Washington Haber Forum-Washington News Forum

Friday, July 10, 2009

Türklerin Öz Yurdu Doğu Turkistan ve Emperyalizm-Tuğrul Keskingören



Bugün Turkiye'de bir kimlik sorunu oldugunu iddia edenler, saniyorum ki bu sorunun, Türk kimligine yönelik bir sorun olduğu gercegini artik kabul ederler. Zenci olarak tanimlanmak icin, yanlizca insanin derisinin siyahi olmasi ön koşulunu da ortadan kaldirmis oluyoruz böylece. Turkiye’de solcu, sağci, ülkücü, marksist, Islamci Turklerin bir coğu zenci Turklerdir. Turkiye’deki Beyaz Türkler ise Türkiye'yi yöneten, Turklere kim olduğunuzu öğreten, kimlikleri şekillendiren, konjonktur gereği darbe yapip, daha önceden listeleri hazirlarmis isimleri asan, “Bizim çocuklar”dır.”

YAZININ DEVAMI ICIN:

ACIKISTIHBARAT.COM

Tuesday, July 07, 2009

Obama ile Medvedev neden Karabağ`dan konuşmadılar?

Obama ile Medvedev neden Karabağ`dan konuşmadılar?

Elhan Şahinoğlu

“Atlas” Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı

ABD Cumhurbaşkanı Barak Obama Rus meslektaşı Dmitri Medvedev`le bir çok konunu ele aldı. Yarım saat için planlanan görüş saat yarım uzandı.
Cumhurbaşkanları saat yarımda Yukarı Karabağ sorununu ele aldılar mı?
Obamanın Rusyaya resmi gezisinden önce Cumhurbaşkanların Yukarı Karabağ sorunuyla ilgili fikir alış verişinde bulunucakları ihtimal ediliyordu. Medvedevin birkaç gün önce Bakü`ye yaptığı ziyaret de müzakere ihtimalini artırıyordu. Azerbaycan Dışişleri Bakan Yardımçısı Araz Azimov daha önce gazeteçilere verdiği demeçte ABD ve Rusya Cumhurbaşkanlarının Yukarı Karabağ sorununu görüşmek için gerekli koşulların oluştuğunu dile getirmişti.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül`ün Obamanın Rusya ziyaretinden bir gün önce kendisiyle telefon konuşması da Karabağ konusunun Moskovada ele alınacağına ümitleri artırıyordu. Gül Obamayla telefon görüşmesinde Yukarı Karabağ sorununun çözümünün bölge için önemli olduğunu hatırlatmıştı. Böylece, Gül Karabağ sorununun çözümünde Obamanı daha faal olmağa ve konunu Medvedevle görüşmeğe heveslendirmek istiyordu. Ankaranın amacı belli. Karabağ sorunu 5 bölgenin boşaltılmasıyla ilkin çözüm aşamasına girmeli ki, Türkiye Ermenistanla diplomatik ilişki kurarak sınırları aça bilsin.
Buna rağmen, Obama ile Medvedev arasındaki görüşte Karabağ konusunun ele alınmasına ilişkin somut bir bilgi yok.
Obama Moskova ziyareti öncesinde Rus İTAR-TASS Ajansının sorularını yanıtlamıştı. Obama Moskovada ele alacağı konular içinde, nükleer başlıklar, Afganistan ve Gürcistanın adını çekse de, Karabağla ilgili bir şey söylememişti.
Obama ile Medvedev görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenlediler. Yine aynı konulara değindiler. Karabağ ne Cumhurbaşkanların açıklamalarında, ne de gazeteçilerin sorularında yer aldı.
Büyük devletlerin liderleri zirve görüşlerinde sorunun çözümüne yakın olan konuları görüşmek isterler. Mesela, ABD ile Rusya nükleer başlıkların azaltılmasıyla ilgili yıllardır görüşmeler yapıyorlar. Bu konuda iki devlet nihayi anlaşmaya yakın. Medvedev Afganistan konusunda da Obamaya yardım vadi verdi. Bundan böyle Amerikan uçakları asker ve teknik malzemelerin Afganistana taşınmasında Rus hava mekanından kullana bilecekler.
Gürcistan konusunda fikir birliğine varılmadı. Medvedev Abhazya ve Güney Osetyanın “bağımsızlıklarını” destekleyeceğini, Obama ise Gürcistanın toprak bütünlüğünden yana olduklarını söyledi. Buna rağmen, Obama Gürcistanın toprak bütünlüğü konusunda direnmedi. Çünki, Obama farklı konularda Medvedevle anlaştığından Gürcistana göre, ilişkileri zora sokmak istemedi. Zaten Rusya Gürcistanın topraklarını ele geçirmiş, Batı da eleştirilere rağmen, bunu kabul etmiş gibi görünüyor.
Obama Karabağla ilgili Medvedevle fikir alış verişinde buluna bilerdi, sadece bu Kremlinin çıkarlarına uygun değilmiş. Rus Dışişleri Bakanlığı birkaç gün önce yayınladığı bildiride Yukarı Karabağ sorunuyla ilgili Azerbaycan ve Ermenistana dışarıdan baskılara Moskovanın karşı olduğunu açıklamıştı. Bu Moskovanın ABD`nin sorunun çözümüne uzak durması isteği anlamına geliyordu.
Kremlin Güney Kafkasyaya baskılarını her geçen gün artırıyor. Rusya Ermenistanla politik ve askeri stratejik ilişkiler içinde, Gürcistanı bölmüş, Azerbaycanla doğalgaz anlaşması imzalamış ki, gelecekte Nabucco projesinin karşısını alsın. Moskova bu gidişatla Yukarı Karabağ sorununun çözümünü de inhisara alıyor. En enteresanı münakeşe iştirakçılarının da Moskovanın inhisarını kabul etmeleri. Böylede Kremlin Karabağ sorununun çözümünü neden Vaşinqtonla görüşmeli ki, gelecekte ABD`nin de bölgede rolünün artmasına kendi eliyle yaşıl işık yaksın?

Sunday, July 05, 2009

WASHINGTON'DA RENKLI DEVRIMLERIN YENI OPERASYON MERKEZI: TURKISH CULTURAL FOUNDATION




Saturday, June 27, 2009

Washington'da Bir Portre: ALI KOKNAR

Etnik koken olarak Turk olmayan Ali Koknar Guney Afrika'da bulundugu donem icinde irkci Apartheid basbakani Frederik Willem de Klerk hukumeti ile iliskileri var miydi?

Irkci Guney Afrika hukumetinin 1969 yilinda kurdugu ANC'yi, zencileri izleyen, iskence yapan, ve olduren Devlet Guvenlik Burosu (South African Bureau of State Security: B.O.S.S.) ile Ali Koknar'in nasil bir iliskisi mevcuttu?

Ali Koknar nicin Nelson Mandela iktidara geldikten sonra Guney Afrika'dan ayrilmak zorunda kaldi?

Ali Koknar ozgurlukcu Nelson Mandela iktidarinin ardindan nicin Houston, Texas'a geldi ve nasil Turkiye Cumhuriyeti'nin Houston eski konsolosu ile evlendi.

Ali Koknar'in Islam dusmani Stevene Emerson ile iliskileri nedir?

Ali Koknar FBI calisani Kimberly ....... ile nicin ve nasil gorusmektedir?

Washington'da Turkish Cultural Foundation (Turk Kultur Vakfi) nicin kurulmus, finansmani nereden saglanmaktadir?

Ali Koknar'in Muhafazakar Musevi dusunce kurulusu WINEP ile olan iliskileri nedir?

Turk Amerikan Dernekleri Asemblesi direktorunun 28 Subat doneminde Islamci ogrencilerin fislenmesinde bir rolu olmusmudur?

CIA ve MOSSAD'in Washington'daki Turk dernekleri ve lobi kuruluslari icindeki rolu nedir?

MIT, TSK ve Emniyet Genel Mudurlugu, nicin Ali Koknar'a mesafeli duruyorlar?


AYRINTILARI ILE YAKINDA.....

