini soyleyen askeri yetklili, bu donemde Turkiye'ye karsi daha acimasiz yontemler denemeye calistiklarini sozlerine ekledi.

Ayrica Turkiye'de liberal olarak taninan bazi gazeteci ve siyasi guruplarinda Washington'a geldiklerinde cok ilginc bir sekilde Amerika'nin en anti demokratik ve Islam karsiti guruplar ile birlikte olduklarini anlayamadiklarini soyledi. Bu guruplarin basinda bilhassa Kemal Koprulu'nun basinda oldugu ARI gurubunun geldigini, NED'den devamli olarak finansal destek almak icin buyuk caba sarfettikleri belirten ayni yetkili, Kemal Koprulu'nun son Washington ziyaretinde Nelson Ledsky tarafindan "ne yaptiginizi bilmeyen Turk halkindan kopuk bir gurupsunuz" seklinde suclandigini soyledi.

Neocon savas cetesinden Wolfowitz ve Feith Amerika'da radikal sagci ve Islam dusmani bir gurup olarak taniniyorlar. Pentagon'da gorustugumuz askeri yetkili Turkiye'de bazi gazeteciler ile iyi iliskiler kuran bu gurubun, Turk basinindaki muhbirleri vasitasi ile istediklerini yazdirdigini sozlerine ekledi.

Washington Haber Forum

Thursday, September 16, 2004

Gazeteci ve Iktidar, Yilmaz Polat

----- Original Message -----
From: YPolat@aol.com
To: washingtonhaber@yahoo.com
Sent: Thursday, September 16, 2004 10:39 AM
Subject: Gazeteci ve Iktidar Yilmaz Polat

GAZETECI VE IKTIDAR

Yilmaz Polat
Gazeteci-Yazar
http://www.habergazete.com/


Basın ve İktidar her dönemde ayrılmaz ikilidir. Politikalarına göre, bazı basın iktidarların yanında, bazısı da karşısında yer almıştır. Gazeteciler de kendi yayın organlarının politikaları doğrultusunda gazetecilik yapmışlardır.
Başka bir deyişle gazeteciler fikirleri doğrultusunda yayın organı seçerlerdi.
Bu gelenek bir kaç küçük istisnanın dışında Turgut Özal’la başlayan ANAP dönemine kadar böyle devam etti.
Özal bu zinciri kırdı. Kimini konuta, kimini uçağa, kimini de köşke alarak yeni tür bir gazeteci tipi yaratıp yaygınlaşmasını sağladı.
Turgut Özal’ın muhalefet yapanlar için ilginç bir tespiti vardı.
‘’Gazeteciler beni seviyor ama onlar patronlarının dediklerini yapmak zorunda’’
Aslında kimsenin kimseyi sevdiği yoktu. Kişisel çıkarlar sözkonusuydu.
Temelinde iş-iktidar ilişkisi vardı.
Patronlar da çıkarları nedeniyle Özal’ın bu politikasına sıcak baktı.Böylece kişiye-mahsus gazeteci türü itibar görür oldu.
Bazı gazeteciler çekirge gibi zıplayıp durdu.Bunlara bir takım adlar takıldı.
‘’Ben her iktidara yakınım’’ diyenler köşeleri kaptı.
Temsilci seçimi bu kritere göre yapıldı.
Bu kriteri yerine getirmeyenler al aşağı edildi.
İktidarlara mesafeli olup, gazetecilik görevlerini yapmaya çalışanlar bir köşeye itildi.
Halkın dertleri unutturuldu. Gazeteci hem kendinin, hem de patronunun cüzdanını doldurdu.
Gazeteci transferleri futbolcu transferi kadar konuşuldu.
Devir onların oldu. Her devrin gazetecileri sayıları az olmasına ragmen düzeni devam ettirmeyi başardı.
İtibarla birlikte tiraj düştü.
ANAP Döneminde Özal ve karşıtları vardı.
Koalisyon dönemlerinde her liderin gazetecileri oldu.
AKP Dönemindeyse farklı bir görüntü var.
AKP Hükümeti, görüntüsü tek başına olmasına rağmen, bence bir koalisyon hükümeti.
Koalisyonun büyük ortağı Recep Tayyip Erdoğan, diğer ortağı ise Abdullah Gül.
Aralarında kıyasıya bir rekabet var. Hatta bu rekabet eşlerine bile yansımış durumda.
Gül’ün politikalarını destekleyen gazeteci Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru.
Erdoğan’ın politikalarını destekleyen gazeteci ise Cengiz Çandar.
Bir zamanlar aynı kulvarda koşan iki gazeteci ilk kez aynı iktidar döneminde, görüş ayrılığına düştü.
Çandar’ın rotası Washington, Koru’nun da Anti-Washington.
Tıpkı, Erdoğan ve Gül’ün olduğu gibi.
Koru, Gül’den mi, Çandar, Erdoğan’dan mı etkilendi?
Ya da tersi mi oldu?
Şüphesiz, yanıtı kendileri verecektir. Ancak,
Çandar’ın teknesinde Nazlı Ilıcak , Mehmet Ali Birand, İlnur Çevik.
Koru, kayığında yalnız.
Çok ilginç.

Wednesday, September 15, 2004

Turk-Amerikan Iliskileri, Sanli Bahadir Koc

Date: Wed, 15 Sep 2004 02:04:38 -0700 (PDT)
From:"Sanli Bahadir Koc"
Subject:Türk-Amerikan Ýliþkileri
To:washingtonhaber-owner@yahoogroups.com

11 Eylül’den Sonra Türk-Amerikan Ýliþkileri: Eski
Dostlar mý Eskimeyen Dostlar mý?
Þanlý Bahadýr Koç, Araþtýrmacý. e-posta:
ajp1914@yahoo.com

11 Eylül’den Sonra Türk-Amerikan İlişkileri: Eski Dostlar mı Eskimeyen Dostlar mı?Şanlı Bahadır Koç, Araştırmacı. e-posta: ajp1914@yahoo.com

Before the Iraq War problems in Turkish-American relations were used to be underestimated. Relationship is still in a process of redefinition. Iraq war laid bare the old imbalances and inconsistences in the relationship and created some new ones. In some cases the interests of the two parties are no longer harmonious let alone identical. Still, there are huge areas where the two should and could work together. But this requires a more honest approach, more modest expectations and better mechanisms for consultations. Washington should learn to live with a more democratic Turkey and Ankara should no longer count on an American safety net. Turkey’s importance may or may not decrease in the American scheme of things but it will definitely change shape. A grand bargain on which the relationship will be based may be possible after the situation in Iraq becomes more clear. American preferences regarding Northern Iraq, the health of Turkish economy and the course of Turkey’s European journey will be the other important factors. A less close but perhaps more healthy relationship is possible.

Giriş

Türk-Amerikan ilişkileri üzerine yorumlar yapılırken müttefik, stratejik müttefik, stratejik ortak, küçük ortak, taşeron, rakip ve hatta düşman ve tehdit gibi kavram ve ifadeler sık sık içi tam doldurulmadan kullanılmaktadır. 11 Eylül’ün harekete geçirdiği dinamikler bütün dünyada olduğu gibi Orta Doğu’da da birçok kavramı değiştirmiş, eskitmiş ya da zaten daha önceden başladığı halde tamamlanmamış ya da gözden kaçmış bazı süreçleri artık gözardı edilemez derecede ortaya çıkarmıştır . Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan değişim de bunlardan biridir. Irak harekâtı öncesi yaşanan sert pazarlıklar, 1 Mart olayı, “kırmızı çizgilerin” aşılması ya da yıpratılması, Süleymaniye krizi, Irak’a asker gönderme tartışmaları ve ABD’nin bu talebini geri alması ve Washington’un PKK konusundaki tavrı Türk-Amerikan ilişkilerinde ciddi tahribata neden olmuştur. Sonradan yaşanan üst düzey ziyaretler ilişkiyi yoğun bakımdan çıkardıysa da tamamen tedavi ettiğini söylemek mümkün değildir. İlişkideki yaşanan değişimin konjonktürel olmanın ötesinde olduğu söylenebilir ama yapısal boyuta varıp varmadığını ilan etmek için bir parça erken olabilir. Bu yazı en genel haliyle Türk-Amerikan ilişkilerinin son dönemde yaşadığı iniş çıkışları tahlil etmeye çalışacak ve yakın gelecekle ilgili bazı tahmin ve önerilere yer verecektir. Yazıda ilişkinin asimetrik doğası irdelenirken, Türkiye’nin AB süreci, K Irak ve PKK meselesi, İncirlik’in potansiyel yeni statüsü, Türk iç siyaseti, Büyük Orta Doğu Projesi’nde Türkiye’nin yeri ve Türk-İsrail ilişkileri gibi konulara öncelik verilecektir. 18. yüzyılda yaşamış İngiliz yazar Samuel Johnson’ın dediği gibi “dostlarla ilişkileri sürekli tamir altında tutmalıdır.” Aksi takdirde en sıkı dostluklarda bile sonra düzeltilmesi çok zor olabilecek anlaşmazlıklar ve hatta kavgalar çıkabilir. Bugün ortaya çıkan durum göstermektedir ki Irak harekâtına giden dönemde iki taraf da “uzun süredir evli” çiftler gibi birbirleriyle olan ilişkilerinin ilelebet gideceğini düşünmüşler ve “için için kaynayan” ve biriken problemleri ve güvensizlikleri aşmak için ciddi anlamda “beraber ve solo” bir çalışma içine girmemişlerdir. Bugün Türk-Amerikan ilişkilerinin düzelmesi için ciddi bir zihinsel çalışma yapılması gerektiği doğrudur. Ancak ilişkinin hangi temeller üzerine oturtulacağı aslında büyük ölçüde Irak’taki durum açıklığa kavuştuktan sonra belli olacaktır. Bu olmadan ortaya çıkan durumlar kırılgan, geçici, eksik ve dolayısıyla üzerine uzun dönemli politikalar ve bir “büyük anlaşma” (grand bargain) inşâ edilemeyecek şekilde olacaktır. Irak’taki durum belli bir netlik kazandıktan sonra iki taraf da birbirine olan ihtiyacını, karşı taraftan istediklerini ve buna karşı verebileceklerini ve veremeyeceklerini, Irak krizinden önce olana göre çok daha net şekilde ortaya koymalıdır.

İlişkinin Geleceği Üzerine Spekülasyonlar

Bir görüşe göre Türkiye, Irak konusunda Washington ile daha uyumlu bir politika izleseydi de Türk-Amerikan ilişkileri artık ne eskisi gibi, ne de bir çoklarının mevcut durumda olduğunu zannettikleri kadar yakın, sıcak ve derin olmayacaktı. Türk-Amerikan ilişkileri elbette tamamen sona ermeyecektir ama önemli bir ölçüde değişimden geçmektedir. Bunun yapısal ve konjonktürel nedenleri şunlar olabilir: 1) Tersi değerlendirmelere rağmen ABD’nin Irak harekâtından sonra Türkiye’ye olan ihtiyacı tamamen değilse de ciddi ölçüde azalacaktır. 2) Irak pazarlığı Amerikalıların “ağzında acı bir tat” bırakmıştır. 3) ABD, Kuzey Irak’taki Kürt gruplar ile Türkiye arasındaki anlaşmazlık ve hatta çatışmalarda muhtemelen Türkiye’yi tatmin edecek bir tavır içinde olamayacak ve bu durum Türkiye’de ciddi hayal kırıklığına neden olacaktır . 4) Türk kamuoyunda genel dünya kamuoyu ile paralel olarak artan Amerikan aleyhtarı duygular Türk hükümetlerinin politikalarını önemli ölçüde sınırlayacak ve etkileyecektir. 5) Türkiye’nin AB üyeliği yolculuğu sancılı, uzun ve “iki adım ileri, bir adım geri” bir süreç olsa ve orta ve uzun vadede sukut-u hayalle sonuçlanma ihtimali olsa da, Türkiye dış politikasında belki yavaş ama net bir şekilde AB’ye doğru meyledebilecektir. 6) Türk ordusunda ABD’nin niyetlerine ve güvenilirliğine yönelik daha önceki dönemlerden daha yüksek derecede şüpheler bulunmaktadır. 7) Önümüzdeki dönemde Türk dış ve güvenlik politikalarının belirlenmesi ve uygulanmasında sivil kanadın rolü artarken askerî kanadın ağırlığı azalabilecektir. 8) Türk dış politikasında komşularla ticaret gibi ekonomik faktörlerin önemi artacaktır. 9) Orta vadede Türk ekonomisinin IMF ile bağı zayıflayabilecek bu da Ankara'yı Washington'un beklentileri dışında davranmakta daha rahat kılabilecektir.

Yukarıdaki trendlerin bazıları henüz embriyonik seviyededir. Bazılarının önüne geçmek mümkün değildir. Bazıları ise Türkiye için zaten “hayırlı” gelişmelerdir. Ancak yukarıdaki faktörler ve gelişmeler kendi haline bırakılırsa ilişkinin alışılmış halinin devam edeceği konusunda iddialı olmak güçleşecektir. Ancak ilişkinin şekil değiştirmesinin aksine zayıflaması ve bozulması bir kader olarak da görülmemelidir. Ancak ilişkinin kurtarılması ve gelecekte karşılaşabileceği komplikasyonların önüne geçmek ya da bunları azaltmak için ciddi ve bilinçli bazı adımlar atılması gerekmektedir. Bu adımlar en genel anlamıyla şunlar olabilir: 1) Daha düzenli ve derin bir danışma mekanizması teşkil edilmesi. 2) Ülkelerin birbirlerinden beklentilerinin daha açık şekilde ortaya konması. 3) İlişkinin ekonomik ve siyasĭ ayaklarının askerî ayağına yakın bir düzeye yükseltilmesi.

Amerika’nın Türkiye Fotoğrafı

Amerikan dış politikasının belirlenmesi, hemen her zaman, değişik dünya görüşü, fikir, model, çıkar, kurumsal ve kişisel bakış açılarının çatışmasının sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu durum bir ölçüde Türkiye politikası için de geçerlidir. Tek bir Amerika ve Washington olmadığı gibi, tek bir Türkiye politikası da yoktur. Değişik devlet kurumları, etnik ve ekonomik çıkar grupları Türkiye’ye yönelik politikayı kendi çıkar ve tercihlerine doğru “ucundan çekiştirmişler” ve ortaya çıkan sonuç bazen tüm bu grupların istediğinden farklı olabilmiştir. Bütün bunları söyledikten sonra, her ne kadar yekpare olmasa da, Amerika’nın Türkiye’ye bakınca gördüğü resmin şöyle olduğu iddia edilebilir: Önemli sayılabilecek ve gelişme potansiyeli olan bir pazar; çıkarlarını genelde ABD ile uyumlaştırmaya yatkın stratejik bir bakış ve Amerika’nınkine benzer bir stratejik kültür; diğer Müslüman ülkelerin de örnek almasından mutlu olabileceği demokrat Müslüman bir model ; Amerikan silahlarına ilgili ve önemli ölçüde bağımlı bir ordu; Amerika’ya önemli ölçüde sempati besleyen ve son dönemde bir parça azalmakla beraber değişik derecelerde olsa da kendi çıkarları ile Washington’unki arasında önemli paralellikler gören siyasĭ, askerĭ, ekonomik elitler; ciddi şekilde penetre edilmiş bir medya; Amerika’nın çok önem verdiği (Orta Doğu), geçtiğimiz on yılda ilgisini adım adım arttırdığı (Kafkaslar) ve belki çok istemeden de olsa aktif olduğu (Balkanlar) bölgelerin göbeğindeki bir coğrafî konum ve özellikle 1990’larda Orta Doğu’ya askerî güç projekte etmede önemli işlevler gören İncirlik üssü; kırılgan, manipülasyona açık ve Amerikan finans kurumlarının belli oranda aktif olduğu bir finans piyasası ve yakın zamana kadar komşuları, AB ve diğer Müslüman devletlerle yaşadığı problemler ya da kuramadığı doyurucu ilişkiler nedeniyle Washington’la yakın olması gerektiğini düşünen ve İsrail ile geliştirdiği sıkı askerî işbirliği nedeni ile “özel ilgi” gösterilmesi gereken ve kaybedilmesine tahammül edilemeyecek bir ülke.

Türkiye ile ABD’nin çıkarlarının genel ve özelde çakıştığı noktalar olmakla beraber tarafların bu ortak çıkar ve amaçlara ulaşmada tercih ettikleri araçlar arasında giderek arttığı gözlenen farklılıklar bulunmaktadır. Çıkarlarda belli ortak yönler olsa bile öncelikler, hassasiyetler, tarzlar ve enstrümanlar arasındaki bu farklılıklar kısmen de olsa tartışarak ve müzakere ederek aşılabilir. Çıkarların farklı olduğu ya da açıkça çatıştığı konuların da şimdiye kadar olduğundan daha açık yüreklilikle itiraf edilmesi gerekir. Ankara’nın Washington ile çok yakın bir elli yıl geçirdikten sonra, tam da en güçlü, tehlikeli ve pervasız olduğu bir dönemde ABD ile bazı önemli konularda farklı çıkar ve tercihlere sahip olduğunu farketmesinin ne sonuçlar verebileceğini şimdiden tahmin etmek güç görünmektedir. Önümüzdeki dönemde bu ülkenin dış politikasının genel yönü tartışılırken üzerinde mutlaka düşünülmesi gereken sorulardan biri şu olacaktır: Türkiye, ne ABD ne de AB’nin yörüngesine girmeden, ama bu güçlerden ve “dünyadan” da uzaklaşmadan, stratejik anlamda “kendi ayakları üzerinde” durabilir mi? Yoksa bu bir hayal midir ve “üçüncü dünyanın” ve Orta Doğu’nun bir kere içine girildi mi kurtulunması imkânsız anaforlarına savrulmamak için sırtımızı mutlaka büyük bir güce mi dayamalıyız? Türk-Amerikan ilişkileri üzerinde düşünülürken gözden çıkarılmaması gereken can sıkıcı gerçek Türkiye’nin ABD’ye olan ihtiyacının ABD’nin Türkiye’ye olan ihtiyacından daha fazla olduğudur. Ancak yine de Türkiye, kendi çıkarını hesapladıktan sonra ABD’nin beklentileri ve istekleri dışında pozisyonlar alabilir. Bunun sonucunda, Washington ile ilişkilerimiz “derin yaralar” alacak ve ABD Türkiye’yi “cezalandıracaksa”, o zaman zaten bu ilişki çok sağlıklı değil ve “kaba bir çıkar aritmetiğine dayanıyor” demektir. ABD, bu coğrafyadaki ender yakın müttefiklerinden Türkiye ile ilişkilerini ciddi olarak zedeleyecek adımlar atmaktan kaçınmalıdır. Türkiye’nin ekonomik durumu ve dış krediye bağımlı olması ikili ilişkilerde ABD tarafından önemli bir koz olarak kullanılmaktadır. İşin kaygı verici yanı, ABD’nin Türkiye politikasını yürütenlerin Ankara ciddi bir ekonomik krizin içinde olmasaydı Washington’un taleplerine şimdi olduğundan çok daha fazla direneceğini bilmeleridir. O halde bu durumun devam etmesi gerektiğine hükmediyor olabilirler. Bu mantık daha da ileri götürülürse Türkiye’nin ekonomik sorunlarının, en yakın stratejik müttefiğimiz olan ABD’ye bazı avantajlar sağladığı sonucuna varılabilir. Ancak öte yandan Rusya, Çin ve diğer ülkelerle geliştirilecek ilişkilerin ABD ve AB ile olan münasebetlere rakip olması düşünülmemelidir. Rusya ve Çin ancak tamamlayıcı türden ilişkilerimiz olabilir. Bu ülkelerle daha derin ve yakın ilişkiler diğer ortaklarımızla yapılan ittifak içi pazarlıklarda Türkiye’yi daha güçlü kılar.

Stephen Walt’un dediği gibi, “ne kadar başarılı ve eski olursa olsun bir müttefiklik ilişkisinin kutsal hiç bir tarafı yoktur.” Yaklaşık 50 yıldır Amerika ile ittifak Türk dış politikasının en önemli “mobilyası” idi. Bugün bu durumun değiştiğini söylemek için henüz erken olsa da bu durumun, örneğin bundan üç-beş yıl sonra da devam edeceğinden emin olmak artık pek mümkün değildir. Amerika, hemen her ülke gibi Türkiye için de en önemli dış politika meşgalesi olmaya devam etmektedir. Amerika’nın bu benzersiz ve kontrolsüz gücü ile ne yapacağız? Türkiye ABD’nin stratejik müttefiği, müttefiği, küçük ortağı, taşeronu, rakibi olabilir. Ama Irak harekâtı bize bir şey göstermiştir ki şu an Washington’un düşmanı olmak için iyi bir zaman değildir. Türkiye’nin ABD ile hangi konularda, şartlarda ve ölçülerde işbirliği yapması gerektiği konusu tartışılmaya devam etmektedir. Ankara’nın 1) Washington ile hemen her koşulda beraber hareket etmesinin mümkün, gerekli ve arzulanır olduğunu, ve temelde çıkarlarının ve dünya görüşünün paralel olduğunu savunanlar, 2) Washington’a, başta Orta Doğu’daki projesi olmak üzere, karşı çıkılması ya da en azından işbirliğinden kaçınılması gerektiği, çünkü Washington’un dizaynının Türkiye’nin aleyhine olduğunu, ahlaki olmadığını ve Türkiye’nin başka alternatifleri olduğunu savunanlar, 3) Washington’la işbirliğinin konuya, zamana, Türkiye’nin çıkarlarına, Washington’un Türkiye’ye yaklaşımına, mevcut alternatiflere, Türk kamuoyunun o konuya bakışına göre değişmesi gerektiğini savunan görüşler bulunmaktadır.
Türkiye’nin içinde çok-kutuplu bir yapı olması Washington’a zaman zaman bu kutupları birbirine karşı kullanma ve onların çelişkilerinden kendi lehine istifade etme fırsatı verebilir. Washington, “kim benim politikalarımı desteklerse ağırlığımı onun lehine koyacağım” diyerek ülke içindeki siyasî denklemin bir parçası olabilir. Amerikan Yönetiminin direk veya dolaylı müdahalelerle Türkiye içindeki asker-sivil, hükümet-muhalefet, laik-İslamcı, liberal-devletçi ya da reformcu-muhafazakar tartışmalara ve güç dengelerine etki yapabileceği bilinen bir gerçektir. Ancak bu müdahaleler her zaman beklenen etkiyi yapmayabilir. Amerika’nın yukarıdaki tartışmalarda tercih ettiği görüş ve kurumlar Washington’un desteğine rağmen ve hatta bazen bu nedenle tartışmaları kaybedebilirler. Washington, zaman zaman dile getirdiği gibi, Türkiye’nin demokratikleşmesi, refah düzeyinin yükselmesi ve modernleşmesi ile kendi çıkarları arasında gerçekten doğrudan bir ilişki görmekte olabileceği gibi, aslında bu konular üzerine yeterince düşünmemiş ve sadece “tribünlere duymak istediği şeyleri söylemekte” olabilir ve gerektiğinde bu açıklamalarından da kolayca sapabilir.

Washington’un şu gerçeği kabul etmesi gerekir: Türk demokrasinin gelişmesi ile Türkiye Amerikan politikalarının bir parçası olmaya daha az istekli olabilir ya da en azından bu politikalara verdiği destek eskisi kadar otomatik, şartsız ve mutlak olmayabilir . Orta Doğu’daki diğer ülkelerdeki boyutta olmasa da, Türkiye’de demokrasinin tam anlamıyla yerleşmesi Amerikan taleplerine eskiye göre daha fazla karşı çıkmaya istekli ve kararlı, olayları Amerikan gözlükleri dışında görmeye açık ve AB üyeleri ile ilişkileri ilerlemiş bir Türkiye ortaya çıkabilir. 1991’deki savaştan geriye kalan hatıralar Türkiye’nin Irak harekâtındaki tavrını şekillendiren faktörlerin belki de en önemlisi olmuştu. Washington, ABD ile beraber hareket etmenin Türkiye’ye elle tutulur ve uzun dönemli getirileri olacağını göstermelidir. İki ülke arasındaki güven eksikliğini azaltmak için daha fazla diyalog, açıklık, gerçekçilik, samimiyet, “güven arttırıcı önlemler,” karşılıklı saygı, ülkelerin ortak çıkarları hakkında daha mütevazi olmak gerekmektedir. İlişkilerin ortak çıkarlar ve değerler üzerine bina edilmesi gerekir. Böyle olmazsa ilk sarsıntıda zarar görebilir ya da en az bir tarafı hayalkırıklığına uğratabilir.
Türk-Amerikan ilişkilerinin Irak krizinden önce belki de olması gerekenden de fazla “ataerkil” bir görüntü çizdiği iddia edilebilir. Türkiye Washington’a “saygıda kusur etmiyor”, Washington da kendince Türkiye’yi kayırıyor ve “temel ihtiyaçlarını” karşılıyordu. İki taraf da ilişkinin uzun ve neredeyse hiç bitmeyecek ya da bozulmayacak olduğunu varsayar gibiydi. Mesela Washington’da, “Ankara’ya IMF’de destek verelim nasıl olsa ondan ileride isteyeceğimiz şeyler olacaktır”, Ankara’da ise “Washington’u karşımıza almayalım, işler zora girince bize yardım edecek başka kimse yok” diye düşünülüyordu. İki taraf da birbirine bazı destek ve kolaylıklarda bulunuyor ancak bunun muhasebesi pek net, anında ve yüksek sesle tutulmuyor ve daha çok iki tarafın kendi zihnindeki “hesaba yazılıyordu.” Ancak zamanla taraflar karşı tarafa tam söylemeseler de aldıklarının verdiklerinin epey gerisinde kaldığını düşünmeye başladılar. Ankara Washington’un kendisini kullandığını ama bunun karşılığı olarak sunduklarının “masrafı bile kurtarmadığını,” Washington ise Ankara’ya yaptığı siyasî, ekonomik ve askerî yatırımın özellikle Irak’taki getirisinin hayal kırıklığı yarattığını düşünmeye başladı.

Türk Dış Politikasında Farklı “Okullar”

Her ne kadar insan ile ilgili hemen her kategori de olduğu gibi bu sınıflandırmaya tam olarak uyanların sayısı çok değilse de, Türk dış politikasının genel yönü hakkındaki tartışmalara katılanlar arasında aşağıdaki gibi, bir parça idealize edilmiş, grupların olduğu savunulabilir: 1) Türkiye’nin iç ve dış politikasını AB üyeliğinin şartlarıyla ve başta Fransa-Almanya olmak üzere Amerika’yı dengelemeyi arzulayan ülkelerle uyumlandırılması gerektiğini düşünen, AB’nin talep ve şartlarının Türkiye için yararlı ve gerekli olduğunu savunan “Avrupacılar,” 2) Türkiye’nin AB üyeliğinin düşük ihtimal olduğunu olduğunu ve çıkarlarının aslında ABD ile uyumlu olduğunu düşünen “Amerikacılar,” 3) Türkiye’nin hem Avrupa hem de ABD ile yakın ilişkiler içinde olmasını savunan ve bu ülkelerle yaşanacak sorunların Türkiye’nin Batılı karakterini tehlikeye atmasından korkan, bu iki grup arasında tercih yapmanın gerekli, ivedi ya da yararlı olmadığını savunan “Batıcılar,” 4) Türkiye’nin siyasî anlamda yönünün Batı olmasında değilse bile dış politikasında Batı’dan gelen istek ve zorlamalara mesafeli bakan ve gerektiğinde direnilmesini savunan “Batı-septikler,” 5) Batı ülkelerine mesafeli ve şüpheyle bakan ve Türkiye‘nin Rusya, Orta Asya, Kafkasya, Çin, İran ve İslam ülkeleri gibi ülke ve gruplarla yakınlaşmasını isteyen ve bunu Batı’nın alternatifi gören “Avrasyacılar,” 6) Türk dış politikasının bu opsiyonların hepsinin –değişik derecelerde olsa da- aynı anda götürebileceğini ve aslında bunlar arasında önemli bir çelişki olmadığını, Türkiye’nin hem Avrupalı hem ABD ile yakın ilişkilerini koruyan ve hatta geliştiren, hem “Müslüman” hem de Rusya, İran ve Çin gibi ülkelerle sağlıklı ilişkiler kurabileceğini düşünen “dengeciler.” Bir kısmı henüz “okul” denemeyecek kadar yeni, muğlak ya da düzensiz bu görüşler arasında zaman zaman sağ-sol, Müslüman laik ve hatta milliyetçi-kozmopolit ikiliklerini aşan ittifaklar kurulabilmekte ve ya da bölünmeler yaşanabilmektedir. Son dönemde bu gruplar içinde AB yanlıların hem sayı hem de etkinlik açısından öne çıktıklarını söylemek mümkündür. Bu grubun, yıl sonundan önce AB’den olumlu cevap alınması ile daha da güçlenmesi ve kemikleşmesi ile Türk dış politikası üzerindeki etkinliği daha da artabilir.

Türkiye, ABD ve AB

ABD’nin resmi pozisyonu Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemektir . Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi ya da yaklaşması Ankara’yı Batı kampına demirleteceği için Washington açısından müspet bir gelişmedir. Ayrıca, ABD’nin Türkiye’nin Avrupa hayallerine destek verir görünmesinin Washington’a bir maliyeti yoktur. Fakat öte yandan belki de Washington bunun gerçekleşme ihtimalinin düşük olduğu üzerine hesap yapmış ama son dönemde Ankara hükümetlerinin kendilerinden beklenmeyen reform ataklarından sonra AB opsiyonunun daha önce düşünülenden daha ciddi hale gelmesinden sonra geri adım atamamışlardır. Amerikalılar, Brüksel ile pazarlığa girmiş bir Ankara’nın AB’nin talepleri ve kriterlerini karşılamakta zorlanacağını ve AB’nin sadece kendisinden ödünler koparıp aslında Türkiye’yi almaya niyetli olmadığından şüpheleneceğini ve belki de paradoksal bir şekilde, Avrupa karşıtlığının artacağını, bunun da Ankara’nın tek gerçek seçeneğinin Amerika olduğunu düşündürteceğini umuyor da olabilir. Türkiye bu yolda istediğini umduğu kadar kısa sürede ve kolay elde edemediğinde Washington Ankara’ya “elimden geleni yaptım, ama Avrupalılar’ı ikna edemedim” diyebilecektir.

Bir görüşe göre olur da Avrupalılar Türkiye’yi aralarına almaya kabul ederlerse, Amerikalılar’a göre, bu da Avrupa’nın Amerika’ya karşı yekpare bir alternatif yaratmasını önleyecektir. Çünkü içinde Türkiye’nin de olduğu kadar büyük bir Avrupa o kadar çeşitli ve çelişkili bir hale gelecektir ki ABD bunun içinden kendine yakın ülke ve ülkeler bulmakta hiç güçlük çekmeyecektir. Avrupalılar, bazen hiç de haksız olmayarak, Washington’un Türkiye gibi, her ne kadar büyük bir potansiyeli ve Birliğe verebileceği önemli artıları olsa da, son tahlilde ciddi risk, maliyet ve problemleri olan bir ülkeyi Brüksel’in başına yük ve bela olarak sarmak istediğinden şüphelenmektedir.

Türkiye’nin AB konusunda Amerika’dan destek almakta ısrar etmesi yanlış ve sonuç itibariyle başarısız olmuştur. Avrupalılar bilinen başka bir çok şeyin yanında Türkiye’ye verecekleri tarihin Washington’un başarı hanesine yazılacağından çekinmişlerdir. Avrupalılar, “ABD Meksika’yı içine alıyor mu ki biz Türkiye’yi alalım?” demektedirler. Amerikalılar, Türkiye’nin 2005’te de büyüklüğü, fakirliği, sosyal yapısında Avrupai olmayan unsurları, coğrafî konumu, AB halklarının isteksizliği ve korkuları gibi nedenlerle Avrupa tarafından itilmeye devam edeceğinden emin oldukları için Türkiye’yi destekler görünmekte bir sakınca görmemişlerdir. Bir ihtimal bu desteğin ters tepeceğini hesap etmiş de olabilirler. ABD asıl, Türkiye’yi AB projesinden soğutmaya çalışsaydı bunun AB ve Ankara beraberliği ihtimalini arttırabileceğini fark etmiş olabilir.

Washington’un AB’ye Türkiye lehine baskı yapması daha çok Türk tribünlerine oynanan bir oyun olarak görülebilir. ABD’nin Türkiye’yi AB üyeliği konusunda destekler görünmesi büyük ölçüde bunun gerçekleşmesinin zor ya da uzak bir ihtimal olduğu inancına dayanmaktadır. Washington, AB konusunda Ankara’yı desteklemenin hem Ankara nezdinde prestij ve siyasî sermaye kazandırdığının, hem de paradoksal ve pek fazla dillendirilmeyen bir şekilde Türkiye’nin AB şansını azalttığının farkında olabilir. Çünkü Avrupalılar Washington’un Türkiye ısrarının arkasında AB içine sokulmak istenen bir Truva atı ve AB’yi sulandırma çabası sezmektedirler. AB burada aynen “hamili yakınımdır” yazan bir kartla gelen kişiyi sıranın sonuna gönderen prensip sahibi bir görevli gibi görülebilir. Avrupa’dan istediği karşılığı alamayan Türkiye, Washington’un bel bağlayabileceği tek güç olduğunu düşünebilir ve bu ülkenin bölge ile ilgili askerî taleplerine artık direnmemeyi seçebilir. Son olarak denebilir ki, gerçekleşmesi halinde, üyelikten sonra Türkiye AB içinde Washington’un umduğu türden roller oynayacaksa bile, üyelik konusunda iyimser olmakla tanınanların bile on yılı aşabileceğini tahmin ettikleri müzakere süreci boyunca Türkiye’nin stratejik tercihlerini AB’ye ve bunun içinde de üyeliği ile esas kararı vereceği düşünülen Fransa ve Almanya’nın başı çektiği gruba yaklaştırması yüksek bir ihtimaldir. Türkiye’nin ABD’nin Irak harekâtına karşı daha önce düşünülemeyecek kadar eleştirel pozisyonun ve 1 Mart olayının arkasındaki bir çok faktörden birinin de AB perspektifi olduğu iddia edilebilir. İleride Türkiye “Avrupalılığını” kanıtlamak için dış politikasını ve bazı önemli ihale, yolcu uçağı gibi büyük yekun tutan ticari tercihlerini ve hatta silah alımlarının en azından bir kısmında AB ülkelerine öncelik verebilir. Kısacası, ABD’nin Türkiye’nin üyeliği konusunda söyledikleri ile gerçek niyetleri arasında olduğu kadar, hesap ve beklentileri ile yaşanacaklar arasında da belli bir fark olabilir. Türkiye, ABD’yi dengelemeye yönelik dünya kamuoyunda hali hazırda oluşan, bazı devletler arasında da embriyonik safhadaki gruplaşmanın bir parçası olmalı mıdır, olabilir mi ve olursa bunun sonuçları neler olabilir? ABD’ye direnmek ve/veya öyle görünmek Türkiye’nin AB üyeliği şansını arttırır mı? Bu konuda şu fikirler öne sürülmektedir: AB üyesi ülkeler Türkiye’nin ABD’ye belli ölçüler ve şartlarda direnmesinden a) sadece memnun olurlar ama bu AB üyeliğini sağlayacak ya da çabuklaştıracak boyutlarda olmaz, b) Türkiye’nin AB üyeliği şansını arttırır, kolaylaştırır, hızlandırır. Ankara’nın Washington ile, bazı Avrupa ülkelerinin gözünde “fazlasıyla” yakın olması, AB’nin Türkiye’nin üyeliği ile dirençlerinden sadece birisidir ve muhtemelen en önemlisi de değildir. Türkiye’nin büyüklüğü, fakirliği, kültürel ve politik farklılığı ve içinde yaşadığı problemli coğrafya AB’nin Türkiye’nin üyeliğinin önünde daha önemli engeller olarak görülmelidir. Türkiye ABD’ye Avrupa’yı mutlu etmek için değil kendi çıkarları öyle gerektirdiğinde direnmelidir. Avrupa’ya yakınlaşmak ABD ile ilişkilerin her zaman alternatifi olmak zorunda değildir ama bundan kaçınmanın çok zor olduğu durum ve konular da bulunmaktadır ve transatlantik ilişkilerindeki problemler arttıkça Türkiye bu tercihle daha sık karşıklaşmaya başlayabilir.
ABD Deniz Aşırı Askerî Varlığında Değişim Planları ve İncirlik ABD’nin çıkarları ile askerî varlığı arasında çift yönlü bir ilişki olduğu iddia edilebilir. Bu nedenle ABD’nin Irak savaşında kullanamadığı Avrupa’daki üs ve kuvvet yapısında değişiklikler planlaması ABD ile Avrupa arasındaki bağları geçici olmayan bir şekilde zayıflatabilir. Washington’un bu yeni planları Amerikan güvenlik politikaları ve müttefiklik ilişkileri üzerinde önemli etki yapabilir ve bir kere gerçekleştikten sonra geri çevrilmesi kolay olmayan kalıcı sonuçları olabilir. ABD’nin denizaşırı askerî üs yapısında yapmayı planladığı değişikliklerin 2005 sonundan itibaren uygulamaya geçeceği düşünülmektedir. ABD’nin kuvvetlerini, 1) kendisine “sorun yaratan” ülkelerden kolaylık gösterenlere, 2) önümüzdeki dönemde temel meşgalesi olacak olan Orta Doğu’ya uzak ülkelerden yakın olanlara, ve belki de 3) ilerideki benzer durumlarda, büyüklüğü ve gücü ile, ABD’ye direnebilecek ve üslerin kullanımı konusunda zorluk çıkarabilecek ülkelerden, bunu yapması daha güç olacak küçük, zayıf ve ABD’ye bağımlılığı daha fazla olan ülkelere kaydırmayı düşünmektedir. Ayrıca ABD bir bölgede tek bir ülkeye bağımlı olmaktansa alternatiflerini çoğaltmayı ve kriz zamanlarında güç konuşlandırmak için “tek bir ata oynamamayı” istemektedir.