Friday, June 26, 2009

BÖLÜCÜLÜĞE ÇÖZÜM - Süleyman ÇELEBİOĞLU

BÖLÜCÜLÜĞE ÇÖZÜM
Süleyman ÇELEBİOĞLU

suleymancelebioglu@mynet.com


Geldiğimiz noktada,Kürt sorununun çözümünde “tarihi fırsat” söylemleri çok dile getirilir oldu.”Son şans”,”artık barış olsun”,”akan kan dursun” şeklinde propagandalar aldı yürüdü.Oysa,Kürt sorunu diye adlandırılan sorun asıl olarak,haklar açısından çözülmüştür,küçük sıkıntılar olabilir,zaten sıkıntılar hiçbir konuda bitmez.Kültürel konular da önemli bir kısıtlama da kalmadı,artık devlet televizyonu Kürtçe yayın yapıyor.

Türkiye’de Kürtler ve Türkler şeklinde iki millet yok,Kürtler ve Türkler, bin yıllık birlikte yaşamanın verdiği güç ile birlikte kurtuluş savaşı verdiler ve Türk Milletini oluşturdular.Bu tarihsel gerçeği temel alarak,her etnik kökenden yurttaşımızı kardeş kabul ederek,ırkçı terörü ve ABD’nin bölme planlarını boşa çıkarmalıyız.Zaten,İki millet iddiaları,emperyalizmin ortaya attığı yıkıcı iddialardır.Türk milleti,Türk kökenli olmayı ifade etmez,etnik kökenine bakmadan milleti ifade eder.Bu tüm milletler için aynıdır,milletler böyle oluşur. Her milleti bir ırka göre düzenleme iddiası ise,ırkçılıktır. Bu yaklaşımla tüm dünya birbirine girer,zaten ABD-AB etkisine giren hedef ülkeler de iç kargaşa bitmiyor,Yugoslavya’nın parçalanması sadece bir örnektir.Ülkemiz ise yaşadığımız bir öerektir.

ABD,etkisinde bulunan çevreler,Kürtler ayrı bir millet olarak,ayrı bir devlete sahip olmalı diyorlar,bu Türkiye’yi parçalama planıdır.Yunanistan’da bulunan Türkler örnek veriliyor,bu kıyaslama çok yanlış,Yunanistan’da bulunan Türkler,Yunanlılarla kaynaşmış durumda değil,Yunanistan Osmanlı Devleti’ne karşı isyan ile yani Türklerle savaşarak kurulmuştur zaten.Yunanistan’da bulunan Türkler azınlık durumundadır.Benzeri durum Bulgaristan Türkleri için de geçerlidir.Sovyetler Birliği döneminde,Türk Devletleri de farklıdır.Sovyetler Birliği’ni oluşturan devletler(Türk Devletleri de dahil)diğer devletler ile ayrı,ayrı Sovyet cumhuriyetleri olarak,merkezi bir devlet çatısı altında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ni oluşturuyorlar.Bu yapı içinde, özerlik, otonom… değişik örgütlenmeler de vardır.Türkiye’de bir Kürt Devleti planına örnek oluşturmaz.Çünkü bu ayrı Sovyet devletleri Ruslarla bir millet oluşturmamışlardır.

Bölücü kesimin temel isteklerinden biri de,”anadilde eğitim” şeklinde ifade edilen,Kürtçenin belli bir bölgede eğitim ve resmi dil olması isteğidir.Bu da,bölme planının bir parçasıdır,eğitim resmi dil olan Türkçeden başka dilde olursa iki devletin temeli atılmış demektir.Türkiye’de Türkçeyi ikinci plana düşürecek her adım bizi felakete götürür.Türk milletinin anadili Türkçedir.Kürtçe,öğrenilebilir,resmi olarak değil ama halk içinde kullanılabilir,anacak resmi dil olması doğru değildir.

Atatürk Türk Milletini “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir” diyor(Atatürk’ün yazdığı Yurttaşlık Bilgileri,Cumhuriyet Kitapları,s:13).Kürtler,Türkiye’de azınlık değil,milletimizin bir parçasıdır.

ABD’nin Türkiye’yi bölme planının bozulması için:

*Toprak ağalığının ortadan kaldırılması ve her türlü ortaçağ kalıntısının temizlenmesi zorunludur.

*ABD güdümünden ve AB kapısından kurtulmak gerekir.Türkiye’yi bölünme noktasına getiren en önemli etken AB’ye girme uğruna verdiğimiz tavizlerdir.

*Terör ve bölücülüğe özgürlük vermemek ve egemen bir devlet olduğumuzu ortaya koymak.

*Bölge ülkeleri ile yapılacak ittifak ile Irak’ın toprak bütünlüğü mutlaka sağlanmalıdır,Irak bölünürse,Türkiye’de bölünür,Suriye’de bölünür,İran’da bölünür.Bölge birbirine girer.ABD-AB ile işbirliği yapan kesimin kafasından Kürt Devleti umudunun yıkılması gerekir.Sarsılmakta olan bir ABD’nin bunu başarma şansı zaten yoktur,sadece,bölgeyi felakete sürükleyebilir.Türkiye’nin ekonomik ve siyasi olarak yükselmekte olan,Avrasya ittifakı seçeneği de vardır ve bu büyük bir güçtür.

Bölgemize barış,bölge ülkelerinin ittifakı ile gelebilir.

Sunday, June 07, 2009

LÜBNAN'DA İRAN KAYBETTİ... Deniz Tansi

Deniz Tansi

Haziran 2009 Pazar günü yapılan genel seçimlerde, İran-Suriye destekli Hizbullah önderliğindeki 8 Mart koalisyonu, Reuters'e göre kaybeden taraf oldu. Kazanan 14 Mart ittifakının arkasında ise, aynı haberdeki yorum çerçevesinde, ABD, Suudi Arabistan ve Mısır bulunuyor.

Reuters, "Hezbollah and allies lose Lebanon vote", June 7, 2009. http://www.reuters.com/article/newsOne/idUSTRE55609720090607

Bir anlamda Ilımlı Sünni Arap rejimleri, ABD eksenindeki siyasal işbirlikleriyle, Lübnan'ın "Hizbullahistan" olmasını engellediler. Lübnan'da, 8 Mart ve 14 Mart ittifakları, sadece dinsel ya da etnik bağlarla değerlendirilmemelidir. Sözgelimi, Hizbullah önderliğindeki 8 Mart'ın içinde Hristiyan gruplar da vardı. Michel Aoun Hristiyan gruplar içinde en dikkat çekenlerden biri olarak gözüküyordu.
Mayıs 2008'de Hizbulah'ın Beyrut'a girdiği darbe organizasyonunda, bastığı binalardan birisi de, 14 Şubat 2005'te suikast sonucu öldürülen Refik Hariri'nin oğlu Saad Hariri'ye aitti. Saad Hariri, basına verdiği demeçte, 128 sandalyeye sahip Lübnan meclisinde, 14 Mart koalisyonunun 68 sandalye kazandığını ifade etti. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, diğer siyasal gruplar, 1990'da imzalanan Taif antlaşmasından sonraki süreçte, kademeli olarak silah bırakırken, Hizbullah bırakmadı. Böylece Güney Lübnan'da "devlet içinde devlet" anlamına gelen Hizbullahistan'ın varlığı, siyasal-toplumsal bir antite haline geldi. 7 Haziran'da Hizbullah siyasal hedefine ulaşsaydı, bütün Lübnan Hizbullahistan haline gelecekti. Geçen yazımızda bunu belirtmiştik.
Diğer siyasal gruplarla rekabetinde, silahlı kanadı olduğu için haksız rekabet yaratan ve ülkenin belli bir bölgesini, önceki paragraflarda belirttiğimiz üzere, "devlet içinde devlet" haline getiren Hizbullah, ülke içi ve dışında gerilimi arttırabilir. Şöyle ki, İran'ın bölgedeki iddialarına koşut olarak, kotalı Lübnan siyasal sisteminde başbakanlığı elinde bulunduran ve bulunduracak Sünni ağırlıklı hükümete ve dışarıda İsrail'e karşı daha saldırgan hale gelebilir. Bir başka boyutta ise, nasıl Hamas Haziran 2007'de, tüm Filistin'i yönetemeyeceğini kavradığında, Gazze'yi Hamasistan haline getirdiyse, Hizbullah Güney Lübnan'ı belirttiğimiz zeminde fiili bir Hizbullahistan haline getirebilecek önlemler alabilir. Bu Lübnan otoritesini temsil eden tüm resmi kurumların reddedilmesi, Lübnan ordusunun bölgeden dışlanması anlamına gelir. Bu da İsrail'in bölgeye askeri ilgisini arttırması mealindedir.
3 Haziran 2009'da Kültür Üniversitesi'nde bir akademik toplantı için konuşmaya gelen, İsrailli eski diplomat ve müzakereci, halen İsrail parlamentosuyla, İsrail savunma bakanlığında üst düzey danışmanlık yapan Oded Eran'a bir soru sordum. Soruda, Hizbullah ağırlıklı koalisyon kazanırsa, İsrail'in "önleyici vuruş" yapma olasılığını gündeme getirdim. Cumhuriyet'te de yayınlanan yanıtında, Hizbullah kazandığı takdirde "sorumlu davranacağı"nı tahmin ettiğini söyledi. Oysa Hizbullah kaybetti. Ve kaybeden Hizbullah, yaralı bir aslan gibi sağa sola saldırabilir.
İran'ın mevzi kaybetme endişesi, Suriye'nin Lübnan'daki siyasal etkisini kaybetme tedirginliği, ülke içinde silahlı bir gerilimi tetikleme olasılığını kuvvetlendirmektedir.
Bir başka zeminde ise, İran'ın Lübnan'da kaybetmesi, Ortadoğu'daki hesaplarını, daha fazla şiddete yönelerek gündeme getirmesine vesile olabilir. ABD ve Ilımlı Arap rejimleri, şimdilik kazanmış gözükmektedir. Ancak Lübnan'da "devlet içinde devlet" durumu devam ettikçe, devletin birliğini kazanmak bir hayli zor gözükmektedir.
Lübnan'da kurulacak hükümetin, Hizbullah'ı silahsızlandırma başlığında, neler yapacağı merak konusudur.
İsrail ise, istim üstünde beklemektedir.