İncirlik Üssü yukarıdaki kriterlere bakıldığında ortalarda bir yerdedir. Washington, Almanya’da konuşlanmış olan 48 adet F-16 uçağını İncirlik Üssü’ne kaydırmak ve bu uçakları kısıtlamasız kullanabilmek istemektedir . Washington’un Türkiye’den üs talebinde bulunması ABD’nin Avrupa’daki askerî varlığını Doğu’ya taşıması kadar -ve hatta belki de daha fazla- Washington’un Irak’ta uzun dönemli stratejik askerî üs bulunduramaması ihtimalinin belirmesi ile ilgilidir. ABD daha uzun süre daha Irak’ta askerî güç bulundurabilir ama bu başlangıçta planlandığı gibi bölgeyi “kolaçan etmek” ve başka bazı harekâtlar için sıçrama tahtası olmaktan çok Irak’ta düzeni sağlamakla sınırlı bir güç olabilir. Ancak ABD askerlerinin 2005 Ocak ayından sonra ülkede istenmediğinin yeni seçilecek siyasîler tarafından net bir şekilde ortaya konması halinde bu gücün kısmen kuzeye, Kürt Bölgesi’ne kaydırılması gündeme gelebilir. Böyle bir gelişme K. Irak’ın geleceği ile ilgili ciddi yeni komplikasyonlara neden olabilir. Bulgaristan ve Romanya’daki ara istasyonların hayata geçmesinden sonra Türkiye’nin önemi hava sahasına kayabilir. Malzeme ve mühimmatın depolandığı, bakımını az sayıda personelin yapacağı bu küçük üsler savaş ya da kriz döneminde geçiş noktaları olarak kullanılmak üzere dizayn edilecektir. Buradaki personelin aileleri olmadan ve sık sık rotasyona tabi tutularak konuşlandırılması planlanmaktadır. Türkiye, Almanya ve Fransa kadar güçlü değilse de 1 Mart’ta ABD’ye direnebileceğini göstermiştir. Ayrıca Ankara’nın bu üssü İran ve Suriye’ye karşı kullandırması ihtimali de düşüktür.

Ancak ABD, Suudi Arabistan’dan askerî olarak çekildikten sonra İncirlik’i de hemen kaybetmek istemeyecektir. Pentagon, İncirlik’i fiili olarak güç projekte etme anlamında değilse bile sadece buradaki varlığı ile kazanacağı bölgesel bir caydırıcılık amacıyla “saklı tutmak” isteyecektir. ABD için İncirlik sadece Güney’e değil, daha sınırlı olmak şartıyla Kafkaslar’a yönelik olarak da düşünülebilecek bir üstür. İncirlik konusuna birkaç açıdan bakılabilir. Milli egemenlik konusunu gözetecek olursak ideal olan, kendisine yönelik direk, ivedi ya da potansiyel bir tehdit olmadığı zaman Türkiye’de yabancı üs ve silahlı kuvvetlerin bulunmaması, bulunduğunda da bunların hareketlerinin tamamen kontrol altında, şeffaf, parlamentonun bilgisi, onayı ve denetimi dahilinde olmasıdır. ABD ile ilişkiler bağlamında yaklaşırsak Irak savaşından sonra Irak’ta Amerika’nın istediği türden bir düzen kurulması durumunda, İncirlik’in rolünün değişeceği ve azalacağı tahmini yanlış değildir. Ancak Irak’taki durum belirsizliğini koruduğu için bu hemen gerçekleşmeyebilir. Hukuki boyuttan bakarsak İncirlik rotasyon gibi faaliyetler için açık ve kontrollü olmak, bir açık çeki içermemek şartıyla kullandırılabilir. Ancak bu izin kontrollü ve sınırlı olmalı, buradan fiili olarak güç kullanılması ihtimalini içermemelidir. Bu konu ulusal güvenliğin de ötesinde ulusal egemenlik ile ilgilidir. Bu kadar önemli bir konuda kamuoyu bilgilendirilmeden ve ayrıntılı bir tartışma yaşanmadan karar vermekten veya taahhütlere girmekten kaçınmak gerekir. Türkiye’nin –doğru veya yanlış- çıkarlarını farklı gördüğü noktalarda Amerikan politikalarından ayrılması normal karşılanmalıdır. Washington’un isteklerine tam olarak karşılık vermemek ABD ile ilişkilerimiz bozmamalıdır. ABD’ye verilecek izin ve yardımlar süre ve şekil olarak sınırlandırılmalı, şartlara bağlanmalı, gerektiğinde Türkiye tarafından geri çekilebilir olmalıdır. ABD’nin Türkiye’deki üsleri bizim çıkarımıza olmayan şekillerde kullanabilme ihtimaline karşı önlemler alınmalıdır. Türkiye’nin güvenliğine zarar verecek gelişmeler oluştuğunda müdahale etme hakkı ve serbestisini sınırlayacak taahhütlere girilmemelidir.

ABD, PKK ve K. Irak

Önümüzdeki 6-12 aylık dönemin K. Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulup kurulmayacağını belirleyeceğini iddia etmek abartı olmayacaktır . ABD’nin Irak’ta belki askerî değil ama siyasî bir yenilgi ihtimali ile karşı karşıya olması, Washington’un bu ülkenin birliğine yönelik ve zaten genelde belli bir şüphe ile karşılanan taahhüdünü zayıflatabilir. Bu arada ABD’nin kendisi de bir federasyon olduğu için Irak’ta federal bir çözüme olumlu anlamda önyargılı baktığının altını çizenlerin, ABD’deki coğrafî federal yapı ile Kürtlerin istediği etnik temelli federasyon arasındaki farklılıkları gözden kaçırmamaları gerekir. ABD’deki federal birimler herhangi bir dini ya da etnik esasa göre değil, tam tersine bunu engelleyecek şekilde çizilmiştir. ABD’deki Başkanlık kurumu ülkenin birliğinin en önemli ve güçlü sembolüdür. ABD’den federal birimlerin ayrılması söz konusu olmadığı gibi İç Savaş da Kuzey tarafında başka bazı nedenlerin yanında ülkenin bütünlüğünün parçalanmasını engellemek amacıyla yapılmıştır. Irak’ın tarihi, etnik yapısı ve uluslaşma süreci ile ABD’ninkiler arasında ciddi bazı farklılıklar olsa da, sonuçta çok sık tekrarlandığı için daha az geçerli olmayan şu genellemeyi hatırlamakta fayda vardır: Etnik temelli federasyonlar, bazı istisnalar haricinde, merkezkaç kuvvetler yaratmaya, en hafif deyişle, meyilli olmakta ve hatta bunun da ötesinde adeta koşullanmaktadırlar.
Ülkedeki güvenlik durumunun bozulması K. Iraklı Kürtler’in bağımsızlık amaçlarını hayata geçirme isteklerini, belki haklarını ve bu konuda başta ABD olmak üzere Batı’dan destek bulma şanslarını ciddi şekilde attırmaktadır. Şu görüş, her zaman bu kadar net ifade edilmese de, yavaş yavaş daha çok taraftar kazanır gibidir: “Irak’ı kurtaramadık hiç değilse K. Irak’ta Batı yanlısı ve nispeten demokratik bir yönetim kuralım. Şu haliyle Kürtleri Irak’ın geri kalanı ile beraber yaşamaya zorlamanın pratik ve ahlaki bir gereği yok.” Irak’ın kısa vadede demokratik, laik ve Batı yanlısı olamayacağı ortaya çıkarken, bu hasletlere şimdiden sahip olduğu düşünülen Kürt bölgesinin Irak’ın geri kalanı ile ortak bir geleceğe zorlanması ihtimali azalmaktadır. K. Irak’la ilgili rahatsızlığın hem kısmen nedeni hem de çözümü Washington’dadır. K. Irak konusunda Washington’a şikayetlerde bulunmak ve bunların arkasına –içerik, doz ve tonunun nasıl belirleneceği çok hassas olmakla beraber- bazı tehditler de koymak gerekebilir. Washington’a K. Iraklı Kürtlerin taleplerine sonsuz bir sempati ile yaklaşmanın bazı maliyetleri olacağını hissettirmek gerekir. Aksi takdirde Kürtlerin talepleri, adım adım, Washington’un da pozisyonu olmaya başlayabilir. Washington, “Ankara K. Irak’ta olanlardan rahatsız, ama ne bunu engelleyecek bir gücü ya da ABD’ye verebileceği bir zarar var” diye düşünmemelidir. Sürekli olarak makul, mülayim, akl-ı selim görülmenin diplomatik anlamda maliyeti olabilmektedir.
ABD Irak harekâtının başlamasından bu yana PKK’ya karşı sembolik de olsa hiçbir girişim, tehdit ya da operasyonda bulunmamıştır. Bunun için öne sürülen yeterli askere sahip olunmadığı şeklindeki bahaneler inandırıcı değildir. Washington, eğer PKK’ya karşı mücadelede ciddi olsa idi, en azından sınırlı da olsa bir hava bombardımanı ile kararlılığını gösterebilirdi. ABD ikisi arasında açıkça böyle bir bağlantı kurmaktan kaçınsa da, ki zaten bunu açıkça yapması garip ve hatta çirkin olurdu, PKK’ya karşı hemen hiçbir adım atılmamış olması, ister istemez ABD’nin PKK’yı Türkiye ve hatta belki de İran’a karşı hem taktiksel anlamda ve belki de stratejik boyutta bir tür koz olarak gördüğünü düşündürtmektedir.

Son on sekiz ay içinde Türk tarafının ABD tarafına PKK konusunda yaptığı eleştiri ve önerilerde bir tür “hayal gücü eksikliği” sezilmektedir. Türkiye’nin, ABD’den PKK’ya karşı harekete geçmesini istemenin yanında bunun için net mühletler vermesi ve bu sürede sözler tutulmadığı takdirde de bazı yaptırımlarda bulunma tehdidinde bulunması daha doğru olabilirdi. Ayrıca PKK’ya karşı direkt olarak binlerce Amerikan askerînin katılacağı operasyonlar yerine, yavaş yavaş tırmandırılan, başlangıçta polisiye düzeyde başlayan propaganda, hareket ve faaliyet kısıtlama, enterne etme, uyarı atışları, liderleri ele geçirme, gerekirse Türk askerlerinin de gözlemci ya da aktif olarak katılabilecekleri operasyon seçenekleri varyasyonlar sunulmalıydı. ABD’nin PKK ile mücadele konusundaki zaaflarını not etmek ve şikayetlerimizi güçlü bir şekilde, değişik kanallardan tekrar tekrar dile getirmenin yanında, kendi ev ödevimizi yaparak Washington’un önüne “reddemeyeceği tekliflerle gitmek” gerekir. Bu konuda şimdiye kadar olduğu gibi sözler ve yuvarlak ifadeler dışında ciddi bir karşılık görmezsek de artarak büyüyen müeyyidelere başvurmak gerekebilir. Ancak, Ankara’nın başta ABD olmak üzere başka ülkelerden haklı beklentileri olmasının yanında PKK ile mücadele, İlker Başbuğ’un da belirttiği gibi , son tahlilde ve esas olarak Türkiye’nin sorunudur. Bu konuda alınacak aktif ve pasif ilave askerî önlemler olabilir. Bunlar arasında değişik zorluk, risk ve maliyetlere rağmen şu öneriler sıralanabilir: 1) ABD, Irak hükümeti, K. Iraklı Kürt gruplar, komşu ülkeler, AB ve uluslararası kurumlara yönelik gerekli diplomatik adımlar tüketildikten, yeterli istihbarat toplanıp titizce analiz edildikten ve askerî hazırlıklar yapıldıktan sonra PKK kamplarının bombalanması, örgüt liderlerine ve üyelerine karşı sınırlı komando operasyonları ve daha büyük çapta hava indirme operasyonları yer alabilir. 2) Ayrıca sınır güvenliğinin sağlanması konusunda emek-yoğun metotların yanında ek bazı teknik önlemler gelebilir. Sınır güvenliği konusunda elektronik sistemler, radar ve hava kuvvetleri gibi opsiyonları daha yoğun ve etkili kullanmanın yollarını aramak gerekebilir. Türkiye’nin kendi sınırlarını koruması sadece terörle değil, uyuşturucu, kaçakçılık, yasadışı göç ve sınır aşan bulaşıcı hastalıklarla mücadele için de elzem bir konudur. Sınırların uzunluğu, doğa ve coğrafya şartlarının zorluğu bu konudaki zaafların kapatılmasına engel olmamalıdır. Ayrıca hemen değilse bile Irak’ta işler biraz durulunca bu ülkeyle olan sınırın güvenliğinin daha kolay korunmasını sağlayacak değişiklik önerileri yapmak düşünülmelidir.
Önümüzdeki dönemde ABD’nin PKK’ya karşı nasıl tavır alacağı ile ilgili olarak aşağıdaki sekiz aşama ve ihtimalden bahsedilebilir: 1) Washington tepkisizliğini korumaya devam edebilir, Türkiye’ye sabırlı olmasını telkin edebilir, “topluma kazandırma yasasının” kapsamının genişletilmesini önerebilir, 2) PKK’ya karşı muğlak ve örgütün çok ciddiye almadığı tehditlerde bulunabilr, 3) K. Iraklı Kürt gruplara PKK ile ilişkilerini azaltmalarını/kesmelerini, PKK’ya Türkiye’ye dönmesini istemelerini bildirebilir. 4) PKK’ya yönelik tehditlerin dozunu ve netliğini arttırarak PKK militanlarından Irak’ı terk etmelerini isteyebilir, 5) onlara belli zaman içinde ya da derhal gitmezler, teslim olmazlar, silahlarını bırakarak belli bir bölgede toplanmazlarsa güç kullanacağı tehdidinde bulunabilir, 6) Onlara karşı sınırlı bir askerî harekâta girişebilir ve hareketlerini kısıtlayabilir, onları Halkın Mücahitleri örneğinde olduğu gibi enterne edebilir, veya 7) Onları yok etmeye yönelik büyük bir harekâta girişebilir, ya da militanların bir kısmını ya da tamamını yakalayarak Türkiye’ye teslim edebilir, 8) Türkiye’ye Irak’ta operasyon PKK’ya karşı zamanı ve coğrafî sınırları çizilmiş bir operasyon yapma izni verir veya ortak bir operasyona yeşil ışık yakabilir. ABD, Türkiye ve Büyük Ortadoğu Orta Doğu’ya örnek, model, ilham kaynağı ya da lider olarak gösterilmek gurur okşayıcıdır. Eğer bunun başta terör eylemlerine hedef olmak gibi potansiyel bedelleri olmasaydı bu bile tek başına yeterince olumlu bir şey olabilirdi. Çünkü, aynen şeref gibi, uluslararası ilişkiler teorisyenleri tarafından göz ardı edilen ya da küçümsenen gurur, sadece kişisel ilişkilerin değil dış politikanın da önemli bir unsurdur. Ama madem model olmanın potansiyel bir bedeli vardır, o zaman bu bedel karşılığında, en azından orantılı ve tercihen daha büyük bir şeyle tazmin edilmeyi talep etmemiz gerekir. Bunu alıp alamayacağımız başka bir şeydir ama bu bir şeyler istememiz gerektiğini değiştirmez. Uluslararası ilişkilerde sadece alabileceğimiz şeyleri istememiz gerektiği şeklindeki ve şaşırtacak kadar çok taraftarı olan düşünce yanlıştır. AB üyelik adaylığı – eğer gerçekleşirse- AB’nin normalde yanaşmayacağı bir şey olduğu için, başka şeylerin yanında bu rolün de bir karşılığı/sonucu olarak görülebilir. Bunu zaten Türkiye’nin doğal hakkı olarak görenler varsa da kabul etmek gerekir ki Türkiye’nin adaylığına karşı Avrupa’da ciddi, kolay göz ardı edilemeyecek ve zaten Avrupalı liderlerin de kolay göz ardı etmeyecekleri, popüler –ama belki de su geçirmez olmayan- argüman ve endişeler vardır (büyüklük, fakirlik, farklılık ve artı ve eksi yönleri ile eşsiz, tehlikeli ve vaatkar bir coğrafya.) Türkiye’nin “rolü” ve potansiyeli bu argümanların üstesinden gelmeye yeterse zaten bu Avrupa kanadından Türkiye’nin bu projeden çıkardığı önemli bir kazanç olacaktır. Türk demokrasisinin Batı tarafından “sigortalanması” ve yaşadığı coğrafyanın demokratikleşmesi ve modernleşmesi yapılan “masraf” ve üstlenilen “riskin” karşılığı olarak zaten az değildir ama Washington açısından da, “doğru şeyler yapan” ülkelerin ABD tarafından “maddi ve manevi” olarak ödüllendirildiğinin görülmesi bu projeye olan yaklaşımı müspet yönde etkileyecektir. Washington, “Türkiye gibi demokratikleşirseniz ve modernleşirseniz Türkiye gibi özel muamele görürsünüz” diyebilmelidir. Bu arada sadece- ekonomik getiriler değil, “söz hakkı”, “ağırlık ve etkinlik” ve “hassasiyetlerine ve çıkarlarına saygı gösterilmesi” gibi şeyler kastedilmektedir.

Ankara Büyük Ortadoğu Projesi’ne, kendi entelektüel ve siyasî katkısını yapmakta ısrar ederek ve şartlı olarak destek vermelidir. Bu şart da sonuçta hiçbiri gerçekleşemeyen uzun bir istek listesi şeklinde değil, basit, somut ve hayati bir madde olmalıdır. Bu şey “Irak’ın ne olursa olsun bölünmemesi” olabilir. Zaten Amerikalıların da farkında olduğu ama olayların hızlanması ve karmaşıklaşması ile belki unutabilecekleri gibi Irak’ın bölünmesi BOP’un da sonunu ifade edebilir. Ancak son dönemde ABD’nin verdiği sözler ile ilgili tecrübemiz de düşünülürse bu şartın ayrıntılandırılması ve karşı tarafın sözünü tutmaması halinde uygulanacak ciddi müeyyidelerin de kayda geçirilmesi doğru olabilir. ABD’nin Türkiye’den istedikleri demokrat ve Batı yanlısı olmakla sınırlı değildir. Washington, Ankara’dan Gül‘ün Tahran’da İslam Konferansı Örgütü’nde yaptığı konuşma türünden bazı şeyler yapmasını da istemektedir. Türkiye’nin İran ve Suriye ile ilişkilerindeki amaçları bu ülkelerle ekonomik münasebetleri ilerletmek, onları demokratikleşme konusunda yüreklendirmek ve terör ile kitle imha silahları alanında ABD’nin askerî dahil baskısına maruz kalmalarını önleyecek adımlar atmalarını sağlamak olmalıdır. Türkiye, Washington’un mesajını bu ülkelere götürmekten gocunmamalı ama öte yandan da Tahran ve Şam ile geliştirdiği yakınlığa Washington'un vetosunu kabul etmemelidir ve suçluluk psikozuna girip Washington’a “yanlış bir intiba vermemek için” bu ülkelerle diyaloğunu zayıflatma yoluna gitmemelidir. Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerini geliştirme isteğini Batı’dan kopmak şeklinde değerlendirmek doğru değildir. ABD’deki bu yöndeki endişeler diyalog yoluyla giderilmelidir. Türkiye Washington’a, Irak ve İran konularında, “ben bunu istiyorum” ya da “buna kesinlikle karşıyım” demek yerine, kendi çıkar ve isteklerini iyi hazırlanmış, ayrıntılı, söz konusu ülkelerin halklarının çıkarlarını da gözeten ve ABD için kabul edilebilir programların içine yedirmelidir.
Türkiye BOP’un sadece tribünlere yönelik bir girişim olmaktan çıkıp, somut ve sonuçta bölgeyi daha güvenli, istikrarlı, özgür ve müreffeh bir yer hale gelmesini sağlayacak bir şekle bürünmesine kendi fikri ve siyasî katkısının ne olabileceği üzerinde düşünmelidir. Henüz nihai şeklini almadığı için etkilenmeye ve şekillendirilmeye açık olan bu süreçte Türkiye’nin girdisi sadece “eline tutuşturulan” metinler ya da okumasıyla Washington’u memnun edeceğini düşünülen “söylemlerle” sınırlı tutulmamalıdır. Türkiye’nin Orta Doğu için model, ilham kaynağı ya da lider olması “kendi sesi” ile konuştuğunda, “yerel” yönünü unutmadığında ve gerektiğinde ABD/Batı ile sıkı pazarlık yapma yeteneğine sahip olduğunu gösterdiğinde daha kolay olacaktır. Bölge halkları Türkiye’nin AB sürecinde derinden yaşadığı, modernleşme ve demokratikleşmenin “bizden istendiğinden değil bizim için iyi olduğu için ve iyi olan şekilde” gerçekleştirilmesi gerektiği şeklinde özetlenen formülle uzun süre cebelleşmek zorunda kalacaktır. Bu kitlelerin değişimin salt objesi değil subjesi de olup olamayacakları bu değişimin başarısının en kritik faktörlerinden biri olacaktır.

Türkiye’nin de yaşadığı bu coğrafyanın modernleşmesi, ABD bu yönde bir söylemle ortaya çıkmasaydı bile, Türkiye için arzu edilir bir şeydir. Bu projenin çıkış noktası, bazen ifade edildiği gibi bencil, dar görüşlü ve hatta saldırgan bir bakış açısı bile olsa, başta Avrupa ve bölge devletleri ile yakın ve kapsamlı danışmalar vasıtasıyla, bu enerji daha olumlu yollara kanalize edilebilir. Asıl sorun bölgede arzulanılır olmanın ötesinde elzem hale gelen değişimin içeriğinin, zamanlamasının, temposunun, araçlarının ve bölge halklarının bu sürece nasıl dahil edileceğinin belirlenmesidir. Ankara Washington’u, Başkan Bush’un “artık diktatörleri destekleyerek eski hataları tekrarlamayacağını” söylediği anda dahi Azerbeycan ve Özbekistan gibi benzer rejimlere verilen destekte olduğu gibi söylemiyle uygulamaları arasındaki çelişkiler olduğu konusunda uyarmalıdır. Ankara Filistin sorununun çözümünün sadece adalet duygusunun tatmin edilmesi açısından değil, bölgede müspet gelişmelerin yaşanma şansını arttıracağı için de gerekli olduğunu vurgulamalıdır. Bölgede İran gibi ülkeleri –tamamen değilse bile ciddi ölçüde- rahatlatabilecek ve böylelikle nükleer silah edinmekten vazgeçirebilecek bir güvenlik mimarisi oluşturulması ve İsrail’in nükleer silahlarının da bu sisteme bir şekilde dahil edilmesi yönünde fikirler üretilmelidir .

Türkiye-İsrail-ABD İlişkileri

Türk-İsrail ilişkilerinin Türk-Amerikan ilişkilerinin önemli bir kalemi olduğu açıktır. İsrail’in Washington’daki gücü ve Washington’un Orta Doğu’daki iki müttefikiin yakınlaşmasından duyduğu memnuniyet ilişkinin önemli motorları olmuştur. Ancak özellikle son dönemde Türk-İsrail ilişkilerinin bir tür “serbest-düşüş” içinde olduğu görülmektedir. Özellikle İsrail’in Iraklı Kürt gruplara askerî destek verdiği iddiaları ilişkiye ciddi derecede zarar vermiştir . Bu durumun Türk-Amerikan ilişkileri üzerinde de etki yapması beklenebilir. İsrail, en azından ilk başta Türkiye’nin tepkisini iç kamuoyuna yönelik geçici bir jest olarak görmüş olabilir. Ayrıca İsrail Türkiye’nin elindeki istihbaratın söylentiler ve bölük pörçük bilgilerden ibaret olduğunu düşünüyor olabilir. Bir başka ihtimal de İsraillilerin, yaptıkları açıklamanın tersine, Türkiye ile ilişkilerin bozulmasının Kürtlerin oynayacakları potansiyel rolün kabul edilebilir bir bedeli olduğunu düşünmesidir. Türkiye’de resmi kurumlar dahil bir çok çevrede yakın zamana kadar -ve kısmen hala- geçerli olan İsrail’in Türkiye’yi kendisinden soğutacak adımlar atmaya cesaret edemeyeceği düşüncesinin yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır. İsrail, Türkiye ile girdiği özel ilişkinin “son kullanma tarihinin” geldiğinin değilse bile “azalan marjinal fayda” dönemine girdiğini düşünüyor olabilir. İsrail belki de, potansiyel olarak her zaman “kirişi kırabilecek” Türkiye ile “kendisine her zaman bağımlı olacak” Kürtler arasında bir tercih yapmak zorunda kalırsa ilkini seçmemeyi göze alabilir. Bir başka bakış açısına göre ise İsrail, Kuzey Iraklı Kürtleri bağımsızlığın eşiğine getirdikten sonra Türkiye ile daha güçlü bir “ittifak içi pazarlık” pozisyonu kazanacağını hesaplıyor olabilir. Bu noktada cevaplanması gereken önemli sorular arasında Türkiye’nin bu gerginliği hangi noktaya kadar götürebileceği, İsrail’in bu konudaki algılamasının ne olduğu ve Türkiye’nin İsrail’e memnuniyetsizlik ve hatta kızgınlığını “hissettirmek” için parça parça mı yoksa bir kerede büyük bir adım atması mı gerektiği de yer almalıdır. Bazı yorumcular, İsrail’in, Türkiye’nin duymak istedikleri şeyleri söyleyerek bu krizi aşabileceğini ve bir çok tahtada satranç oynadığı halde bunların hepsine hak ettiği ilgiyi vermekte zorlanan Ankara’nın dikkatinin yakında dağılacağını umduğunu düşünmektedirler. İsrail ayrıca, Washington ve New York üzerinden yapacağı uyarılarla Türkiye’yi “yeni durumu kabullenmek” zorunda bırakabileceğini hesaplıyor olabilir.

Türk-Amerikan ilişkilerindeki problemler ve iniş-çıkışlara ilgili olarak İsrail’in bakışı ne olabilir? Türk-Amerikan ilişkilerinin bozulması, belli sınırlar dahilinde kalmak şartıyla, İsrail’i rahatsız etmeyecek ve hatta bir parça memnun edecek bir gelişme olabilir. Bu tür bir gelişme Türkiye’nin ABD’deki Yahudi lobisine olan ihtiyacını arttırabilecektir. Ayrıca, Türkiye ABD’den alamadığı askerî teknolojiyi almak için İsrail’e daha fazla ihtiyaç duyabilecektir. İsrail, Ankara ile Washington’un arasının bozulmasından ancak Türkiye tamamen ABD’den kopar ve başta Araplar olmak üzere Müslüman dünya ile ciddi bir yakınlaşma sürecine girerse rahatsız olabilir ki, böyle bir gelişme hala uzak bir ihtimaldir. Türkiye’de, İsrail’in haklı veya haksız şekilde, askerî anlamda Mısır’dan sonra en önemli Arap ülkesi olan Irak’ın bölünmesini ve burada Araplar için yeni bir problem oluşturacak ve dolayısıyla İsrail üzerindeki baskıyı hafifletecek bir Kürt devleti kurulmasını isteyebileceğini düşünenler çoktur. İsrail, bunu istemese bile, Ankara tarafından, bir Kürt devletinin kurulmasına yardım edebileceğinin düşünülmesinde bir sakınca görmeyebilir. Çünkü eğer Türkiye, İsrail’in bir Kürt devleti kurulmasına yardım edebileceğini düşünürse İsrail ile ilişkilerinin iyi olması için ilave bir nedeni daha olacaktır.

Sonuç

ABD ile yaşadığımız ve Türkiye’nin belli bir süredir, Washington’un ise 1 Mart krizinden sonra karşılık bulamadığını düşündüğü “aşk”ın sona erdiğini düşünmek için yeterince neden birikmiş durumdadır. “Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı” tahmini bugün kulaklara eskiden olduğu kadar iddialı gelmemektedir. Ancak bu beraberliğin ve hatta evliliğin bitmesi anlamına gelmeyebilir ve ilişki daha çok bir “mantık izdivacına” ya da “açık evlilik”e dönüşebilir. ABD’nin Türkiye’den global ölçekte kıyaslanmaz, ikili ilişkilerde de ciddi derecede güçlü olduğu doğrudur. Ancak yukarıdaki asimetrilerden ikincisini yüksek sesle kabul etmekte çok hazır ve aceleci olmak, karşı taraftan talep edebileceklerimizin azalmasına neden olabilir. Aradaki asimetriyi ilişkinin merkezine oturtmamak gerekir. ABD’nin Türkiye’den kat kat güçlü olması aradaki pazarlıkların da aynı oranda ve sıklıkta ABD lehine çözülmesi gerektiği anlamına gelmez. Bir çok konuda pazarlığın sonucunu belirleyen faktörler aradaki güç dengesi ile sınırlı değildir. Durumsal güç (situational power), diplomatik kabiliyet, kamuoyu desteği, konuların zayıf taraf için daha hayati olması ve dolayısıyla sorunun kendi istediğine yakın bir şekilde çözümlenmesi için daha fazla çaba, zaman ve siyasî sermaye harcamaya istekli olması gibi faktörler ittifak içindeki pazarlıklarda zayıf aktörlere somut güçlerinin ötesinde sonuç alma imkânı verebilir. Görülebilir gelecekte Türkiye dahil bütün devletlerin en önemli dış politika meselelerinden biri, belki de başlıcası, ABD ile en optimal düzeyde nasıl “iş yapılacağı” olacaktır. Burada gösterilecek maharet devletlerin dış politika başarı ve başarısızlıklarının en önemli belirleyicilerinden biri olacaktır. Çıkarları birbiriyle en uyumlu aktörler arasında bile bir pazarlık sürecinin işlediğini ve Türk-Amerikan çıkarları arasındaki uyumun artık çok yakın zamana kadar kabul gören derecede olmayabileceğini unutmamak gerekir. ABD ile Türkiye arasındaki asimetrileri göstererek Türkiye’nin Washington’a uygulayabileceği müeyyidelerin olamayacağını, Türkiye’nin ABD’nin gazabından kurtulup onun tarafından affedilmesinin ve “sırtının sıvazlanmasının” zaten yeterli olduğunu düşünenler de vardır. Türkiye’nin çıkarlarının, ABD’nin sadece çıkarları ile değil istekleri ile de aynı olduğunu düşünmeye meyilli kişi ve gruplar önemli bir yanılgı içerisindedir. Amerikan hegemonyasının moral ayağı zayıflamasa ve siyasî ayağı genel bir direnç görmese doğru olabilecek bu düşünce şu an için geçerliliğini yitirmektedir. Amerika ile sıkı pazarlık yapmanın mümkün olduğu bir dönemden geçilmektedir. Bu süre bir süre sonra sona erebilir. ABD Irak gibi “stratejik fazlalıklarından” kurtulduğunda yine Türkiye dahil herkese asimetrik bir üstünlük sağlayabilir. Son dönemde ABD’ye yapılan üst düzey ziyaretler büyük ölçüde ABD taleplerine karşılık verme zorunluluğunun öne çıktığı gezilere dönüşme eğilimi göstermektedir. Eğer Washington’a gidildiğinde adil ve dürüst bir danışma mekanizmasının işletilmesi yerine sadece ABD’nin talep ve dayatmalarıyla karşılaşılacaksa bu tür gezilerin net getirisinin olumlu olacağından emin olmak zorlaşmaktadır. “Böyle gezileri hiç yapmayalım mı?” sorusuna cevap vermek zorsa da, sadece “dostlar Beyaz Saray’da görsün” diye Washington’a gidilmediğinden emin olmak zorundayız. Washington ile diyalog ve danışmaların sürekli ve yoğun şekilde sürmesi elbette doğru olan şeydir ama bazen Washington’un üst düzey gezileri bu amaçlardan çok büyük ölçüde Türkiye’ye taleplerini iletmek için kullandığı görüntüsü oluşmaktadır. Gezinin başarısı büyük ölçüde Türkiye’nin göstereceği çaba, atacağı adımlar ve vereceği ödünlerle ölçülür hale gelmekte, piyasanın ABD ile ilişkiler konusundaki hassasiyeti ile “başarısız” bir gezinin faturasını büyük ölçüde Ankara’nın ödeyeceği endişesi gibi nedenler gezinin içeriğine damgasını vurmaktadır. Başta ABD olmak zere Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin sağlığının temel göstergesi “aramızın iyi olması” değil, ilişkilerin çıkarlarımızı koruma ve ilerletmeye ne ölçüde katkıda bulunduğu olmalıdır.

Washington’un Türkiye’nin AB süreci ile ilgili yaklaşımı değişik spekülasyonlara neden olmaktadır. En genel şekliyle ABD’nin bu sürece olumlu baktığına inananlarla buna inanmayanlar arasında bir tartışma yaşanmaktadır. İlk görüşü savunanlar, Türkiye’nin Batı kampına demirlenmesi, demokrasisinin garanti altına alınması ve ülkenin genel bir istikrar trendine girmesi için AB perspektifinin elzem olduğunu ve bunların hepsini kendi çıkarlarına uygun gören ABD’nin Bush’un Galatasaray Üniversitesi’nde yaptığı konuşmasında olduğu gibi bu sürece verdiği desteğin samimi olduğunu düşünmektedir. Konuya bir parça daha farklı yaklaşanlar ise ABD’nin desteğinin Türkiye’nin kendisi ile ilgili düşüncelerden çok, Washington’un kendisine karşı orta ve uzun vadede – bazılarına göre ise halihazırda- rakip olabilecek AB’nin olabildiğince büyüyerek sulanması ve gevşemesini istemesiyle ilgili olduğunu düşünmektedirler. Bu düşünceye göre ABD Türkiye’nin üye olmasıyla İngiltere ve yeni yeni Polonya’nın olduğu gibi AB içinde –anlamı tam olarak tanımlanmayan- bir “Truva atı” olabileceğini ummaktadır. Ankara böyle bir role razı olmasa bile Türkiye’yi hazmetme sürecinin AB’nin enerjisinin önemli bir bölümünü tüketeceği umuluyor olabilir. İkinci ve giderek daha çok taraftar bulmaya başlayan –ama belki hala azınlıkta olan- görüşe göre ise Washington, tersi söylemine rağmen, aslında Türkiye’nin AB üyeliğini arzu etmemektedir. Ancak bunun zaten mümkün olmadığını düşündüğü için, bu üyeliğe açıkça karşı durmanın “şık olmayacağını” ve bu durumun Türkiye’nin kendisine bakışını olumsuz etkileyebileceğini düşündüğü için, veya bu süreci durdurmanın mümkün olmadığına kanaat getirdiği için bu arzusunu açıkça ifade etmekten kaçınmaktadır. Hatta bir başka görüşe göre Washington Türkiye’nin üyeliği konusunda yaptığı ısrarlı ve belki de abartılı çağrı ve jestlerin için için ters tepmesini ve AB üyelerinin konuya bakışını olumsuz etkileyerek bu üyeliği engellemesini ummaktadır. Bu noktada ABD’nin ve hatta Bush yönetiminin içinde farklı bakış açıları olabileceği, aslında ABD’nin bu konuda net ve değişmez bir politikası olmadığı; böyle bir politika varsa bile bunun Washington tarafından umulan türden bir sonuç vermeyebileceği ihtimalleri de yok sayılmamalıdır. Örneğin Türkiye’de Clinton tarafından bu konuda verilen desteğin hem daha “samimi” olduğu hem de belki de Helsinki’de olduğu gibi bu yüzden olumlu anlamda daha etkili olduğu düşünülmektedir. Bush Yönetimi’nin “gerçek fikirlerini” dışarı olduğu için daha rahatlıkla telaffuz ettiği düşünülen Richard Perle ve Bernard Lewis gibi isimlerin Türkiye’nin AB üyeliğini onaylamadıklarını ve ABD-İsrail çizgisinde kalmasını tercih ettiklerini belirtmeleri bu konuyu anlamaya çalışan kişilerin dikkate almamazlık edemeyecekleri bir nokta olmuştur.
Irak harekâtından sonra ABD’nin gözünde İncirlik ve Türkiye askerî anlamda önemini ciddi oranda kaybetmiş olabilir. Ama Türkiye, “Türk modeli” ile belki başka bir şekilde önemli olmaya devam edecektir. “Model olmak,” başka hiçbir şeye yaramasa bile Türkiye’ye demokrasisi ve ekonomisini disipline etmeye ve kendine ancak yüksek standartları münasip görmesine katkıda bulunabilir. Eğer Türkiye demokratik model olarak görülürse içeride demokrasiden kaymalar muhtemelen daha zor hale gelir. “Model olmak” Washington’un Ankara’ya bakışını da değiştirecektir. Örneğin Paul Wolfowitz’in Türk ordusunun Irak harekâtını destekleme konusunda daha aktif olmasını istediği konuşması demokratik modelle çelişmektedir ve bu söylem muhtemelen tekrarlanmayacaktır. Türk ordusu içinde AB üyeliğine yönelik pozisyonun yumuşamasında, başka şeylerin yanında, son dönemde Ankara’nın ABD tarafından maruz kaldığı muamelenin de rolü olmuş olabilir. Sadece ABD’ye mecbur olmanın Türkiye’yi kısıtlayacağı duygusu elitler dahil kamuoyunun önemli bir kısmına hakim olmuştur.
11 Eylül’ün Türk-Amerikan ilişkilerini geliştireceği beklentisi doğru çıkmamıştır. Ayrıca son dönemde yaşanan ya da daha önce başladığı halde son dönemde daha görülür hale gelen bir kısmı yapısal olan bazı değişimler, ilişkinin içeriği, yakınlığı ve derinliğinde önemli yenilikler yaratmaktadır. Aşağıdaki faktör ve trendler tek tek ve birbirlerini güçlendirerek Ankara’nın Washington’a bakışında kalıcı olması muhtemel değişiklikler yaratmıştır: Karşılıklı olduğu söylenebilecek ama daha çok Türk tarafından Washington’a yönelen güvensizlik; AKP’nin kısmen liderliğinin ama daha çok tabanının yakın dönemde iktidarı paylaşan diğer partilere göre dış politikada daha farklı eğilim, tercih, öncelik ve reflekleri olması; transatlantik ilişkilerinde oluşan kırık ve AB üyeliği sürecinin Ankara’nın bazı tercihlerini koşullandırması; tüm dünyada hakim olan ama sadece duygusal bir boşalma olarak değerlendirilemeyecek Amerikan aleyhtarlığı dalgası; Ankara’nın komşularla doğal olmayan kopukluğu giderme ve ticaret yapma isteği; Türk dış politikasında kamuoyunun rolünün artması, ordunun rolünün azalması ve ordunun Amerikan yanlısı reflekslerinin zayıflaması; 90’lı yıllarda Ankara’nın Washington’un Irak politikası nedeniyle ödediğini düşündüğü ekonomik ve siyasî bedelin hatırası; iki ülkenin tehdit algılamalarında oluşan farklılıklar; Saddam rejiminin devrilmesi ve Amerikan işgalinden sonra Irak’taki Kürt sorununun bir çeşit sonuca doğru gittiği ve bu konuda ABD’nin Türkiye’nin tercih ve endişelerini yeterince dikkate alamayabileceği düşüncesi; ABD ile “komşu olmanın” Türkiye’nin güvenliği ile ilgili sonuçları olabileceği endişesi.