Friday, May 22, 2009

Baki Ilkin ve Ergenekon



Baki Ilkin, 12 Eylul doneminde darbeci Kenan Evren'in ozel kalem muduru olup, bu donemde idam edilen solcu ve sagci genclerin dosyalarini guvenlik konseyine tasiyan burokrattir. Gladyo'nun Turkiye yapilanmasinda, Rauf Denktas'in CIA destekli Annan Plani ile tasfiye edilmesinde rol alan, ulusalararasi kapitalizmin ve emperyalizmin destekcisi Kemal Dervis'i, rahmetli Bulent Ecevit'e tavsiye eden kisidir. Disisleri bakanligindaki Amerikanci Gladyo'nun en onemli ayagidir. Ibret verici videoyu izlemenizi tavsiye ederiz:

http://www.dailymotion.com/video/x9418z_ergenekonun-dyyiyleri-fiylemesi_news

Sunday, May 03, 2009

OBAMA ORİYENTALİZMİ - Buğra Atsız

OBAMA ORİYENTALİZMİ

Buğra Atsız

3 Mayıs 2009, Kanada


“Şimdi bizden beklenen yeni bir mes’ûliyet dönemidir---her Amerikalı artık kendimize, milletimize ve dünyaya karşı olan görevlerimize kerhen değil, güç bir göreve kendimizi karakterimizin icab ettirdiği ve mâneviyâtımızı tatmin edecek daha üstün bir nesne yokmuş gibi şevkle sarılmamız gerektiğini takdîr etmelidir”.

Bu sözler Obamanın dünyânın televizyonlardan tâkib ettiği yemin töreninden hemen sonra Amerikalılara hitâben söylediklerinin son paragrafından alınmıştır. Bakınız http://spectator.org/archives/2009/01/21/obamas-responsibility

Obama gene 18 mart 2009da AIG [American International Group] isimli sigorta şirketini 85 milyar dolarla kurtarma operasyonu sırasında Kaliforniya Eyâletinin nüfûsu 200.000 kadar bile olmayan Costa Mesa kasabasında yaptığı bir konuşma esnâsında da “Bakın. Ben Başkanım. Mes’ûliyeti de ben üstleniyorum” dedi. Bu şirket milyarlarca doları cebellezî ettikten sonra gözden ırak, gönülden ırak fehvâsınca ve devekuşunun kafasını kuma gömmesi misâli bir kere adını American International Underwriters’e [AIU] değiştirmiş, fakat işe yaramadığını anlayınca adını ikinci defa değiştirme aşamasına gelmiştir. Sebeb ve yeni isim henüz belli değildir.

Bu tutum buraya kadar elbette takdîr edilecek bir tutum, zirâ sorumluluğu üstlenmemiz gerek demek ve sorumluluğu üstlenmek tutarlı bir davranış tarzı göstermek demektir. Obamanın kendi seçip belirli mevkîlere getirdiği personelin hatâlarından da sevâplarından da eninde sonunda gene Obama sorumludur. Ama bir konu var ki, Obama o konuda ne içeride ne de dışarıda iyi not almaktan çok uzakta bulunmaktadır. O konu öyle kolayca ört bas edilmesi mümkün olmayan işkence konusudur. Kimseyi incitmeme ve lâf ebeliği husûsunda (!) diğer milletlere nal toplattıran Amerikalı dostlarımız işkenceye de kitabına uygun bir lâf uydurarak ‘enhanced interrogation method’ (geliştirilmiş sorgulama metodu) demektedirler, hani körlere kibar olmak için ‘görme engelli’ dendiği gibi.

Obama ve takımı önceleri bu konudaki andıçların umûma açıklanmaması gerektiğine karâr vermişler, akabinde fikir değiştirerek Bush ve onun hukûk danışmanlarının yazışmalarını kamuya iletmekte bir beis görmemişlerdir. Bunun arkasından genel isteğe cevap olarak Obama andıçlardan elde edilen sonuçları araştırmak için bir komisyon kurulmasına ihtiyâç olmadığını söylemiş, ama bir iki gün içinde tekrâr fikir değiştirerek konuyu incelemesi için Cumhûriyet Başsavcısını vazîfelendirmiştir. Demokratların çoğunluğu meselenin araştırılmasını ve adâletin yerini bulmasını istemekteler. Cunhûriyetçiler ise konu yeterince açığa çıkmıştır, suçlamaları bir kenara bırakalım ve ileriye dönük hareket edelim demekteler. Obama da ülkenin ekonomi, eğitim, çürümeye yüz tutmuş bir altyapı, Irak, Afganistan gibi problemleri varken geçmişle niye uğraşıp vakit kaybedelim havâsındadır. Ne var ki Pandoranın kutusu artık açılmış, bütün kötülükler dışarı saçılmış ve kutunun dibinde sâdece ‘ümit’ kalmıştır.

Obama ilk iş Amerikanın imajını düzeltmeye yönelik olarak bir işkence merkezi hâline gelmiş olan Guantanamo hapihânesinin kapatılmasına karâr vermiş, ama CIA tarafından kânûna aykırı olarak ve gizlice ihdâs edilmiş olan hapishânelere dokunmamıştır. İşkence konusundaki belgeleri ortaya dökmüş, hattâ başkanlığının 100. gününü tamamlaması sebebiyle 29 Nisânda yaptığı basın toplantısında da sorulan bir soru üzerine ‘waterboarding’ tâbir edilen ve tutuklunun elleri ayakları bağlandıktan sonra ağzına ve burnuna su boşaltılarak boğulma hissi uyandırılan ve ölüme kadar varabilecek sorgulama usûlüne de “Bunun işkence olduğuna inanıyorum” demiştir, (http://www.washingtonpost.com/wpdyn/content/article/2009/04/30/AR2009043000016.html) ama o övüp göklere çıkardığı demokrasinin kendisine tanıdığı imkânlardan istifâde ederek suçluların mahkemeye verilmesi konusunda çekimser tavır takınmıştır, halâ da takınmaktadır. Burada hatırlatmak lâzım; Amerikalılar 2. Dünyâ Harbi bitiminde aynı yöntemi Amerikalılara karşı kullanan Japonları îdâm etmişlerdi. İşkence emri verenler, velev ki bunlar Bush veyâ Cheney olsunlar cezâ görmedikleri takdîrde bu yol olur, ileride tekerrür ederse söyleyecek söz kalmaz diyenlere kulak tıkamaktadır. Ayrıca işkence hem medenî devletlerin kendi hukûklarına göre, hem de uluslararası hukûka göre suçtur. İsteyenler Cenevre Anlaşmasının 3, 13, 17, 87 ve 130uncu maddelerine bakabilirler. Üstelik suçluları cezâlandırmamak da suçtur. Bunu ben değil, yayın organlarına çıkan Amerikalı hukûkçular söylemektedirler. Zâten suçluların tâkibâtı Obamanın iki dudağı arasından çıkacak bir söze bakan bir husûs değildir, Adâlet Bakanlığı görev sahâsına girmektedir. Eğer bu bakanlık en kısa zamânda bu meseleyi hâlletmek için harekete geçmezse Obama her icraattan sorumlu olma sıfatıyla suç işler duruma düşecektir.

5 Şubat 2009’da Obamanın Millî Güvenlik Danışmanı sözcüsü Ben Chang Obama yönetiminin Darfurda işlenen suçlarla ilgilenen Uluslararası Cezâ Mahkemesini desteklediğini söylemişti. İllâ ve lâkin suçlular Bush ve yönetimi, CIA ve Amerikan Ordusu personeli gibi Amerikalı olunca Obama havaya bakıp ıslık çalmaktadır.

Amerikan Anayasa Hakları Merkezi Müdürü Vincent Warren da “Obama yönetimi El Beşîr’in işlediği insanlık suçlarından dolayı cezâlandırılmasını isterken ve hakkında tevkif müzekkeresi çıkarılmasını desteklerken başta Donald Rumsfeld olmak üzere işkence emri veren sâir Amerikalı yöneticilerin Amerikan mahkemeleri tarafından yargılanmaları husûsuna sessiz kalmak çifte standarttır. Elbette Darfurda işlenen suçlarla Bush yönetiminin işlediği suçlar kıyâs edilemez, ama suç suçtur ve ister Hartumda, ister Belgradda, ister Gazada, ister Washingtonda işlensin, suçlular yakalanmalı ve cezâlandırılmalıdırlar” demiştir.

Harvard’dan me’zûn bir hukûkçu olan Obamanın olan bitenin kânûnî yönünü bilmiyor olması imkânsız gibi gözüküyor. Bütün bu olup bitenler bana biraz da Amerikalıların kendilerini beğenmişliklerinin bir ifâdesiymiş gibi geliyor. Ivy League eliti mentalitesi. “Ey dünyâ, işte özür diledik, sorumlu davrandık, hadi bakalım, herkes işine!” davranışı. Yâhut “Ben yaptım, oldu, ne olmuş yâni?” meselesi. Obama eğer ülkesini son sekiz yıllık kâbûstan uyandırıp selâmete çıkarmaya niyetli değilse, o zamân Bush ile Obama arasındaki fark ne? Nerede o seçimi kazandığı gece attığı “Yes, we can!” na’raları?

Bütün bunlardan bana ne demeye kimsenin hakkı yok. Çünkü her zaman olduğu gibi şeytân teferruâtta gizli. O teferruât Obamanın çok sempatik, güleryüzlü, selefinin aksine konuşmasını bilen iyi bir hatip, iyi bir baba vs. olması. Ama bütün bunlar bir imajdan ibâret. Kitlelere hitâb eden bir imaj. Eğer o imajın arkası somut icraatlarla doldurulmazsa, o yaratılmış olan imaj bir miraja, serâba dönüşebilir. Kendisine hürriyet ve demokrasi havârisi statüsünü lâyık gören bir milletin işlenen suçları ortaya çıkardığı gibi zâten bilinen suçluları da ortaya çıkarıp cezâlandırması gerekmektedir. Washington’dan itilip yuvarlanmaya başlayacak olan top Cheney’nin tekerlekli iskemlesinin lâstiğini patlatabilir, Condi’nin pantolonlarının ütüsünü bozabilir, hattâ ve hattâ Bush’un Crawford, Texas’daki evinin çimlerini ezebilir. Bunların hiçbiri olmadığı takdirde dünyâ Amerikayı halâ içine sıcak hava basmakla meşgûl olan bir gaz balonu olarak görmeyi sürdürecektir. Alışılagelmiş olduğu üzere Obamanın yaptığı ve yapmaya çalıştığı ve benim de takdîr ettiğim diğer işler sanki olmamış mu’âmelesi görecek ve bir çuval incir berbâd olacaktır. Umarım olmaz.
Bir de o zamân Türkiyeye ve bir Türk olarak bana Obamaya şu soruyu sorma hakkı doğacaktır: “Sen son sekiz yıllık târihinle yüzleşmeye korkuyorsun, ama beni ziyârete geldiğinde bana kendi evimde doksanbeş yıl önce olan olaylarla yüzleşmemi tavsiye ediyorsun. Buna hak kazanmak için önce kendi evinin önünü süpürmen gerekmez mi?”
Bu soruyu ben sorarım da Türkiyede politikacılar arasında ve bir baskı unsuru olması gereken basında bu soruyu soracak, bırak sormayı, düşünecek adamı göremiyorum. Onlar daha yeni dışişleri bakanının sakalı sünnete uygun mu, yâhut Hâdise kızımız “Dümtek”lerken sağa mı, yoksa sola mı daha iyi şıllık atmaktadır merhalesindeler.
Oriyentalizmin ne demek olduğunu da Edward Sa’îdi tanıyanlar, tanımayanlara anlatsınlar.

Wednesday, April 29, 2009

Amerikan Turancilari Columbia Universitesinde Toplaniyor - Mayis 16

Azerbaijani American Council
Azerbaijan Society of America
Assembly of Turkish American Associations
Center for Energy of the School of International & Public Affairs (SIPA)
of Columbia University

Cordially invites to

The First Pax Turcica Conference

One-day scholarly conference on Turkic World, with panels on common identity, energy diplomacy/geopolitics and society and grassroots

Dedicated to the 91st anniversary of Azerbaijan Democratic Republic (ADR)
the first democratic and secular statehood in the Turkic & Muslim Wor

Columbia University
Schapiro Center, Davis Auditorium
New York
Saturday, May 16, 2009
9am - 5pm

for schedule and panels please check:
http://paxturcica.com

Tuesday, April 28, 2009

KÜRESELLEŞME: YOKSUL DAHA YOKSUL Cihan Dura

KÜRESELLEŞME: YOKSUL DAHA YOKSUL

Cihan Dura

Cuma, 24 Nisan 2009


İleri ölçüde soyutladığımızda, küreselleşme (globalleşme) bir yoğunlaşma, sıklaşma olarak görülür bize. “Toplumsal ilişkilerin dünya çapında yoğunlaşması” olarak (A. Giddens), tüm merkezleri birbirine bağlanmış, “tek birime dönüşmüş bir dünya” olarak görülür. Somut olarak baktığımızda ise küreselleşme, Amerika Birleşik Devletleri’nin -daha doğrusu onu da yöneten Derin Merkez’in- siyasal, sosyal ve ekonomik politikalarını bütün dünya ülkelerine dayatması olarak karşımıza çıkar.
Küreselleşmeye “olumlu yaklaşanlar” var, “olumsuz yaklaşanlar” var.

Olumlu yaklaşanlara göre küreselleşme kapitalizmin doğal bir sonucudur, bu sistemin evrimindeki son aşamadır. Dünyada artık başka seçenek kalmamıştır; bütün ideolojiler bitmiş, tarih sona ermiştir. İnsanlık artık tek bir ekonomik düzene, tek bir yaşam biçimine mahkûmdur. Küreselleşme bir zorunluluktur; engellenemez ve geri çevrilemez. Bu bir tür dayatmadır, ancak kimseyi korkutmamalıdır; çünkü küreselleşme bütün ülkelere ekonomik gönenç, insanlara mutluluk getirecektir. ancak her ülkeye ve herkese değil, yalnızca liberalleşmiş olanlara, “demokratlaşmış” olanlara!...

Küreselleşmeye olumsuz yaklaşanlar ise olumlu bakanların tam tersi bir görüş ileri sürerler. Küreselleşmeyi bir yapaylık ve dayatma, bir “postmodern emperyalist yayılma” olarak görürler. Bu dayatmayı yapan, uluslararası sermayedir, Derin-Merkez’dir. Bir kavram olarak küreselleşme sömürgeci zihniyetin ürünüdür. İnsan aklına bir saldırıdır. O insan zihnine, eğitim ve propaganda yoluyla bir dogma olarak sokulup yerleştirilir.