ABD ile ilişkide daha tüccar, daha karşılıklık ilkesine dayalı, daha serbest, ne kadar mümkünse o kadar eşit ve adil, fazla bağlayıcı olmayan, her zaman her koşulda beraber hareket edilmesi şart olmayan ve işbirliğinin çıkarların ve eğilimlerin kesiştiği alanlarla sınırlı olacağı daha mesafeli bir formata geçilmelidir. Böyle bir ilişki en azından ilk başta hem ekonomik hem de siyasî anlamda “veresiye kabul etmeyen bir müessese” haline dönüşebilir. İki taraf arasındaki “güven kredisi ve likiditesi” sınırlı olacak böyle bir ilişki şüphesiz geçmişe oranla çok daha az stratejik ciro yaratacaktır. Ancak tarafların “defterleri” arasındaki farklılıklardan kaynaklanan tartışmaların yaşanmasının önüne geçilebilecektir. Türkiye’nin “artık babaevini terkedip artık kendi ayakları üzerinde durması” bazı risk ve maliyetleri olmakla beraber bu tür bir ilişkiye geçilmesi mümkün ve Türkiye açısından tercih edilebilir olduğu gibi zaten halihazırda bu yönde bir trend olduğu da söylenebilir.

Monday, September 13, 2004

Igfal, Yilmaz Polat

----- Original Message -----
From: YPolat@aol.com
To: washingtonhaber@yahoo.com
Sent: Saturday, September 11, 2004 11:07 AM
Subject: IGFAL - Yilmaz Polat

Yilmaz PolatGazeteci-Yazar

www.habergazete.com

IGFAL

Zinada zina.
Adam kafayi uçkuruna takmis.
Neymis kadinlarin haklarini koruyacakmis.
Dürüstsen önce kendi yatak odandan basla.
Dalgiç Bakanin derinlere dalmasi ayyuka çikti.
Var mi harama uçkur çözmek.
Benim zinam iyidir diyorsan baska.
Kadinlarin haklarini koruyacakmis!!
Güldürme.
Çocuk yastaki kiz igfal ediliyor.
Igfalciyle evlendirirsin olur biter diyor.
Adini da zinada namus kurtarma koyuyor.
Yap bir imam nikahi,
Koru madur kadinin hakkini.
AB Komiseri Verheugen geliyor.
Öyle bir öpüyor ki ,
''24 saatte bir Türk bebegim oldu'' diyor.
Sonra,''Türk bebeginin dünyaya gelmesine tanik olamayacagini'' söylüyor.
Zina ,igfal adini sen koy.
''Ama en azindan hamilelik süresince sizlerle beraber olacagim'' deyip çekip gidiyor.
Giderken de öpüyor.
Çok sey isteme, bununla yetin diyor.
Deveye diken misali.
Adeta AB viyagrasinin reklamini yapiyor.
Çocuk babasiz,
Kadin kocasiz.
Karen Fogg çocuklari mutlu.
Nereye?
AB'ye..
Iyi isler..

Sunday, September 12, 2004

Turkey’s Strategic Model:Myths and Realities, Graham E. Fuller

© 2004 by The Center for Strategic and International Studies and the Massachusetts
Institute of Technology

The Washington Quarterly • 27:3 pp. 51–64.

THE WASHINGTON QUARTERLY _ SUMMER 2004 51

Graham E. Fuller is a former vice chairman of the National Intelligence Council at the
Central Intelligence Agency. His latest book is The Future of Political Islam (Palgrave
Macmillan, 2003).

In the West, the classic image of Turkey has long been misleading:
a secular country, a democracy, an unshakeable friend of the United States,
a nation whose strategic outlook conforms with U.S. interests in the region
… a model to all Muslims. During the past 50 years, most of these descriptions
have not corresponded to reality, presenting mainly a comforting but
unexamined myth.
If the Western version of Turkey’s past is a myth, however, the good news
is that today’s Turkey, based on the remarkable realities of its evolution during
recent years, is in fact now becoming a genuine model that finally offers
a degree of genuine appeal to the region. The new model is based on serious
utilization of democratic process; a willingness to act not just as a Western
power but as an Eastern power as well; a greater exercise of national sovereignty
supported by the people; a greater independence of action that no
longer clings insecurely to the United States or any other power in implementing
its foreign policies; considerable progress toward the solution of a
burning internal ethnic minority (the Kurdish) issue; and a demonstrated
capability to resolve the leading challenge to the Muslim world today: the
management and political integration of Islam. This newer model is much
better for Turkey, better for the region, and better for Europe and the world,
even if some in Washington still hope to preserve the mythical, old Turkish
model. The key areas of change in Turkey that will drive the country’s strategic
outlook and policies over the next decade are Islam, prickly Turkish
nationalism, its entry into the European Union, its role as a Middle Eastern
state and as a multiethnic state, and its ties with the United States.
Traditionally, Turkey’s so-called secularism is what the West has loved most
about the country, perceived as a sort of nod of recognition toward the superior
political-cultural model of the West. Yet, Turkey’s was never genuine
secularism. Unlike the U.S. model of secularism that rigidly separates
church from state and requires the state to stay out of religious affairs entirely,
Turkish secularism has promoted absolute domination and control of
religion by the state at nearly all levels. The old model established in the
1920s by Mustafa Kemal Ataturk, the remarkable reformer and founder of
the modern Turkish state, was based on the French version of secularism.
This French form emerged out of a French revolution that despised religion,
perceiving it as a relic of backwardness and superstition to be swept away by
a modern vision of scientific reason. The early Ataturkist reforms treated Islam
in this same way: serious members of the new ruling elite rigorously
avoided any public profession of religious belief.
Islam, although not banned, was marginalized by the state, and religiosity
remained a backward identifying feature of only the traditionally minded
masses in central Anatolia. The state decided what mosques would be built;
who would head them; and even scripted the sermons for a single, nationwide
uniform prayer on Fridays. The Turkish military in particular has been
the zealous and jealous guardian of this Ataturkist ideology and has led the
struggle in suppressing any form of organized religious strength or the involvement
of overtly religious people in politics. This state of affairs has
been rolled back considerably over the last few decades with growing democratization,
culminating in the spectacular precedent—for Turkey—of an
overtly religious party coming to power two years ago, even though it has
been prudent and careful in not advertising its religious roots.
Turkey’s famed pro-Western leanings have also moved in the direction of
greater realism and have become more deeply rooted. Turkey was indeed
pro-Western in the sense that the strategic requirements of meeting the Soviet
threat during the Cold War led Ankara to embrace NATO strongly and
search for Western security guarantees. Nevertheless, Turkey did not become
Western overnight. The Turkish Ottoman Empire has long been the
most Westernized of Muslim states due to its geographic proximity and close
interaction with many Western states—more so than any other Muslim domain
—for hundreds of years, both as a periodic enemy and occasional ally,
and has been intimately involved in the workings of European politics. During
the last hundred years of the Turkish-run Ottoman Empire, which finally
collapsed at the end of World War I, Turkey underwent significant liberalizing
or Westernizing reforms such as codifying the legal system, adopting par-
liamentary forms of government, attempting to reconcile Islamic and Western
law, and making Western-style education reforms. Thus, although the
Ataturkist reforms of the new Turkish republic after World War II undoubtedly
represented a revolutionary new chapter in Turkey’s Westernizing process,
they were not unheralded.
Ataturk’s crushing of religious power and prestige in the new Turkey of the
1920s, despite its important innovations, left some social and psychic scars
that have only slowly been healing over the
past 70–80 years. The vast majority of the
Turkish population had not been strongly exposed
to the West and hence did not share the
Ataturkist elite’s links with the West. They remained
religious and proud of their Ottoman
heritage even while becoming loyal citizens of
the new republic. It took several generations
for the inhabitants of the traditional Turkish
Anatolian heartland to benefit from education,
economic reform, privatization, and
broader economic progress in the country and to emerge as important new
players on Turkey’s social, economic, and political scenes. Over the years, this
new force, dubbed the “Anatolian tigers,” has increasingly supported political
parties that respect religious tradition and belittle neither Turkey’s Islamic
heritage nor the country’s expression of that heritage.
The culmination of this process—begrudging acceptance by the elite of
the increasing prominence of religiously oriented parties—was the spectacular
victory of the Justice and Progress Party (AKP) in the 2002 elections.
Now the broadly popular party that prudently describes itself as coming
from an “Islamic background” has become the ruling party in the country.
Yet, this development is the product of an evolving Turkish Islamist tradition
that has grown ever more moderate as it has moved closer to the realities
of politics and the requirements of pragmatism, especially under the
watchful eye of the militant secularism of the army and old elite structure.
Similarly, the largest popular movement in Turkey, the Nur movement (and
its largest and most prominent branch, the movement of Fethullah Gülen),
springs out of the same traditional Anatolian heartland and propounds an
apolitical, highly tolerant, and open regeneration of Islam focused on education,
democracy, tolerance, and the formation of civil society based on the
moral principles of Islam. Indeed, these two important movements represent
a new Anatolian elite, comfortable with its Islamic heritage while striving to
be modern, technologically oriented, and part of the European system as
long as that does not mean a total loss of Islamic identity.
The fact that secular Turkey is the first state in the history of the Muslim
world to freely elect to national power an Islamist party (or a party stemming
from Islamic roots, as the AKP wisely prefers to describe itself) is
therefore astonishing. The Turkish army, long the vigilant watchdog for any
sign of religion in government, has had to accede to the reality that the public
overwhelmingly elected this party and that the AKP has, by and large,
worked within the ideological confines of the established Turkish political
order. Yet, perhaps this event in Turkey should
not be so surprising in light of the fact that Islamist
parties have been on the ascendancy
across the entire Muslim world for the past
two decades or more.
The very fact that religion has been heavily
controlled, marginalized, and circumscribed
by the state for so long—an abnormal social
occurrence in a Muslim country—has led to
Islam’s gradual but persistent reemergence onto
Turkey’s social, economic, and political stages. It was only natural that a key
feature of the Turkish identity—its deep association with the protection and
spread of Islam for hundreds of years—could not remain forever suppressed,
even if Ataturk sought to excise Turkey’s Islamic past from public awareness
and expression. Despite the importance of so many of Ataturk’s Westernizing
reforms, his suppression of religion in the public sphere could not last,
and Turkey has been reverting back to a “normal” expression of religious
sentiment, even in politics. Ongoing democratization has been the key to
that process, just as democratization has strengthened political Islam in
nearly all other Muslim countries as well.
Thus, the first important way in which today’s Turkey has now truly become
a model for the Muslim world is that it is one of the few Muslim states
in which truly representative and democratic politics have emerged. After
several decades of fits and starts, Turkey’s democracy has now reached a
relatively mature stage. Turkey has arguably solved, to the extent that any
political problem can be considered permanently solved, the problem of political
Islam by a combination of just the right degree of pressures and freedoms
to allow a vibrant and healthy, Islamic-oriented political party to
emerge and even flourish. When the day inevitably comes that the electorate
feels this Islamist party has run out of steam, it will of course face defeat
at the polls and another party will replace it, all as part of a normal alteration
of political power that will make Islamic parties just like other parties.
If the election of an Islamist party as the ruling party is a first for Turkey,
it is also a first for Washington. The United States has always had serious

heartburn about Islamist politics, not without some justification, since the
Iranian revolution of 1979, the hostage crisis, the devastatingly successful
attacks of the Lebanese Shi‘a Islamist guerrillas against the U.S. and Israeli
presence in Lebanon in the 1980s, as well as the emergence of a number of
other radical Islamist, guerrilla, and terrorist groups around the world, capped
of course by the horrific Al Qaeda attacks of September 11, 2001. Nonetheless,
Washington has come to terms quite successfully with the AKP’s power,
demonstrating that at least one Islamist party, or party of Islamic origins, in
the world can be a viable partner for the United States in a drive toward regional
stability. The party’s prime minister has visited Washington, and the
two states have maintained close consultation on a variety of issues such as
Iraq, Cyprus, and bilateral military cooperation in certain spheres. Now that
the AKP has crossed this threshold, hopefully the United States will feel
that it can do business with Islamist parties in other countries in the future.
And why not? Whether the United States likes it or not, it simply cannot
avoid dealing with the single biggest political movement across the entire
Muslim world, Islamism, in all its diversity, differences, and ongoing evolution.
Everyone knows the Muslim world is rife with grievances, frustrations,
and anger. Today these grievances are expressed through a vehicle of Islamist
rhetoric and ideology. Yet, these same grievances were articulated many
decades ago through a different ideological vehicle—the radical Arab nationalism
led by Gamal Abdul Nasser in the 1950s and 1960s—expressing
much of the same strong anti-imperialist bent. When Nasserism failed to
produce results, Marxism-Leninism and later Islamism became its natural
successor. Thus, even if an ideological vehicle can be suppressed or destroyed,
the grievances that create them will not vanish but will simply seek
new vehicles. By accommodating rather than suppressing Islamist expression
of many popular grievances, Turkey has set important precedents for the
Muslim world.
Turkey’s Prickly Nationalism
Any American who has ever negotiated with the Turkish government is well
aware that Turks are tough and often exasperating negotiators. They tend to
be highly sensitive about their own national dignity as well as national interests
and wary of the motives of Western diplomats. These tendencies result
from the fact that Turkey has suffered from several centuries of Western imperialism
that systematically tore off huge chunks of the Ottoman Empire in
the Balkans, the Middle East, and the Caucasus. Even the new Turkish state
was nearly dismembered by zealous European powers including Greece after
World War I and rescued thanks only to the extraordinary war of resistance
led by Ataturk. These historical experiences have fostered a strong streak of
anti-imperialist nationalism in Turkey’s national composition, tempered
only because the country has been able to retain its strength and independence
after finally expelling hungry Western imperialist powers in 1921 (unlike
most Arab states that gained true independence only after World War
II.) A lasting, underlying suspicion of European and U.S. motives still remains
just beneath the surface and emerges
strongly from time to time. This suspicion is
shared by the whole spectrum of Turkish politics
—the army, Ataturkist nationalists, leftists,
and Islamists—and even in the most
Westernized circles.
The question of Ankara’s current ties with
Washington and the EU reflects two warring
instincts within the Turkish national psyche:
a desire to acquire the benefits of Western democracy,
power, economic success, and modernization facing off against periodic
suspicion of manipulation by the West. Strong nationalists will argue
that Turkey’s character and independence are compromised by the demands
placed on it by the West for multicultural reform and deeper integration
into the European economic order. One of the supreme ironies of history is
that Turkey’s most insistent and convincing quest for EU membership comes
at a time when an Islamist party heads the country. The politics behind this
development are complicated but important. Islamist, or Islamically oriented,
politicians in Turkey have long complained that Turkish military influence
over the political order has systematically suppressed Islamic expression
from finding representation within that order. Thus, when negotiations for
Turkey’s entry into the EU began, Islamists as well as liberals perceived the
demands for reform posed by the EU as conditions for Turkey’s entry as very
much in their own interests. Both the EU and moderate Islamists sought democratization,
including the opening of the political order and diminution
of the role of the military in politics. Indeed, many other Turks share these
goals, but Islamists have been the primary beneficiaries.
Today, the so-called pro-Western, adamantly secularist military remains
anxious about the reforms stipulated by the EU because they would further
legitimize moderate Islamists and even the Kurdish movement within the
country. The good news is that the Turkish military itself, a highly respected
and uncorrupted institution, has also evolved and broadened its democratic
horizons over the years in keeping with the advances made in the civilian
sphere. It has increasingly limited its previously interventionist role in politics,
permitting the country to evolve toward more genuine democracy. In this respect, Turkey’s political and even social future seems brighter today
than it has been in decades.
Despite internal bickering among Turkish politicians about the nature of
the extensive political and economic reforms demanded by the EU, the
country is moving in the right direction of accepting the need for reform to
meet EU requirements. The broader public senses that the gains to be attained
via EU membership outweigh compromises in sovereignty and maintenance
of the old order. Indeed, reformers above all else clamor for the EU
as the single most powerful way to attain political, economic, and legal reforms
that would be harder to justify and implement were it not for Turkey’s
desire to enter the Union.
Within the EU itself, many are nervous about Turkey’s possible future accession,
however, and about whether Turkey can truly meet the preconditions
for membership. Some Europeans even fear that Turkey’s Islamic
culture could be too alien for the EU to digest. Some legitimate European
fears also relate to the size of the Turkish population and profile of Turkey’s
economy, both of which could impact the EU severely. Yet, finally and astonishingly,
the AKP has also been behind the hard push for a settlement of
the nagging crisis over the partition of Cyprus along lines proposed by the
United Nations, offering hope of an imminent solution to a problem that
has seemed irreconcilable for three decades or more. Here, Turkey’s strategic
progress is dramatic and heartening.
Strategic Implications of Turkish Membership in the EU
Turkey’s quest for EU membership has provided the vital incentive to undertake
domestic political and economic reforms, and EU membership will
probably come, despite much of the pessimism in some quarters of Turkey as
well as misgivings within certain circles of the EU itself. If the logic of the
EU’s expansion allows for the inclusion of members such as Bulgaria and
Romania that are far less advanced politically or economically, then Turkey
will surely be included eventually as well. Exclusion for religious and cultural
reasons is simply intolerable for a Europe with multicultural pretensions
and global ambitions.
Yet, Turkey’s aspirations for EU membership are adding to tensions in the
U.S.-European relationship. The United States, predominantly interested in
having Turkey as a strategic partner in the Middle East, has consistently
badgered the EU to accelerate Turkey’s accession, but the EU has maintained
misgivings over how compatible Turkish membership is with Europe
given its Muslim character and the country’s large population, which could
flood Europe with even more migrant workers. The EU recognizes that U.S.
interests are primarily strategic, with marginal concern for Turkey’s economic
or political impact on the EU itself. The EU is additionally nervous
about importing the strategic problems created by Turkey’s borders with unstable
neighbors such as Iran, Iraq, Syria, and its neighbors in the Caucasus.
Finally, the EU is also concerned about possible U.S. efforts to sabotage
the EU project to prevent it from becoming a rival to the hegemonic pretenses
of U.S. power. The EU perceives
U.S. insistence on adding so many new
states to the Union from the East, including
Turkey, as aimed at compounding EU
problems by further diluting any EU cultural
homogeneity. Long latent U.S.-EU
tensions emerged more clearly with the
rise of neoconservative ideology in the
United States and its explicit hegemonic
ambitions that crystallized in the tensions
over the war in Iraq—the biggest
strategic rupture across the Atlantic since the 1956 Suez crisis (when the
Eisenhower administration denounced British and French military efforts
to seize the Suez canal away from the Egyptian bid to nationalize it). Europe
perceived U.S. secretary of defense Donald Rumsfeld’s derogatory
reference to “Old Europe”—the antiwar states of France, Germany, and
Belgium—and “New Europe”—those states of the former Soviet bloc that
would take their cue more readily from Washington than from Brussels—
as purely mischievous.
At this point, the neoconservative agenda in Washington quite pointedly
is perceived to seek to weaken the EU as strategically independent of the
United States, a vision held by at least the core states of France, Germany,
and Belgium. In this sense, Washington’s advocacy of Turkish membership
in the EU is, among other things, clearly perceived to be aimed at strengthening
the Atlanticist nature of the EU against the Euro-centric view of the
EU founders. Adding an additional twist, however, some neoconservatives
in Washington openly belittle the chances and even the desirability of Turkey
trying to join the EU, hoping to keep Turkey firmly in the U.S., as opposed
to the European, camp.
Although Turkey’s (or any other state’s) membership in the EU is hardly
incompatible with simultaneously close relations with the United States, the
sense of rivalry that has emerged between Brussels and Washington (with
Iraq being only the first major fissure) will require Turkey to make some difficult
choices. An emerging divide is already apparent between those Turkish
policy elites oriented toward the United States and those oriented toward Europe. Those oriented more toward Washington tend to stem more
from the old elites; the military with its Cold War ties to Washington; and
those who believe that the United States probably will be less demanding of
internal Turkish reforms, especially those that require accommodation to
the ethnic demands of the Kurdish minority. The more European-oriented
groups include those with a more socialist and/or anti-imperialist orientation;
a younger generation that has had greater exposure to Europe, especially
from the millions of Turkish families that have worked in or emigrated
to Germany; those who are attracted to the European project; and those less
fearful of the old Russian threat to Turkey.
Although Turkey’s geopolitical situation still encourages maintaining its
strategic ties with the United States, economic ties will grow stronger with
the EU. How starkly the EU-versus-U.S. debate becomes will in part depend
on how sharply U.S. and EU strategic interests diverge in the coming decades.
In my view, the world will likely witness increasing tactical and even
strategic divergence between the United States and Europe that to some extent
will be natural, regardless of who holds political power in Washington.
All parties should be alert to shifts in this area and work to limit any resultant
tensions.
Turkey and the Middle East
Strategically, Turkey has become part of the Middle East. Understanding
Turkey’s new strategic relationship with the region requires recognizing that
the essence of Ataturkism oriented Turkey firmly toward the West to transform
it into an advanced and Westernized state. For well more than half a
century under the rule of Ataturkists, Turkey behaved almost literally as if
the Middle East did not exist. That region represented an unhappy association
with Turkey’s past, in which Arab and Turk viewed each other with mutual
hostility—Arabs because of extended Turkish hegemony over the Arab
world as well as the country’s pro-Western policies and Turks because of
Arab betrayal of the Ottoman Empire in joining with Great Britain in World
War I. Ataturkist Turkey wanted little to do with the Arab world or with Islam.
For a long time, the highly professional Turkish Foreign Ministry virtually
took pride in not bothering to develop diplomats trained in Arabic.
Turkey’s geography also played a key role in fostering ill will between Turkey
and its Arab neighbors to the east and south. Russia threatened Turkish
territorial integrity for 500 years or more and was a key player in the dismantling
of the Ottoman Empire. Later, in its Soviet incarnation, Russia
once again seriously threatened Turkey’s independence and territorial integrity.
Many Arab states, on the other hand, were angry at the West for its co-lonial and imperial past in the Middle East as well as its creation of the state
of Israel on Arab land and looked to the Soviet Union as a natural counterweight
to Western power and hegemony. Territorially, the Arabs had little to
fear from Russian aggrandizement because the Soviet Union was not contiguous
to it. Turkey’s situation was different.
In the post-Soviet era, however, the Middle East has grown in strategic
importance to the world due to regional instability, and Turkey has felt compelled
to address its Arab neighbors with something
more than defensive coolness. In fact,
during the petrol-boom years of the 1970s, Turkey
first became economically active in places
such as Saudi Arabia and Libya, opening the
door to slightly greater involvement in Arab
affairs. After the 1979 Iranian revolution
shifted regional Islamic politics in a radical direction,
however, Turkey basically felt that it
faced nothing but threats from Iran, Iraq, and
Syria. Iran sought to export its Islamic revolution
while Syria clashed with Turkey over Euphrates water-sharing issues and
helped incite Turkey’s Kurds to rebel (as did Iraq on occasion, although
Baghdad and Ankara also cooperated to crush Iraq’s own Kurds at times).
These realities have driven Turkey increasingly closer to Israel during the past
20 years, with relations between the two countries reaching a high point in
the mid-1990s. Tel Aviv and Ankara found value in their ability strategically
to squeeze Iran, Iraq, and Syria to try to modify their hostile behaviors.
That situation is now changing throughout the region. During the past
several years, Syria has modified its strategic hostility toward Turkey and,
under Turkish pressure, expelled the leader of the Kurdistan Workers’ Party,
a separatist, violent revolutionary movement in Turkey, leading to his subsequent
capture. Syria is under greater pressure to reform and moderate its
support for regional radicalism. A hostile Saddam Hussein is now gone in
Iraq (although that country may now pose a new threat of internal instability
or even possible civil war in which Turkey fears that Iraqi Kurds could
encourage separatism among Turkey’s own Kurdish population). Iran too,
for the past decade, has been increasingly pragmatic and made halting steps
toward greater, although deeply flawed, democratic processes. All three of
these regimes thus now constitute far less of a danger to Turkey. Any possible
military threat from them could be overwhelmed by the Turkish military’s
superior strategic capabilities.
Ironically, the very success of the U.S. role in directly or indirectly reducing
the strategic threats posed by each of these three Middle Eastern states


changes the calculus of former Turkish dependence on the United States for
strategic protection in the area. Turkey is almost surely moving toward improved
relations with all three, deepening bilateral relations and developing
economic interests that far transcend its once exclusively defensive concerns.
Turkey’s ties with Israel, furthermore, are declining from their peak in
the mid-1990s. Turkey will still seek Israeli military technology unavailable
elsewhere and will court the powerful Israeli lobby’s influence in the U.S.
Congress to serve as a broker with the U.S. administration, but the old strategic
imperative no longer exists, and the Turkish-Israeli relationship is diminishing.
This is due to the greater Islamist sympathies of the AKP and the
Turkish public’s sympathies with the Palestinians against the harsh policies
of Israel’s Likud leadership. Turkey now has good reason to seek independent
relations with several Muslim neighbors whose political evolution will
be complex and difficult but who are no longer likely to be Turkey’s enemy.
In turn, these same states view Turkey more
charitably as it demonstrates a rediscovery of
its Islamic roots and an increasing sense of independence
from Washington. In particular,
Arabs sat up and took notice that a democratic
Turkey could say no to Washington on assisting
the U.S. invasion of Iraq, something despotic
Arab rulers dared not do.
In short, Turkey’s shift toward greater independence
from Washington, improving ties
with its Arab and Iranian neighbors, improved ties with Russia, and more
open acknowledgment of its Islamic past all serve to make Turkey more a
part of the Middle East than ever before. Now that Turkey’s profile is more
sympathetic to Muslim states, its own domestic accomplishments are viewed
with greater sympathy and respect and thus facilitate Turkey’s serving in
part as a regional model—unthinkable when Turkey was deeply involved in
NATO and at strategic loggerheads with an Arab world that looked to Moscow
for support.
The Kurdish Issue
Beyond ideological and Cold War concerns, Turkey’s relations with Iran,
Iraq, and Syria have also been strongly influenced by the Kurdish issue. Turkey
has a larger Kurdish population than any other state in the region and
has been long obsessed with fears of Kurdish separatism within Turkey. These
fears gained strength during the 1980s and 1990s when Turkey’s crude policies
toward the country’s own Kurds (e.g. the banning of Kurdish-language


press, broadcasts, and songs as well as the Kurdish language itself on public
occasions, and the denial of even the existence of a distinct Kurdish identity)
in fact led to the creation of an armed, violent separatist movement.
Turkey’s policies toward Iran, Syria, and especially Iraq have been shaped by
its Kurdish problem. Moreover, any state that has wished to destabilize or
weaken Turkey over the years—Great Britain, Russia, Armenia, Greece,
Iraq, Iran, Syria—has played the Kurdish card
against Turkey at one point or another.
In simple terms, an unhappy Diyarbakir, the
unofficial capital of Turkey’s Kurdish region,
represents a constant threat to Turkey’s stability
and renders the country permanently vulnerable
to external manipulation by enemies.
A content Diyarbakir, or a Kurdish population
happily integrated into Turkey and enjoying
the state’s many benefits, actually reverses the
dynamic. Turkish Kurdistan, in this scenario,
then represents a threat to the other three states with large and discontent
Kurdish minorities as Turkey then becomes the magnet for all Kurds—a center
of advancement, of a multicultural and democratic life linked with Europe.
The other states then fall under pressure to offer their Kurds what
Turkey can offer or intensify separatist sentiments among their own Kurdish
populations.
During the past five years or so, Turkey has begun to recognize the wisdom
of this approach and has taken considerable, although not yet fully sufficient,
steps toward meeting Kurdish desires for cultural security, cultural
autonomy, linguistic rights, and recognition of the Kurds as a separate
people. The problem seems to be evolving in the right direction, further encouraged
by the EU’s stipulations for reform in this area. The outlook for
defusing this conflict with the Kurds has never been more promising.
Yet, the paranoia over the Kurdish issue has not faded away. Turkey’s
number one concern in Iraq, for example, remains the status of the Iraqi
Kurds, a situation in which Turkey will have to accept the reality that it is
nearly powerless to change through external, especially military, intervention.
Neither the United States nor Iraq would support Turkish intervention,
and Turkey could have a long and ugly guerrilla war on its hands in the
Kurdish regions of Iraq, possibly spilling over into Turkey itself. Furthermore,
its opposition to political evolution and liberalization in Iraq that would improve
the lives of the Iraqi Kurds is simply internationally unjustifiable. Turkey
needs to gain full self-confidence about its own Kurds; recognize the
changing realities of a multicultural world, particularly in Europe; work to



improve the situation in Iraq for all Iraqis; and have full relations with all of
Iraq and not just with a portion of the country. If Turkey can bring itself
fully to implement its program of minority rights for Kurds within Turkey, it
will be one of the few Muslim countries that will have successfully resolved
an internal problem between differing Muslim ethnic groups.
The Role of the United States
Should Washington’s policies continue to be driven by a desire to keep Turkey
firmly in the U.S. camp and fully responsive to the United States’ own
policy goals in the region, its tensions with Turkey will rise. Turkey is growing
more independent-minded and less enamored of Washington and has
less need for a systemic type of security guarantee because today it lacks enemies
who can seriously threaten Ankara’s security as long as Turkey remains
domestically stable.
Washington must recognize that Turkey will play an increasingly strong
role in the Middle East but along lines designed to serve Turkish national interests.
It will likely be less responsive to Washington’s shifting and transient
needs at any given moment. The prospect of Turkey developing further in
the direction it is currently headed—politically, with its neighbors, in managing
a democratic form of political Islam—is more likely to contribute to a
stable region in the long term than a Turkey that conducts its foreign policy
as a U.S. proxy as it has largely done in the past. An independent-minded
Turkey will encounter periodic friction with the United States, but this need
not be damaging. Obviously, the more hegemonic and unilateral Washington’s
policies become, the greater the tensions and the greater the likelihood that
Turkey will find itself more sympathetic to an EU also striving for strategic
independence.
Of all the states in the broad region, from the southern Balkans to the
Middle East and the Caucasus, Turkey is making the greatest progress and
evolving more satisfactorily and soundly in its growing democracy, improving
relations with neighbors, economic development, and dealings with political
Islam. This new independent-minded Turkey, moving toward resolution
of its traditional Islamist and Kurdish issues and away from the old, hackneyed
vision of a secular pro-U.S. state, is on its way to becoming a genuine
model for the Muslim world and gaining acceptance among many Muslims
as such.
Turkey’s national interests are changing to strengthen Turkey’s regional
and EU ties and to lessen the centrality of the U.S. role. These trends are
not unique to Turkey at all but reflect the massive ongoing global strategic
shifts since the end of the Cold War. U.S. flirtation with global hegemony
has created its own natural counterweight in the greater independentmindedness
of once allied states. Turkish-U.S. relations will flourish, and
Turkey will be more likely to contribute to stability in the region as a whole
if the United States does not try to maintain the old model of the reliable
U.S. ally and instead allows Turkey to develop its own independent regional
relations.

Friday, September 03, 2004

Dunyanin En Tuhaf Mahluku, Nazim Hikmet

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU

Akrep gibisin kardesim,
korkak bir karanlik içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardesim,
serçenin telasi içindesin.
Midye gibisin kardesim,
midye gibi kapali rahat.
Ve sönmüs bir yanardag agzi gibi korkunçsun,
kardesim.
Bir degil,
bes degil,
yüz milyonlarlasin maalesef.
Koyun gibisin kardesim,
gocuklu celep kaldirinca sopasini
sürüye katiliverirsin
hemen ve adeta magrur,
kosarsin salhaneye.
Dünyanin en tuhaf mahlukusun yani,
hani su derya icre olup
deryayi bilmiyen baliktan da tuhaf.
Ve bu dünyada,
bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eger
ve hala sarabimizi vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
-demege de dilim varmiyor ama-
kabahatin çogu senin,
canim kardesim