Yukarda kısaca sunduğum iki görüş, günümüzde çatışma halindedir. Biri öbürünü gerçeği tam kavrayamamakla, ya da gerçeği saptırmakla suçlamaktadır. Bana sorarsanız, ben çok kuvvetli kanıtlara dayandığına inandığımdan, ikinci görüşe, “küreselleşmenin, yeni sömürgecilik olduğu” görüşüne katılıyorum.

I) KÜRESELLEŞMENİN ORTAYA ÇIKIŞI

A) Tarihî bakımdan, küreselleşmeyi iki ayrı şekilde ele alınabilir.

i) Birinci Küreselleşme: Batı'nın dünyaya üstünlük kurmadan önceki zamanlarda, Asya’da, Ortadoğu’da, Avrupa’da yerel ekonomik sistemler, ulaşım, ticaret ağları vardı. O zamanlarda da, küresel çapta, birbirini etkileyen, biçimlendiren, bir genel insanlık “uygarlığı” vardı ve yayılıyordu. Üretici güçler sürekli gelişiyor geliştikçe gezegen ölçeğinde yaygınlaşıyor, “küreselleşiyordu”. Bu doğal sürece karşı çıkmak ya da taraftar olmak diye bir sorun yoktu.

ii) İkinci Küreselleşme: İkinci küreselleşme, kapitalist iktisadî sistemin hüküm sürdüğü dönemde gerçekleşti. Kapitalist üretim tarzını inceleyen Braudel, Wallerstein, Arrighi, Amin, Frank gibi düşünürler ikinci küreselleşme dinamiklerini şöyle açıklamaktadır: Kapitalist ekonomilerde genişleme dönemini izleyen gerileme dönemlerinde, dünya pazarında, bir mali genişlemeye dayanan açılma, hızlanma ve entegrasyon artışı, özellikle de ulaşım, haberleşme alanlarında teknolojik sıçrama görülüyor. Daha yakından bakınca da bu “küreselleşmenin” aslında sermayenin krizini aşma refleksi, hegemonik devletin, siyasi ve ekonomik bir tercihi olduğu fark ediliyor (Chossudovsky).

Küreselleşme sürecine dikkat çeken düşünürlerden Karl Marks, küreselleşmeyi kapitalist gelişme sürecinin nihaî bir aşaması olarak görür. Marksist teori günümüzdeki küreselleşme olgusunun önemli bir kısmını açıklayabiliyor. Küreselleşmenin gerçekleşmesi sonucunda, bir yandan dünya serveti artarken, bir yandan da bu servetin bölgeler ve gruplar arasında gittikçe daha eşitsiz bir şekilde dağıldığı görülmektedir. Bunun anlamı şudur: Birileri gittikçe daha çok zenginleşirken, büyük insan kitleleri gittikçe daha da yoksullaşmaktadır.

B) Küreselleşmenin dünya gündemine bütün ağırlığıyla oturması olgusuna gelince, bu; yeryüzünü sarsıp alt üst eden şu olayla başladı: 1990’da Sovyetler Birliği’nin dağılması ve hemen ardından, ABD’nin tek süper güç konumuna yükselmesi… Bu muazzam değişim ABD’nin önüne çok büyük fırsatlar koyarken, küreselleşmeye de farklı bir anlam kazandırdı. İşte söz konusu değişimin sonuçları :

-ABD tartışmasız tek egemen güç haline geldi.

-ABD bu gücünü artırmak ve korumak için, dünyayı yeniden düzenlemeye girişti. Kendi düşünme ve davranış biçimlerini bütün ülkelere zorla benimsetme çabalarını hızlandırdı.

-ABD değerleri, dayatıldıkları ülkelerin ulusal yapılarını ve birliğini bozmaya başladı.

-Ancak küreselleşmenin kendisi de bu dünyanın yasalarına bağlıydı, örneğin “her etki tepki doğurur yasası”na.... Çok geçmedi, Amerikan dayatması küreselleşme; bir yandan kendileri de bundan yararlanmakla birlikte, Avrupa’nın ulus-devletlerini de rahatsız etmeye başladı.

II) AMAÇ YOKSULLARI SÖMÜRMEK

Evet, dünyada “Amerikan dayatması küreselleşme”den zarar görmeyen tek bir az gelişmiş ülke yok. Bu ülkelerin küreselleşme karşısında tek vücut olduklarını, aynı şekilde etkilendiklerini söylemek istemiyorum. Çünkü söz konusu ülkeler homojen değil. Küreselleşmeden ağır darbeler yiyen yoksul yığınlarının yanı sıra, bir mutlu azınlık vardır ki, küreselleşmeden de, kendi hallerinden de çok memnundur. Neden, çünkü bunlar emperyalist ülkelerle ortak, kendi ülkelerini, kendi halklarını sömürürler. Çoğu zaman yöneticiler de bu mekanizmanın içindedirler ve gerçeği halklarından gizlerler. Ancak seyerk de olsa dürüstleri de var. Bunlardan, arşivimde bulduğum bir dokümanda (2000) adına rastladığım birini örnek olarak vermek istiyorum: Malezya Devlet Başkanı Mahathir Mohamed… Bu zata göre “zengin ülkeler küreselleşmeyi yoksul ülkeleri sömürmek için kullanmaktadır. Küreselleşme olgusu tartışmaya açılmalı, bu konuda uluslararası bir diyalog başlatılmalıdır.” M. Mohamed ayrıca şunları ekliyor sözlerine: “Küreselleşme önünden kaçamayacağımız bir süreç olarak gösteriliyor. Zengin ülkeler de bu süreci hep kendi çıkarlarına göre yorumluyor. Sürecin tartışabileceği uluslararası bir forum da yok. Oysa dünyada herkese yetecek kadar zenginlik var. Ancak zengin ülkeler refahı yoksullarla paylaşmak için herhangi bir çaba harcamıyor. Para birimlerinin serbest dolaşımı nedeniyle 1997-98 krizinde Asya ekonomileri büyük zarara uğradı. 30 yıl uğraşarak düze çıkmayı başaran bölge ekonomileri, iki hafta içinde ellerindeki her şeyi kaybettiler.”

Değerli iktisat profesörlerimizden Yakup Kepenek bir makalesinde (Cumhuriyet, 17 Eylül 2001) özetle şunları yazıyordu: Küreselleşme, hızlı savunucuları ne derse desin, yoksul ülkelerle zenginler arasındaki gelir aralığını her gün biraz daha açıyor; bir büyük uçurum oluşmasına sebep oluyor. Aynı uçurum süreci orta ve az gelirli ülkelerin kendi içlerinde de yaşanıyor; çünkü bu ülkeler sosyal güvenlik alanına yeterince kaynak ayıramıyor. Yerkürede işsizlik, açlık, yoksulluk ve hastalık ile boğuşan, eğitimsiz, sağlıksız ve barınaksız milyarlarca insan yaratılmış bulunuyor. Sonra, bu olay kanıtlıyor ki, geçmişin kale anlayışıyla korunma olanağı tarihe karışıyor. Bundan sonra, en gelişmiş silahlar, yüksek duvarlar, elektrikli tel örgüler ve haberleşme düzenlemelerinin varlığı, güvenliği sağlamaya yetmeyecektir. Yapılması gereken hem Türkiye düzeyinde hem de yerkürede hakça bir düzen kurulmasını, yani sosyal adaleti geçerli kılmaktır.

III) KÜRESELLEŞMEYE KARŞI ÖRGÜTLENME

Bütün bu olumsuzluklara rağmen durum umutsuz değil. Dünyanın her tarafında küreselleşmeye karşı, onun fikir alt yapısı olan Neoliberalizm’e karşı ciddî tepkiler, hareketler ve örgütlenmeler görülmeye başladı. Bu örgütlenmeler hakkında genel bir bilgi verdikten sonra, bunların en tanınmış olanı, ATTAC üzerinde genişçe durmak istiyorum.

A) Küreselleşme Karşıtı Örgütler

Neoliberal küreselleşme karşısında örgütlenmeye giden küreselleşme karşıtları geniş bir yelpaze oluşturuyor. Sendikalar, sivil toplum kuruluşları, çevre örgütleri tarafından aktif bir şekilde desteklenen küreselleşme karşıtı gruplar arasında farklı yaklaşımlar da söz konusu. Bununla birlikte hemen hemen tamamının birleştiği temel noktalar var ki bunlar küreselleşmeye karşı hareketin bir tür programını oluşturuyor. Söz konusu temel noktalar şöyle sıralanabilir (Güray Öz, Cumhuriyet, 27 Ağustos 2001):

-Uluslararası finans piyasalarındaki spekülatif sermaye hareketlerinin kontrol altına alınması,

-Vergi kaçakçılığının önlenmesi,

-Vergi cennetlerinin kurutulması,

-Daha adaletli bir gelir dağılımı.

Küreselleşme karşıtları; G-7’lerin emrinde olan Korkunç Üçüzler’in, yani Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın, uluslararası finans piyasalarının güdümünde hareket ettiği kanısındadır. Mücadele ve tepkilerini özellikle bu “uluslararası” örgütlere ve toplantılara yöneltiyorlar.

B) ATTAC

Küreselleşmeye karşı gerçekleştirilen örgütlenmelerden en başta geleni; Avrupa ölçeğinde bir teşkilatlanma olan, “Action Pour la Taxe Tobin Pour l’Aide aux Citoyens”, kısa ve tanınmış adıyla ATTAC’dır. Türkçe’ye “Yurttaşlara Yardım İçin Tobin Vergisi Eylemi” şeklinde çevrilebilir. Fransa’da kurulan, çok kısa bir süre içinde beklenmedik bir yaygınlık ve etkinlik kazanan ATTAC, neoliberal küreselleşmenin yol açtığı toplumsal eşitsizliklere ve haksızlıklara karşı ‘ilerici’ çözümler arayan ve öneren bir örgütlenmedir. Neoliberal küreselleşme karşıtlarını ortak bir çatı altında toplayan, geniş bir sosyal cephedir.

ATTAC nasıl kuruldu? Kısaca şöyle: 1997 yılında Fransa’da başlayan ATTAC hareketi aynı yıl patlak veren Asya krizinin hemen arkasından, Fransa’nın ünlü gazetesi Le Monde Diplomatique’te mali piyasaların yıkıcı gücünü ele alan bir makale ile başladı. Makale, finans piyasalarını “orman kanunları ile hareket eden sanal bir iktidar” olarak nitelendiriyordu. Daha sonra bu yönde bir örgütlenmeye gidilmesi çağrısı, tahminlerin ötesinde bir yankı buldu ve ilk elde 4 bin kişi çağrıya olumlu yanıt verdi. Le Monde Diplomatique yazarları bu gelişme karşısında harekete geçmeye karar verdiler ve 1998 yılında diğer sol eğilimli gazeteler, sendikalarla birlikte, bir bilgi ağı olan ATTAC’ı kurdular.

Bugün çok sayıda ülkede faaliyet gösteren ATTAC, yerel potansiyelleri harekete geçiren uluslararası bir ağ halini almış bulunuyor. Hedefi, küreselleşmenin, sadece belirli bir sınıfın değil, tüm insanlığın yararına olmasını sağlamak. ATTAC spekülatif kazançlara 'Tobin vergisi” adıyla anılan bir vergi konulmasını istiyor. Tobin vergisi, adını, bu fikri ilk kez ortaya atan Nobel ödüllü Amerikan iktisatçısı James Tobin'den alıyor. Tobin uluslararası döviz hareketlerinin vergilendirilmesini teklif etmektedir. Ona göre uluslararası piyasalarda günde 2 trilyon doların üzerinde, hiçbir mal veya hizmetle ilgili olmaksızın spekülatif para kazanılmaktadır, bu kazanç mutlaka vergilendirilmelidir.

ATTAC’ın önde gelen prensiplerinden biri “şiddete başvurmamak”tır. Yığınları neoliberal küreselleşme karşısında sessiz kalmamaya çağırmakta, yığınsallaşmak ve etkin protesto gösterileri ve bilgilendirme faaliyetleri ile kapitalist küreselleşmeyi geriletmeyi hedeflemektedir.

IV) DEVLETÇİ POLİTİKALARA DÖNÜŞ

Neoliberal küreselleşmeye olan tepki sadece yukarda belirttiğim hususlardan ibaret değil. Eleştiri ve eylemler Neoliberalizmin temellerine kadar uzanıyor ve onları sarsıyor. Değişimin bu yönünü Türkiye’nin Liberalizm ve küreselleşme savunucusu gazetelerinden birinde ekonomi yazıları kaleme alan Osman Ulagay’dan alıntı yaparak ortaya koymanın daha ikna edici olacağını düşünüyor, adı geçen yazarın analizini (Milliyet, 17.1.2007) aşağıda özetle sunuyorum.

Küresel kapitalizmin başarı öykülerini dinlemeye devam ediyoruz. ABD’de Heritage Fondation ile Wall Street Journal’ın birlikte hazırladığı “Ekonomik Özgürlük Endeksi”ne göre küreselleşme süreci dünyada zenginliği artırmış ve gelir uçurumlarını azaltmış. Seçilecek ölçüm yöntemine göre bu tür sonuçlara ulaşmak mümkün. Dünya ekonomisinin son beş yılda, son yarım yüzyılın en yüksek büyüme hızına ulaştığı bir gerçek de olsa, küresel kapitalizme yönelik tepkiler giderek yaygınlaşmakta, piyasa modeline karşı devletçi-korumacı politikalara umut bağlama eğilimleri artmaktadır.

Bu değişimin örneklerini şimdilik Latin Amerika ülkelerinde görüyoruz. Ancak devletçi politikaların ABD ve Avrupa’da bile gündeme gelmesi pekâla mümkün. Doğu’da Tayland’ın da bu tür politikalara yöneldiğini görüyoruz.

Dünyanın değişik ülkelerinde devletçi politikalara yöneliş çabaları şu alanlarda gösteriyor kendini:-Devlet ulusal kaynaklara sahip çıkıyor. Bunları işleten yabancı şirketlerle yeniden pazarlık masasına oturuluyor.

-Telekomünikasyon ve diğer bazı temel hizmet alanlarında yabancı şirketlerin etki alanları sınırlandırılıyor. Kamulaştırmalara gidiliyor.

-Yabancı sermayeli şirketlerde yabancı payı sınırlandırılıyor. Denetim hisselerinin yerli ortakta olması sağlanıyor.

-Uluslararası sermaye hareketlerinin serbestliğine sınırlama getiriliyor.

-Merkez bankasının özerkliği kaldırılıyor.

-Dış ticarette devletin denetimi artırılıyor.


* * *

Bu yazımın sonucu kısa olacak :“Dünyada değişmeyen tek şey değişmedir” diyenler,

“Dünya değişti ben de değiştim” diyenler,

TÜSİAD, A.K.P., Amerikancı medya, liberal “parafesör”lerimiz…

Bakın dünyaya, nasıl da değişiyor.

İşinize gelmez bilirim, ama ben yine de söyleyeceğim:

Haydi yine değişsenize, buna da uyum sağlasanıza!...

Friday, April 17, 2009

Ergenekon'da Bir Numara Bulundu!



Ilımlı İslam, uyumlu İslam! Erol Manisali

Ilımlı İslam, uyumlu İslam!

Cumhuriyet Gazetesi


Erol Manisalı'nın 5 ciltlik 'Hayatım Avrupa' (Cumhuriyet Kitapları) dizisi sözün konusu. 'Ortak Pazar'dan Avrupa'ya', 'Askeri Darbeden Sivil Darbeye', 'Türkiye'nin Askersiz İşgali: Gümrük Birliği', 'Avrupa'nın Askerle Kavgası' ve 'Avrupa'yla Derin Bağlar' başlıklarını taşıyan dizide Türkiye-Avrupa (AB) ilişkilerinin yakın tarihini büyüteç altına alıyor Manisalı.