NAZIM HIKMET

Thursday, September 02, 2004

9 Eylul Bagimsizlik Gununde Koloniciler Istanbul'da, Mustafa Yildirim

`9 Eylül' Türkiye için ABD destekli Batý Avrupa'nýn iþgalindenkurtuluþ günü, Atina yönetimi için "Küçük Asya'nýn Türklertarafýndan iþgali ve Helen için yas günü" ve ABD için yasadýþýisyancý Mustafa Kemal ve arkadaþlarýnýn devlet düzenini yýkarakyönetimi tümüyle ele geçirmeye baþladýklarý gündür. Tümü için 9Eylül parçalanmýþ ve Türklerden arýndýrýlmýþ bir Anadolu düþünün desonudur. Türkiye 9 Eylül'ü bir kez daha baðýmsýzlýðýn simge günüolarak kutlamaya hazýrlanýrken bir dar grup da Ýstanbul'da konferansdüzenliyor.Konferans düzenleyicisi, NATO ve ABD-Almanya-Ýngiltere ilintilikonferanslarýn ustasý bir dernektir. Konferansýn konusuysa elbetteTürkiye'nin ve bölge devletlerinin baðýmsýzlýðý deðildir. Baþta ABD-Ýngiltere baðlaþýklýðý olmak üzere, yeni kolonicilerin yeniiþgallerine maske yaptýklarý `güvenlik tehdidinin izlenmesi' dahamoda deyimiyle `uluslararasý terör' dür.Bu konferans iþinin içinde RIIA ( Ýngiltere Kraliyet UluslararasýÝþler Enstitüsü) var. Ýngiliz imparatorluðunun yýkýlmasýný önlemekiçin bir federe imparatorluk projesiyle yola çýkan ve Güney Afrikaelmas kralý olarak ünlenen Sir Cecille Rhodes' un desteðiyleoluþturulan Yuvarlak Masacýlar tarafýndan 1919'da kurulan bu örgütsömürgelerde saltanat süren þirketlerin patronlarýný, sömürgeciliðisürdürmekte önemli görevler üstlenen Ýngiliz akademisyenlerini,devletin istihbarat ve dýþiþleri görevlilerini buluþturmaktadýr.Amerikan dýþ ve iç siyasetini oluþturmak üzere 1921'de kurulan þirket-devlet-istihbarat örgütü CFR'nin anasý sayýlan RIIA' nýn son dönembaþkanýnýn kimliði örgütün iþlevinin anlaþýlmasýna yardýmcýolacaktýr.RIIA baþkaný DeAnne Julius, CIA' in darbe üstüne darbe kotardýðý1970'lerde CIA'de görev yapmaktaydý. Theatcher döneminde Londra'yagelen D. Julius, Bank of England' ýn Sýkýpara Yönetimi Komitesi'ndegörev almýþtý. RIIA baþkaný Julius bazý Ýngiliz parlamenterlertarafýndan "Bir CIA ajanýnýn Ýngiltere'nin para yönetiminde ne iþivar?!" ve "Þili darbesinde göreviniz neydi?" gibi sert çýkýþlarlasorgulanmýþtý..Boðaziçi Üniversitesi'nde 9 Eylül'de yapýlacak olan konferansýn ötekikatýlýmcýsýysa ABD'den ASPEN Enstitüsü'dür. Týpký RIIA gibi,þirketleri, akademik elemanlarý, devlet görevlilerini yan yanagetiren ve belli baþlý büyük þirketlerin parasal desteðini alanörgütün mütevelli heyetinde ABD federal yönetiminde her dönem hassasgörevlerde bulunmuþ olanlar yer almýþtýr. Birkaç örnek verelim.ASPEN yöneticilerinden Henry E. Cato, CIA'nýn darbecilik yýllarýnda(1971-73) Salvador'da büyükelçiydi. Sonralarý CIA operasyon aðýnýnsoðuk savaþ merkezi olan Londra'da görev yaptý ve ardýndan ABDpropaganda ve yanlýþ bilgilendirme aygýtlarýnýn üst kuruluþu USIA (USInformation Agency)'nýn direktörü oldu.ASPEN'in bir baþka yöneticisi ise Musevi örgütlerinin güçlüadamlarýndan Friedrick Malektir. Malek, Nixon döneminde Akev personelyöneticiliði, George Bush döneminde Cumhuriyetçi Parti Milli Komitebaþkanlýðý, silah ve savunma sanayinin en büyük kuruluþu (cirosu 17milyar dolar) Carlyle' ýn yöneticiliði görevlerinde3 bulunmuþtu. BabaBush döneminde Palmer N. Bank'ý kurdu.ASPEN'in en tanýdýk yöneticisi ise Irak'ýn üçe bölünme dönemininmimarlarýndan, Afrika'da ABD etkinliðini parçala-yönet iþleriylekuran Ýsrail destekçisi Madeleine Korbel Albright'týr.ASPEN yöneticilerinden Harvard profesörü David Gergen ise, Reagançekirdek yönetiminde CIA direktörü William Casey ve Dýþiþleri BakanýJames Baker ile birlikte büyük iþler becermekle ünlüydü. Bir zamanlarUzakdoðu operasyonlarý döneminde elçilik yapan, 1960'larýn sonundaTürkiye'ye Kýbrýs arabulucusu olarak geldiðinde tepkiyle karþýlanmýþolan CIA'cý Cyrus Vance de ASPEN baþkanlýðý yapmýþtý.9 Eylül baðýmsýzlýk gününde Ýstanbul konferansýný onurlandýranve "bilgiye dayalý poltika" uðruna Ýstanbul'a çaðrýlan Amerikanþirketlerine ortam ve iliþki hazýrlayýcýlar arasýnda yer alan EurasiaGroup þirketi ile JP Morgan Chase de 9 Eylül konferansýna katýlýyor.Amerikan devlet ve parti örgütlerinden NED, IRI, NDI ve AlmanStiftung örgütlerinin `partneri' ARI Derneði'nin 9 Eylül konuklarýarasýnda Amerikan-Yunan zengini ailelerden biri olan KokkalislerinKOKKALIS Vakfý da bulunmaktadýr. Bilindiði gibi ABD ve A.B ülkeleriartýk `Balkan' , `Balkan Ýþbirliði' demiyor. `Balkan' adý kendilerinekarþý tarihsel dayanýþma çaðrýþtýrdýðýndan ve son yirmi yýldabaþardýklarý parçalanma döneminin "Balkanizasyon" olaraknitelenmesinden rahatsýz olduklarý için binlerce yýllýk Balkan'ý birçýrpýda "Güneydoðu Avrupa" yapmýþlardý. Artýk sivil(!) görünümlüGüneydoðu Avrupa projeleri yürütülmektedir. Atina merkezli KOKKALISVakfý da bu projeleri Helen egemenliði adýna etkilemek üzereçalýþmaktadýr.ARI Derneði'nin açýklamasýna göre 9 Eylül Ýstanbul konferansýnýAksiyon, Zaman ve Akþam gibi yayýnlar destekleyecekmiþ. Öte yandanTürkiye'ye karþý kitapçýk yayýnlamaktan çekinmemiþ yabancýelçiliklerin, Türkiye'yi mekan tutmuþ Alman vakýflarýndan AlmanLiberal Partisi örgütü Friedrich Naumann Stfitung' un ve ABDörgütlerinin desteðiyle geniþ bir að oluþturma yolunda ilerleyen ARIToplumsal Katýlým ve Geliþim Vakfý'nýn ve ARI derneði desteðiyle öncemilletvekili daha sonra CHP'ye yönetici olan Kemal Derviþ'inkonferansa katkýsý üstünde ayrýca durmaya gerek yok.9 Eylül'de kolonicileri ve NATO görevlilerini Ýstanbul'da buluþturanARI Derneði baþkanýnýn þu sözleri güvenlikten ne anlaþýldýðýnýgöstermektedir:"Amerika'daki Musevi lobileriyle çok yakýn iliþkiler saðladýk. Hemenhemen bütün önde gelen Musevi lobileriyle çok yakýn iliþkilerimizvar. Onlar buraya gelince biz aðýrlýyoruz, biz gidince onlar biziaðýrlýyor"Ayný baþkanýn Amerikan örgütleri desteðinde düzenlediði bir gençliktoplantýsýndaki ""Doðu Avrupa'nýn, Berlin Duvarý yýkýlýrken ve onunsonrasýnda yaþadýðý iç sancýlarý, biz þimdi yaþýyoruz" ve "GençlerAnkara'yý tamamen unutun. Bu sistem iflas etti" açýklamalarýný yapanve gençliðin hedefini "Avrupa kültürüne entegrasyon" sözleri 9 Eylülkonferansýnýn amacýný da niyeti de ortaya koymaktadýr.Dernek Baþkaný Kemal Köprülü'yü kutlamak gerekiyor. Az þey deðildirböylesi bir konferansý düzenlemek ve T.C Dýþiþleri'nden memurlarýnkatýlýmýný saðlamak.Bu oluþumdan, Afrika, Asya ve Ortadoðu iþgaline, Ýsrail'in ýrkçýsaldýrganlýðýna, Irak'ýn ve tüm ulusal devletlerin parçalanarakbölgenin kan gölüne dönüþmesine destek olan Avrupa Birliði'ne üyedevletleri uyarmalarýna, Ege ve Kýbrýs'ta Helen egemenliði peþindekoþan Yunanistan devlet yönetiminin dikkatini barýþ ve dayanýþmayaçekmelerini beklemek zaten boþ iþlerle uðraþmak olur. Sözde uluslararasý toplantýlara dünya barýþýný ve ulusal baðýmsýzlýðý savunanbilim insanlarýmýzý, aydýnlarýmýzý konuþmacý olarak çaðýrmamalarýdýr.Çünkü Ýstanbul'un içinde her zaman bir Ýstanbul daha olmuþtur:Bizans'ýn Konstantinopoli'siBu tür eylemler ve giriþimleri duydukça hayýflananlara da anýmsatmakgerekiyor ki: Kolonicileri 9 Eylül'de Ýstanbul'da toplanýp birtakýmbilimsel sözlerle süslenen ve örtülen iþgal propagandasý yapmayaözendiren de yurttaþlarýn bu iþleri bir iki bildiriyle geçiþtirmelerive ulusun hedefinin kolonicilerin kültürüyle bütünleþmek olduðunuaçýklayan devlet yöneticileri ile kurum ve kuruluþlarý açýktan vezaman yitirmeksizin uyarmayarak iþi bir iki bildiriylegeçiþtirmeleridir.

www.tanyeri.net

Washington'da Neler Oluyor? Yilmaz Polat

Aslinda yazýya neler olmuyor ki diye baþlamak daha doðru olacak.Önce Amerikalýlarýn kafasýný kurcalayan bir soruyu aktarayým.`'Biz AKP Hükümetine yeterli desteði verdik ve vermeye devamediyoruz, buna raðmen Türkiye'deki Amerikan aleyhtarlýðý nedenartýyor?''Soru ayný zamanda cevap olabilir mi?Muhataplarýna duyurulur.Washington'da bazý Türkiye uzmanlarý vardýr. Bunlar önemli düþüncekuruluþlarýnda görev yaparlar. Amerikalýlar, Türkiye ile ilgilikonularda çoðu zaman bunlarýn görüþüne baþvurur. Tabii Türkiye ileilgili bilgileri tartýþýlýr ama yine de uzmandýrlar. Nasýl uzmanolduklarýný anlamak zor deðil ama uzmandýrlar.Her neyse, ben yine de hatýrlatayým. Türkiye'nin Kürt asýllývatandaþlarýyla sorunu yoktur. Olmamýþtýr. PKK terör örgütüyle sorunuvardýr.Uzman geçinen think- tank'cý bayana duyurulur.AKP Hükümeti'nin izlediði dýþ politikanýn Washington'daki etkilerinelerdir? sorusuna gelince..Kafalarý karýþtýrmaktan baþka hiç bir etkisi yok.Musevi lobisi son derece ihtiyatlý. Recep Tayyip Erdoðan'a liderlikþildi verenler kendi yandaþlarý tarafýndan eleþtiriliyor.Her ne kadar Baþbakan Erdoðan danýþmanlarýný Ýsrail'e gönderipAnkara-Ýsrail-Washington üçgenindeki soðuk havayý ýsýtmayaçalýþýyorsa da, hükümet içinde bu konuda sorun yaþandýðý gözdenkaçmýyor.Dýþiþleri Bakaný Abdullah Gül, ATV Ana haber bülteninde Ali Kýrca'yaolaydan haberi olmadýðýný söyledi.Abdullah Gül'ün, Erdoðan'ýn danýþmanlarýnýn Ýsrail'e gidiþindenhaberi olmamasý, haberi gazetelerden öðrenmesi, parti içindekiErdoðan'la görüþ ayrýlýklarýný bir kez daha ortaya çýkarmasýaçýsýndan önemli.Erdoðan'ýn davranýþý, bir zamanlar Turgut Özal'ýn dýþiþlerini by-pass ederek danýþmanlarýyla dýþ politika izlemesini anýmsatýyor.Kýbrýs dahil, hükümetin dýþ politikada yaþadýðý çalkantý, halkarasýndaki `'Yaðmur yaðýyor.Seller akýyor.Arap kýzý camdan bakýyor''tekerlemesini akla getiriyor.Þüphesiz, bu da Washington-Ankara hattýnda, akýntýya kapýlmýþ kayýkgörüntüsü veriyor.Kasým ayýnda yapýlacak baþkanlýk seçimine az bir süre kalaWashington'da baþka neler oluyor?Türkiye açýsýndan bakýldýðýnda tam bir kaos yaþanýyor.Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti'nin seçim kampanyalarýnýnyoðunlaþtýðý þu günler, Türkiye açýsýndan son derece önemli.Ancak,Türk-Amerikan iliþkilerini geliþtirecek, Türkiye'nin haklýpolitikalarýný Amerikalýlara anlatacak, Türkiye karþýtý lobilerekarþý çýkma gibi önemli bir görevi olan Türk-Amerikan DernekleriAsamblesi birbirine girmiþ durumda.Kasým ayýnda Amerikan Baþkaný deðil de, Asamble de seçimyapýlacakmýþ gibi, birbirlerinin çamaþýrlarýný internet ortamýndasergiliyorlar. Bazý gruplar durumdan vazife çýkarýp ortalýðýkarýþtýrýyor, bazý eskimiþ kafalar ahkam kesiyor.Hazýrlýklar en az 6 ay önceden baþlamasý gerekirken, hala yýllýkkonferans nasýl düzenlenecek? Ne zaman nerede yapýlacak? Kimçaðrýlacak? gibi tartýþýlan basitlikler sergileniyor.Sonuçta, kavga eden taraflar Asambleye zarar veriyor.Bu da Türkiye karþýtý lobilerin iþine yarýyor.Asamble yetkililerinin kýsa adý ATC olan Amerikan-Türk Konseyi'ndenöðreneceði çok þey var. Hatýrlatýrým.Türkiye karþýtý lobiler ne yapýyor?Cumhuriyetçi ve Demokrat Partiyi paylaþmýþ, lobi yapýyor.Sözde ermeni soykýrýmý iddiasýnýn temellerini , býkmadan usanmadanyeniden atýyor. Kýbrýs konusunda Türk tarafýnýn haksýzlýðýnýaþýlamaya çalýþýyor.Ýki partinin milletvekili ve senatör adaylarýyla diyalog kuruyor,seçim kampanyalarýna katkýda bulunuyor.Bizim bir lobici de! Denktaþ eskidi diye ahkam kesiyor.Ne dersiniz düþmana ihtiyacýmýz var mý?

01.Eylül.2004

Wednesday, September 01, 2004

TBMM Uyesi Dort Parlementer Israil'de, Rafael Sadi

Date: Wed, 1 Sep 2004
From:"Rafael Sadi" arvisadi@yahoo.co.uk
Subject:TBMM UYESI 4 PARLAMENTER ISRAIL'DE
To:washingtonhaber-owner@yahoogroups.com

Sayideger WASHINGTONHABER uyeleri.,

Bildiginiz uzere Turkiye Buyuk Millet Meclisi uyesi 4 Turk parlamenterinden olusan bir heyet 30.09.2004 gununden itibaren Israil'i ziyaret ediyor.

Bu gun bu heyet Israil'dekiTurkiyeliler Birligi Baskan ve Yardimcilari ile birlikte Turkiye Buyuk Elcisinin davetlisi olrak Rishon Letsiyon Kenditeki bir balik lokantasinin ozel salonunda ogle yemegi yediler ve Israil'deki Turkiyeliler Birligi Baskani Sn. Momo Uzsinay asagidaki metni Sn. Milletvekillerine once okuyarak snrada birer kopyalarini kendilerine ileterek temennilerini iletmis oldu.

Sozkonusu ogle yemegine:

Turkiyenin Israil'deki Buyuk Elcisi Sn. Feridun Sinirlioglu
Buyukelcilik Mustesari Sn, Aydan Yamancan
Buyukelcilik 2. Katibi Sn. Barbaros Dicle
Buyukelcilik 2. Katibi Sn. Korhan Kemik
Adana Milltevekili Sn. Omer Celik
Sakarya Milletvekili Sn. Saban Disli
Istanbul Milletvekili Sn. Egemen Bagis
Antalya Milletvekili Sn. Mevlut Cavusoglu

Israil Dis Isleri Bakanligi Avrupa Masasi II 1. Katibi Sn. Rami Hatan

Turkiyeliler Birligi Baskani. Sn. Momo Uzsinay
Turkiyeliler Birligi Baskan Yrd. Sn. Sheila Mizrahi
Turkiyeliler Birligi Baskan Yrd. Sn. Sami Baruh
Turkiyeliler Birligi Baskan Yrd. Sn. Nesim Guvenis
Turkiyeliler Birligi Baskan Yrd. Sn. Selim Amado
Turkiyeliler Birligi Uyesi Sn. YosiBenaltabet

Katilmislardir.hepsine afiyet olsun derim.

Yemekli toplantidan sonra goruslerini aldigim Turkiyeliler Birligi Baskani Sn. Momo Uzsinay , yemekli toplantidan cok olumlu umutvar hisler ile ayrildigini ifade etti.
Gerek Milletvekileri gerekse Turkiye Buyukelcisinin bu ziyaretin her iki ulke acisindan son derece olumlu oldugunu ifade ettiklerini , Turkiyedeki Yahudi aleyhtari basinin uzerine cokca gidilmemesindeki esas amacin ise bu kesimi gereginden fazla ciddiye alarak popularitesini arttirmak istenmemesinden kaynaklandiginin belirtildigi ifade edilmistir.
Israil Dis Isleri Bakanligi Avrupa Masasi I 1. Katibi Sn. Ran Kuruiel Ile yaptigim kisa telefon gorusmesinde ise bu ziyaretin olumlu oldugunu ve iki ulke iliskilerinin onunu acacagina inandigini belirtiigni eklemek isterim.

Sayin Uzsinay'in Turkiyeliler Birligi olarak Saygideger Milletvekillerine okuyup takdim ettigi temennilerinin metni asagidaki gibidir.

Saygi ve Sevgilerimle.
RAFAEL SADI



1.9.2004
ISRAILDEKI TURKIYELILERIN
ISRAILI ZIYARET ETMEKTE OLAN SAYGIDEGER TURKIYE MILLETVEKILLERI DELEGASYONUNA ULASTIRMAK ISTEDIGI GORUSLER

Sayin Buyukelcim Degerli Milletvekilleri,

Israili ziyaret eden her Turk temsilcisi bizlere seref verir. Bu ziyaretler, bizler gibi politik olmayan bir orgutte toplanmis arkadaslar icin, geldigimiz, sevdigimiz, en iyi hislerimizle bagli oldugumuz ulke olan Turkiye’yi temsil edenlere Israili anlatma bakimindan en iyi firsati olustururlar. Sizler gibi baris ve Turkiye Israil ililiskilerine olumlu katki niyetiyle gelen degerli bir delegasyonu hurmet ve sevincle karsiliyoruz, Bu yuklu programinizda bizlere de vakit ayirdiginiz icin size tesekkur ediyoruz.

Turkiyede oldugu gibi, Israilde de degisik mevzulara degisik yaklasimlar vardir. Israilde yasayan Turkiyeliler arasinda, mesela bugunku hukumete taraftar olanlar oldugu gibi, onu elestirenler de vardir. Burada size iletmek istediklerimizi, muayyen bir Turkiyeliler kesiminin fikirleri olarak degil, cok buyuk olcude bir (Turkiyeliler Konsensus)’u olarak takdim edersek hata etmeyiz.

Bilginize getirmek istedigimiz gorusleri, birkac gruba ayirarak sunmak istiyorum.

1- Turkiye-Israil iliskileri ve Israildeki Turkiyeliler:

Ulkeler arasi iliskileri saptayan karsilikli idealler ve cikarlar olsa da, Turk Israil iliskilerinden bahsedildigi zaman, hem Israil icin, hem Turkiye icin bambaska bir boyut’un bahis mevzuu oldugu kesinlikle soylenebilir: Bu boyut, insani iliskiler boyutudur. Bu boyut, Israilli Yahudilerin, dunya Yahudilerinin ve ozellikle Turk Yahudilerinin Turkiyeye sevgisidir.