Gamze Akdemir

Cumhuriyet / Kitap - Bunun yanında Türkiye içinde oluşturulmakta bulunan önceki ve yeni dengeleri ve oligarşinin yanar döner kimliğini de sergiliyor. İktisadi, siyasi, askeri ve kültürel faktörlerin nasıl iç içe geçtiklerini ve kullanıldıklarına yakın plan yapıyor. Sermaye çevreleri ve siyasal İslam arasındaki yeni bağların Türkiye'nin iç dengelerinde ve dış (yani yüzde 90 AB ve ABD) ilişkilerinde en önemli belirleyici öğe olmaya başladığını okuyoruz. Ve Türkiye-AB ilişkilerinde kurulan tek yanlı bağların siyasal sermaye ve siyasal İslam için ortak bir 'kaldıraç işlevi' gördüğünü... AKP iktidarının kimliğinin tüm ayrıntılarıyla ortaya konulduğu dizide, Manisalı'nın eski öğrencisi Abdullah Gül'ün yanı sıra Tayyip Erdoğan'ın dönüşümü de örnekleriyle sunuluyor. Erol Manisalı ile 'Hayatım Avrupa' dizisini konuştuk.

-'Avrupa'yla Derin Bağlar' kitabınızda AKP iktidarının ve yönetiminin kendi hesaplarını, AB üzerinden nasıl yürüttüğünü ayrıntılarıyla okuyoruz. Hangi yeni kapıları araladınız?

- AKP üst yönetiminin, Avrupa Birliğini arkasına alarak, Türkiye'de siyasal İslama karşı çıkan odakları ortadan kaldırmak veya zayıflatmak en önemli amaçtı. Bu pencereden baktığımız zaman, 'AB'nin AKP için sadece bir maşa, bir araç olarak kullanıldığını' gördüm. Bu durum AB'nin de işine geliyordu, onlar da AKP'ye içerde verdikleri desteğin karşılığında, 'Türkiye'yi içeri almadan', her türlü ödünü alabileceklerdi. AKP ile AB arasında böyle bir alış veriş düzeni kuruldu. Vatikan'ın Papa'sı bile AKP'ye yardım etti. 2002-2009 döneminde fiilen yaşananlara baktığımızda, bu alış verişin her iki taraf açısından da başarılı bir biçimde gerçekleştiğini gördük. AB, AKP iktidarından istediği iktisadi, siyasi ve kültürel ödünleri bir bir aldı. Bunu da açık bir biçimde söyledi: AKP iktidarı, bugüne kadar Türkiye'de gördüğümüz en iyi yönetimdir dediler. Bu ifade, AB'nin çıkarları açısından tamamen doğrudur. Türkiye piyasası AB'nin çıkarları doğrultusunda işlemeye başladı. Avrupa tekelleri, 'sigortacılıktan gıdaya', her alanda sektörleri ele geçirmeğe başladılar. Siyasal ve kültürel olarak, 'Türkiye'nin çözüştürülmesine yönelik' yasalar çıkarıldı, uygulamalar başladı. Bu 'özgürlük ortamında', AKP de kendi dinci yapılanması yolunda ilerledi.

Yeni muhafazakârlar ve AKP

- İlerledi ve günümüze gelindi. Şimdi mevcut koşullarda Türkiye içindeki yeni oluşumları ve dış ilişkilerdeki yeni dengeleri de ortaya koyuyorsunuz kitabınızda. Okurlara bir ön rehber olması adına yeni ambalajı nedir bu yeni dengelerin? Teslimiyet sürüyor, ne değişecek?

- Prof. Davutoğlu, Dr. Yalçın Akdoğan gibi AKP danışmanları ve teorisyenleri AKP ile Batı'nın talepleri arasında, 'ilk defa örtüşmelerin ortaya çıktığını' vurguluyorlar. AKP'nin Batı Kapitalizmindeki yeni muhafazakârlara iyice yaklaştığını görüyoruz. Yeni muhafazakârların Batı kapitalizmindeki girişimleri Türkiye'de AKP tarafından bir boyutu ile kullanılmaya başlandı. Özellikle devletin küçültülmesi ve serbest piyasa ekonomisinin esas alınmasında büyük bir örtüşme görülüyor. Ancak AB'nin ve AKP'nin niyetleri farklı tabii. Meclis'in ve bürokrasinin AB süreci içinde 'Batı güdümüne sokulması' devletin ve Cumhuriyetin 'alışılmış değerlerinin gevşetilmesi ve silkelenmesi' anlamına geliyor. AB ve AKP talepleri bu konuda örtüşüyorlar. Bu örtüşme içinde, 'Türkiye ve Batı'nın karşılıklı çıkarlarının geliştirilmesi ve dengelenmesi' yoktur. Batı'nın Türkiye'nin ve bölgenin aleyhindeki taleplerinin yerine getirilmesi daha bir esastır. Batı'nın yeni Türkiye politikasında da ABD ve Avrupa birleşmişlerdir. Ve gözlerini daha da karartmışlardır.

Ilımlı islam, uyumlu islam!

- Ortaklaşa ağız ve gömlek değiştiren Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül lokomotifliğinde AKP'nin ABD'ye biatına, yani 'ilk ve demirbaş örtüşmeye' dönersek' Kitabınızı henüz okumayanlara rehber olması adına ne derece bir örtüşmeydi bu, yani sonuçta zeminleri belli bu insanların, İslamcılar'

- Batı kapitalizminin ve emperyalizminin 'ılımlı İslam' dediği aslında 'uyumlu İslam'dır: Batı'nın her dediğine uyan bir İslam... Bir kere önce metazori sonra gönüllüce hemen her şeyleri değişmişti. Antiemperyalist ve anti Amerikan kimlikleri yerine şimdi 'onunla işbirliği' yapan bir duruş vardı. Ama İslamcı ve şeriatçı kimlikleri değişmemişti ki, o değişmez. Benim görebildiğim kadarı ile 'programlı bir değişim süreci' başlatıldı. Ne kadarı sahte, ne kadarı gerçek; bunu şimdiden tam olarak kestirmek zor olsa da elde bazı net kanıtlar var! Abdullah Gül'e çok dikkat edin! Abdullah Gül'ün 1995 ve 1996 yıllarındaki söylev ve değerlendirmeleri çok tutarlı idi; kendi içinde bütünlüğü vardı. Kapitalizme ve emperyalizme karşı yapılan eleştiriler siyasal ve iktisadi bütünlük görülüyordu. O tarihte, emperyalizmle yüzleşen; ona meydan okuyan; kendi düşüncelerinin arkasında inatla ve inançla duran bir Abdullah Gül var. 'İslamcı, muhafazakâr, milli öğeleri emperyalizme ve kapitalizme karşı kullanan' bir yaklaşım söz konusu. 2000'li yıllara geldiğimizde AKP ve Abdullah Gül'ün tutarsız ve emperyalizmle işbirliği yapan bir konumda olduğunu görüyoruz. Yani 28 Şubat Süreci'ne kadar antiemperyalist kimliğini dimdik TBMM kürsüsünde dile getirme cesaretini gösteren Abdullah Gül 180 derece dönmüştür. 1994-1997 dönemindeki Abdullah Gül ile AKP yönetiminin tepesindeki Abdullah Gül siyahla beyaz kadar farklıdır. Bu farklar, AKP iktidarı döneminin, toplumla çatışmasının nedenlerini de anlatıyor.

Dönüşümün böylesi

- Ya Tayyip Erdoğan?

- Abdullah Gül'ün dönüşüm sürecini Tayyip Erdoğan da gösterdi tabii. 2000-2001 yıllarında birdenbire, 'ben değiştim' diyerek ortaya çıktı. Televizyon ekranlarında insanlar Tayip Erdoğan'ın 1990'ların başındaki kasetleri ile 2001'deki konuşma kasetlerini karşılaştırdıklarında şaşkına dönüyorlardı. 27 Ağustos 2001'de Cumhuriyet'teki köşemde 'Kasetteki İki Yüz' başlıklı bir yazım çıkmıştı. Bu yazıda '1990'lı yılların başında ümmetçi ama Sultan Galiyev'i andıran bir Tayyip Erdoğan var; 2001'de ise boynu bükük, Ensesine vur lokmayı azından al misali, süklüm püklüm; mahcup, utangaç bir Tayyip görüyoruz' demiştim. Evet, Erdoğan da Gül gibi birdenbire değişmişti. Sanki her ikisi de, bilim kurgu filmlerindeki gibi; onların kılığına giren başka insanlar olmuşlardı. Avrupa ve Amerika diyorlar, başka bir şey söylemiyorlardı. Sanki efsunlaşmışlardı. Tayyip Erdoğan'ın, Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök'ten randevu almak için Paul Wolfowitz'den ricada bulunması nasıl olabilirdi? İnsanın inanası gelmiyordu. Yazıldı, yayımlandı ve itiraz dahi etmediler; olay doğruydu, insanlar şaşkınlık içindeydi. Hale bakın!