Bu sevgi, bes asirdan fazla birlikte yasamis olmaktan yola cikar, bes asir Avrupa ve dunya Yahudiligi, Yahudi dusmanligiyla bir yerden bir yere suruklenirken, Turkiyenin onlara benliklerini korumalarini saglayan bir siginak-ulke olmasiyla devam eder, ve de biz 100000’e yakin Turk Israilli’nin Turk kulturuyle yogrulmus, Turkiyeyi cok iyi anlayan ve bilen bir toplum olusturmasiyla bugunlere gelir.

Ortak siniri olmayan, dinleri farkli, yuzolcumleri ve nufusu mukayese edilemeyecek derecede buyuk fark arzeden iki ulke arasinda, iliskiler bakimindan , Israilin Turkiyeye ve Turklere olan bagliligina - ne Israil acisindan, ve bizce ne Turkiye acisindan - baska ornek yoktur.

Biz Yahudiler, Turkiyenin, dunyada sayilari cok olmayan gercek dostlariyiz. Hele biz Turkiye kokenli Yahudiler, nerede yasarsak yasayalim, Turkiyeye olan sevgimizi sozlerle degil, yaptiklarimizla ve yapacaklarimizla her zaman kanitlama gayretindeyiz.

Amerikan Yahudilerinin, Turkiye icin nasil seferber olduklarini aranizda bilenler muhakkak vardir. Bizler de, iki yil once Turkiyeliler Birligi olarak, Turkiye icin ve Turk-Israil dostlugu icin yaptiklarimiz karsiliginda Turk Disislerinin “ustun hizmet” madalyasini almak suretiyle sereflendirildik. Bundan gurur duyuyoruz.

Turkiye ile Israil, demokratik iki ulke olarak sorunlu bir cografyasi olan bolgede yasarlar. Baglantida olmalari, karsilikli cikarlari olmasi dogal olmasina ragmen, zaman zaman basgosterebilecek gorus aykiriliklarinin, bu sevdigimiz iki ulkenin dostlugunu tehlikeye dusuren bir gelisme halini almamasina dikkat etmek, bizlerin ve Turkiyedeki dostlarimizin bir gorevi olmalidir. Ozellikle bu bakimdan, ziyaretiniz cok buyuk anlam tasiyor.

2-Israilin Filistinlilerle olan kavgasi ve bizler :

Israilin Arap komsulariyla ve ozellikle Filistinlilerle olan kavgasinda, artik askeri carpisma, ustun tarafin yenmesi, diger tarafin yenilmesi gibi bir sonuc asla beklenmez.
Israil, Yahudilerin 2000 yil dunyanin her bir yaninda dagilmalarindan ve hazin yasamlarindan sonra kurduklari bir devlettir, bugun 56 yasindadir, ve hala mevcudiyetinin yasalligini tartisan bir Arap-Musluman alemiyle bir yasam mucadelesi icindedir.

Bu mucadelenin askeri yolla -ordu karsisinda ordu- ile yapilamadigi bir devirdeyiz. Bu mucadele, dunya kamu oyunu da seferber eden, araya aslinda hic yeri olmayan Islamiyet –Yahudilik antagonizmini sokan, kuvvetlinin zayifi ezdigi havasini veren, ve caresiz, masum sivil Israillilere ve dunyadaki Yahudilere olum sacan ve dunyada kimsenin alisik olmadigi silah ve yontemlere yerini terketmistir. Daha dun Beer Sheva’da iki otobusun patlatildigina, 16 kisinin olumune ve 100 kadar yarali olduguna yeniden tanik olduk.

Bizler, bu yontemlere cevap vermege calisan Israil ordusunu ve de gunluk hayatimizi bu kadar yasanmaz hale getiren Filistin mucadele yontemi olan terorizmi, maalesef cok yakindan taniyor ve iztirabini cekiyoruz. Olaylarin ve sonuclarinin dunyaya, bu arada Turkiyeye ne kadar tek tarafli nakledildigini ve yorumlandigini gordukce, politik en kucuk bir tarafla ilgili olmadan, adeta isyan ediyoruz. Iki halkin bagimsiz olarak bu kucuk bolgede yanyana yasayamamalari icin mantikli hicbir sebep yoktur.

Israil o kadar kucuk bir ulke ki, basin o derece ozgur ve demokrasi o kadar sinirsiz ki, hicbir politik veya askeri etken, haberlerin Israil halkina gercek disi olarak ulasmasini saglayamaz. Evlerimizin, otobuslerimizin, lokanta ve eglence yerlerinin, okullarin, alisveris merkezlerinin, intihar bombalarina hedef olmasi, ikinci intifada’da binden fazla Israillinin ölmüþ olmasi, hayatimizi altust etmektedir.

Bunu onlemeye veya suclularini cezalandirmaya calisan devlet ve ordu, dis ulkelerden anlayisa degil, tenkitlere, suclamalara, topyekun protestolara maruz kaliyor. Bizler verilen mucadelenin, yasam mucadelesi oldugunu bildigimiz icin, “kasap” da dense, “nazi”veya “zalim” de dense, bugunku Israil hukumetinin basbakani Sharon’a (harp suclusu) gozuyle bakmiyoruz. Ustelik kendisi, cok buyuk olcude fikirlerini degistirmekte, pragmatik ve taviz verir bir politikaya gecmektedir, ve ne tuhaf ki en buyuk muhalifleri kendi partisi icinden cikmakatadýr. Uzulerek gordugumuz bir gercek, Israil askerinin, silahi ve teknolojisi elinde iken, ne yapsa, ne kadar dikkatli davransa, karsisindaki sivil halkin zarar gormesinin kacinilmaz oldugudur. Diger taraftan, Filistinli liderlerin, halklarina, butun sikintilarin Israilin isgalinden kaynaklandigini soylemeleri, dindar orgutlerin beyin yikamalari, egitim sisteminin cocuklarini Israil ve Yahudilerden nefret etmege egitmesi, cocuklarini ve hamile kadinlarini ateþe körükle gondermesi, isi busbutun karistirmakta, Israili dunyanin en gaddar ulkesi olarak gosterme cabalarina yaramaktadir.

Turkiyenin, Filistin mevzuundaki hassasiyetini bizler kadar kimse anlayamaz : Din kardesligi, bagimsizlik istedigini belirten bir millet, karsilarinda guclu bir toplum, ekonomi ve ordu, bunlarin yaninda olmasi normal olan geleneksel Turk alicenapligi ve merhamet hisleri.

Gercek odur ki, Israil halki, Filistinlilerden nefret etmege egitilmez, olen veya yaralanan Filistinli cocuk veya gencin ve ailesinin acisina ve uzuntusune asla kayitsiz degildir.. Karsi taraf, oldurdugu Israil askerinin veya sivilinin ceset parcalariyla ovunur ve çldürme sevincini þeker daðýtarak kutlarken, dünya, korunmak icin ayirma duvari ceken Israili kinamaktadir. Bu arada, Israil icinde teror kurbani sayisinýn % 90 azaldigi da gercektir. Dun olan intihar bombasi eylemleri, ayirma duvarinin insaatina henuz baslanmamis yerden olmustur. Ayirma duvarinin nereden gecmesi gerektigini herkes tartisir, fakat bugunku sartlarda, gecici fakat cok etkili bir korunma faktoru olduguna her Israilli inanmaktadir. Suclamalarin aksine, savunma duvari orme fikrinin, Sharon’a ait olmadigi, ondan onceki iktidardan kaynaklandigi pek bilinmez.

Filistinlilerin, ambulanslari, hastaneleri ,silah, patlayici madde ve terror unsurlarini gizlemekte kullanmasi, her turlu insani davranisa aykiri iken, sinir kontrollerinde trajik olaylar, guvenlik operasyonlari, kamera goruntuleriyle abartilarak Israili kucuk dusurmekte ve gaddar isgal ordusu olarak gosterilmekte. Bu cins terorle Israil nasil mucadele edecegini, vatandaslarini nasil koruyacagini, her gun yeniden dusunmek mecburiyetinde. Bu gunlerin bitmesini hepimiz candan istemekteyiz.

3-Turkiyede Yahudi karsitligi ve bizler:

Filistin Israil kavgasini, Turk basininin muayyen bir kesiminde , ozellikle Vakit, Yenisafak, Milli Gazete gibi gazetelerde, ve hatta gazetelerin en buyukleri arasinda zaman zaman, kamuoyuna yansitma sekli, bizleri son derece uzmektedir. Turkiyenin sadik ve kucuk (22000) kisilik Musevi Cemaatini, Israilin kendini koruma yontemlerine karistirmak isteyen ve onu hedef haline getiren etken, bugunku hukumetin gayriresmi sozculugune soyunmus gazeteler ve onlarda nesredilen, Israil ile ilgili bilincli dezenformasyon ve carpitmali yazilardir. Bunlarin mutlaka kesilmesi, en buyuk arzumuz ve ricamizdir.

Turk adaletinin, Hitler’i oven yazilar yazan, onu ve Bin Ladeni Yahudilerin kotulugunu ongormus basiretli liderler olarak gosteren yazarlari, “Yahudi hokkabazlari temizledi” diyenleri, Hahambasiyi muskul mevkide birakanlari, Turkiyenin dunyadaki giderek artan imajina zarar verenleri cezasiz birakmamasiný beklýyoruz.. Bunun Israil politikasini elestirmekle, soz hurriyetiyle, ilgisi yoktur.

Turkiyenin antisemit bir gecmisi yoktur, Musevi cemaati, ne gecmiste ne de simdi Turkiyeyi hicbir sekilde rahatsiz etmemistir, Turkiye OSCE (AGIT Avrupa Guvenlik ve Isbirligi Teskilati)’na uyedir ve belgelerinde imzasi vardir. AGIT antisemitizmi yasaklar ve mueyyidelerinin uygulanmasini ister. Bu gibi Yahudi karsiti yazilar, bir halk kesimini digerine karsi kiskirtmaktir ve de kanunlarla bagdasmaz. Filistinlilere zulum yapildigi bahanesiyle, Turkiyeyle dost olan bir ulkenin, secimle isbasina gelen basbakanina amansiz hakaretlerin fikir hurriyeti oldugunu kabul etmege imkan yoktur. Boyle bir suphe halinde, Turk Hukumeti Israilden izahat isteyebilir, fakat Turkiye Hahambasisini kucultme ve hakaret yoluyla hesap vermege, Sharon’u kinamaga cagirmak antisemitizmin kendisidir.

Bizim bildigimiz Turk milletine, bu yaklasim daima yabanci olmustur.

Cuma namazi cikisi Israil bayraginin yakilmasi olayi maalesef olagan bir görüntü olmuþtur. Bunu yapanlar rahatca evlerine donmektedirler. Bir yabanci ve dost ulkede bunu Turk bayragina yapmanin vehametini sadece dusunmek dahi hepýmizi rahatsiz eder. Israilin de duygularini hesaba katmak gerekmez mi?

Turk aydini ve savcilari, “Yahudilerin Avukati” durumuna dusmemek icen, Turk toplumuna media vasitasiyla pompalanan Yahudi aleyhtarligi konusunda, genellikle vurdumduymazlik icinde olmuslardir. Turkiye Musevi Cemaatinin tutumu ise, daima dunyada Turkiyenin dis imajina katkida bulundugu icen, simdi ona toz kondurmak istememesi ve durumdan sikayetci olmamasi, Turkiyeye olan sadakatinden ve Turkleri bilmelerinden kaynaklanir. Bu basin kesiminin hucumlari, Turk Musevilerine haksizlik ediyor ve kanaatimizce Turk kanunlarina gore suc isliyor. Israil ise, Turkiye Israil iliskilerine zarar vermemek ve bu gazeteleri meshur etmemek icin genellikle sesini cikarmaz.

Son zamanlarda, Israilin Kuzey Irakta Kurtleri Turkiye aleyhinde destekledigi, Guneydogu Anadoluda topraklar satinaldigi, Tevrata gore buyuk Israil projesinin Urfa ve Diyarbakirdan gectigi safsatasi devamli olarak ileri suruldu. Bunun yalan oldugunu bilenler seslerini pek cikarmadi. Turk resmi Tapu Kadastro verileri, bu yalanlari ortaya cikarmistir. Kurtleri Turkiyeye tercih etmesi icin Israilin akliselimini kaybetmis olmasi gerekir.. Zararli ve suc olusturan yazilarla Vakit’in tutumunu kinayan degerli Turk basini mensubu yazarlara, gazetede ( Yahudi Usagi) denerek her gun zehirli tepkiler yayinlaniyor. Gonul ister ki bunlar sona ersin.

4-Sayin Turkiye Basbakani ve simdiki yonetimini bizler Turk milletinin demokratik bir secimi olarak algiliyoruz. Ýktidara geldikleri gundenberi, Turkiye icin olumlu adimlar attiklarini, basiretle is gorduklerini goruyoruz.

Avrupa Birligiyle uyum amaciyla Turkiyenin yaptiklarini butun dunya izleyip takdir ediyor. Bu iktidarin, Israil ile Turkiye arasindaki iliskileri kuvvetlendirdigini biliyor, ve takdir ediyoruz.

Mayis ayinda Sayin Erdogan’in Israili “Devlet Teroru” ile suclamasini bizler de uzuntuyle karsiladik. Kendilerine ayni uzuntu icinde ve saygiyla gorusumuzu ulastirdik .Bunu “dost aci soyler” Turk atasozu anlaminda algiladigimizi da ifade ettik. Bu ifadesiyle, Sayin Basbakanin, Turkiyede kamuoyunun bir kismini teskin etme amaci guttugunu tahmin ediyoruz. Ayni basbakan, 15 Kasimdan sonra Hahambasiyi ziyaret etmis bir Basbakandir. Yurt disi ziyaretlerinde, Turkiye Musevi Cemaatine sahip cikmistir. Bunlari biliyor ve takdirle karsiliyoruz.

Gonul arzu eder ki, Sayin Turkiye Basbakani ve Disisleri Bakani, yogun calismalari arasina, ilk firsatta, bir Israil ziyaretini de dahil etsinler. Ziyaretleri bizlere onur verecek ve burada kendileri buyuk ilgi ve saygiyla karsilanacaklardir.

5- Turkiye’den beklentilerimiz :

Turkiyenin, yalan ve provokatif Yahudi karsiti kampanyalar karsisinda herseyden once Turkiyeye zarar verdigi artik belli olan bu egilimi durdurmak uzere, savcilarinin dikkatini cekmesini, kotu amaclar pesinde orgutlenenlerle mucadelesini arttirmasýný bekliyoruz. Boyle bir tutum, dunyadaki Yahudi kamuoyunun Turkiyenin davalarinda destekci olmasinin devami bakimindan da onem tasir.

Bizler, Turkiyenin, Israil-Filistin problemini halletmekte en etkili faktorlerden biri olabilecegine inaniyoruz. Cunku Turkler Yahudi dostudur, Turkler terorun ne oldugunu bilirler, Turkler ayni zamanda musluman Filistinlilerin haklarini da gozardi etmezler, Turkler, Israilin mevcudiyetini tehlikeye koyacak bir hal caresini hicbir zaman dusunmeyecektir. Turkiye 70 milyonluk ve Ortadogunun en kuvvetli ulkesidir.

Toprak, isgal, bunlar Araplarla Israilin devameden kavgasinin sebebi degil, sonucudur. Baris olunca ne isgal, ne de toprak davasi kalacaktir. Sadece ve maalesef nefrete egitilmis bir neslin barisi kuvveden fiile gecirmesi, hislerinden arinmasi zaman alacaktir. Israilde iktidarda kim olursa olsun, halkinin baris ozlemi asla degismez. Filistinliler, anlasilmasi zor bir Arafat saplantisiyla, yeni ve genc bir lider grubuna sans tanimiyor, kendilerine yemek, saglik saglayan koktendinci Hamas ve Islami cihadlarin pesinden gidiyor. Turkiye bu sureci degistirebilir, Turk din adamlari, Islamiyetin intihar ve nefrete musaade etmedigini anlatabilirler. Gerek Israil ile gerek Filistin ve bolgenin diger devletleriyle dostluk iliskileri icinde bulunan Turkiye, bolgeye barisin gelmesinde cok etkili olabilecek bir guctur. Bunun icen, beyanatlarinda Turkiyenin dengeli olmasi bizim en buyuk arzumuzdur.

Israil, caliskanligiyla, yasama azmiyle , zekasiyla ilerlemege devam ederken Filistinlilerin surunmesi va arada buyuyen duzey farklari elbet barisi yaklastirmaz. Israil ile komsuluk ve baris icinde bir arada yasam, Filistinlilerin en gelismis ve mureffeh bir Arap ulkesi haline gelmelerinin tek ve en akillica yoludur. Bunu onlara sadece Turkiye anlatabilir.

Turkiyeden bir baska beklentimiz, iki ulke halki arasindaki yakinligin karsilikli spor ve kultur etkinlikleriyle, sanatci, ogrenci ve arastirici degisimiyle bugunku duzeyin de ustune cikarilmasidir.

Degerli Turk parlamenterleri,

Turkiyenin Israildeki imaji, politikanin, devletler arasi iliskilerin, menfaatlerin cok daha otesindedir ve gorulmemis derecede olumludur. Bizler yillardir devam eden calismalarimizla, buna katkida bulunmus olmanin gururunu tasiyoruz. Bu imajin hicbir sekilde golgelenmemesi, ve Turkiye’nin Israil icin en onemli bir stratejik dost olmaya devam etmesi, biz Israildeki Turkiyelilerin en buyuk amacidir. Israil halkindan 300000 kisi Turkiyeyi her yil ziyaret eder. Turk dili, muzigi, yemegi, karakteri, misafirperverligi, modernligi, bati ulkelerinden farksizligi, Israillinin Turkiyeye duydugu hislerin sebebidir.

Bir de cok onemli bir sebep : Turkiye’nin Israilde gorevli –gecmisteki ve ozellikle simdiki- diplomatlari.

Bu Turk disisleri gorevlileri, Turkiyeyi Israilde en olumlu sekilde temsil ediyorlar ve hurmet uyandiran gorev anlayisi icinde biz buradaki Turklerle ve Israillilerle en iyi sekilde kalici baglar kurabiliyorlar. Onlarin, bu ulkede olan bitenleri cok yakindan izlediklerinden ve Israil ile ilgili haberleri ve gelismeleri Turkiyeye gercek sekilleriyle ulastirdiklarindan tamamiyle eminiz.

Onlara huzurunuzda tesekkur ediyoruz.

Hepinize dikkatiniz icin tesekkur eder, bu ziyaretinizden iyi izlenimlerle donmenizi dilerim.