- Abdullah Gül ile tanışıklığınız öğrenciniz olduğu yıllara dayanıyor. Hayatım Avrupa dizisinde, Gül ile 1979-1996 döneminde hayatınızın üç noktada kesiştiğini de yazıyorsunuz. Bu kesişmeleri anlatır mısınız?

- Gül ile ilk defa 1979'da Sakarya Üniversitesi'nde karşılaştım. 4-5 aylığına, cuma günleri burada ders vermem için öneri geldi, kabul ettim. Bana geçici bir asistan tahsis edildi. Asistanın adı Abdullah Gül idi. Bana refakat ediyor, işlerimde yardımcı oluyordu. Gül ile daha sonra Ocak 1982'de karşılaştım. Doktora sınavında jürideydim. Benden başka Toker Dereli, Erdoğan Alkin ve Nevzat Yalçıntaş da jürideydiler. Gül, pekiyi derece ile geçti. 'Türkiye'nin Ortadoğu Ülkeleri ile İktisadi İlişkileri', tez konusunu oluşturuyordu. Abdullah Gül ile üçüncü karşılaşmamız Temmuz 1996'da oldu. Necmettin Erbakan-Tansu Çiller (Refah Yol) koalisyonunda, Kıbrıs'tan sorumlu devlet bakanı idi. Gümrük Birliği konusunda benim görüşlerimi savunuyordu. Antiemperyalist ve milliyetçi bir çizgideydi. Denktaş'a hayrandı. Benim ricam üzerine, Erbakan'ı 20 Temmuz 1996'da, günübirlik de olsa, ite kaka KKTC'ye getirmeyi başardı.

Radikal mi verelim, ılımlı mı?

- AB olayını daha geniş perdeden çözmenizde Gül'ü tanımanızın nasıl bir etkisi olduğu söylenebilir?

- Şöyle, bu kitabımda iki bölüm ayırdığım Abdullah Gül'ün 'değişen kimliğinde', AKP'nin oluşumunu ve ABD ile derin bağlarını gördüm. Onun çizgisini mercek altına alıp izlerseniz, AKP'nin kimliğini, misyonunu ve derin bağlarını yakalarsınız. Bir turnusol kâğıdı gibi her şeyi ortaya çıkarır.

- Batı, sadece ılımlısına değil radikaline de mavi boncuk dağıtıyor' Kimin ne zaman işlerine yaracağı belli olmaz değil mi?

- Avrasya'nın geleceğinde İslam ülkeleri etkili olacaklar. 'Radikal İslam' ve 'uyumlu İslam' yapay olarak bu nedenle üretildi, zorla oluşturuldu. Usame bin Ladin Amerika'nın, Kaplan Almanya'nın, Mollalar Fransa'nın ürünleri değiller mi? Kendileri beslediler ve geliştirdiler, her şey belgeleriyle ortada duruyor. Onlar Mustafa Kemal'lere, Musaddık'lara ve Nasır'lara karşıydılar. Bugün de Mustafa Kemal Cumhuriyeti'nin yerine aynı nedenle İslam Cumhuriyeti koymak istiyorlar. 'Uyumlu İslam' ile işbirliği içindeler. Yanına da gayri milli sermayeyi ortak etmişler. Onlar bugün de Hugo Chavez'lere, Lula da Silva'lara bunun için karşı duruyorlar. ABD daha tutucu hale geliyor; Avrupa'da tutucu partiler oylarını soğuk savaş sonrasında arttırıyorlar. Batı kapitalizmi kendi içinde yeni Roma İmparatorluğu'nu kurma hazırlığı içinde. Onun için Vatikan'ın Papası Fidel Castro'ya gidip elini öptürüyor. Katolik kimliği sosyalist kimliğinin yanında bir sigorta olarak korunuyor. Ama aynı Papa 2002'de Ermeni Patriği ile birlikte 'Türkler 1915'1922 arası soykırım yaptı, Hitler Türkleri örnek aldı. İlk soykırımı Türkler yapmıştır' deklarasyonu yayımlıyor. Ve aynı Papa 30 Kasım 2004'te Fener Patriği'nin daveti üzerine yeni bir 'ittifak için' İstanbul'a geliyor. Batı'nın (ve kapitalizmin) 'Radikal ve ılımlı İslam karşısındaki durumlarını anlayabilmek için' bütün bu gelişmeleri birlikte değerlendirmek gerekiyor. Ayrı ayrı seyredilen kareler hiçbir anlam taşımaz, en azından Türkiye için... Kurtuluş Savaşımıza Batı'nın verdiği 'soykırım referansı' esasında 'emperyalizmin kırımı' anlamındadır...

Denktaş'a atılan kazık

- Bir Kıbrıs konusunda AKP iktidarının taahhütlerinin arkasında yatan nedenleri de inceliyorsunuz kitabınızda. Yaptığınız özel görüşmelerde en çok neye dikkat çekti, uyardı Denktaş? Neler dönüyordu?

- Abdullah Gül'ün iki farklı Kıbrıs penceresi olmuştur: 1996'ya kadar olan birinci pencerede KKTC'nin sonsuza kadar varlığını ve egemenliğini savunan Denktaşçı bir Gül görürüz. İkinci dönemde ise Mehmet Ali Talat'ı tercih eden, ABD ve AB'nin taleplerine açık bir yaklaşım ve uygulama geçerlidir. Denktaş bu değişim karşısında şaşkındı, bir türlü anlayamıyordu. AKP hükümeti 1 Mayıs 2004'te, uluslararası anlaşmalara aykırı olarak AB'ye tam üye yapılırken Abdullah Gül, Selanik'te kutlamalara katılıyordu. Bir de Denktaş'a atılan büyük bir kazık vardı: Şubat 2004'te Annan Planı'nı pazarlık etmek üzere New York'a gittiğinde Kofi Annan kendisine, 'Senin edecek bir pazarlığın yok, Ankara Hükümeti planı zaten kabul etti, bana söz verdiler' diyordu. >Denktaş bu acı gerçeği bana, Haziran 2005'te, 'eski' Kanal Türk'teki söyleşimizde, canlı yayında söylüyordu. Bütün bunları kitaba aktardım, insanlar ne olup bittiğini bilmeli.

- Bu gerçeği sansür eden televizyon ve gazeteler sansür ediyor, sizin ise Cumhuriyet'te 'Davos ve Kıbrıs' diye bir yazınız yayımlanıyor. Bir Davos tanımınız yer alıyor dizinin beşinci kitabında. Söyleşimizde mutlaka yinelemeli..

- Davos ilginç bir yerdir. Orada en değerli 'KİT'ler alınır,' 'KİT'ler satılır;' hatta adalar bile alınır satılır. Hatta hatta insanlar bile alınıp satılırlar. Davos, İsviçre dağlarının yüce doruklarında kurulmuş 'prömiyer bir piyasadır'. Birileri alır birileri verir. Çok kez kimsenin ruhu bile duymaz. Bazen de biri kalkar, derin bir kuyunun içine haykırır: 'Midas'ın kulakları, Midas'ın kulakları...' Aynen Denktaş'ın çığlığı gibi...

İlahi Davos

- 'Hayatım Avrupa' dizinizde çarpıcı tespitlerden biri de Tayyip Erdoğan'ın Kıbrıs konulu veryansınlarına ilişkin.. Tayyip Erdoğan'ın Kıbrıs konusunda da esip gürlediği dönemler'- Hem de daha 3 Kasım 2002 seçimleri ertesinde henüz milletvekili bile değilken esip gürlüyor, Rauf Denktaş'ı ve Ankara'nın eski Kıbrıs politikasını adeta yerin dibine batırıyor. Erdoğan'ın söyledikleri Brüksel'in, Washington'un ve İstanbul patronlar kulübünün söylediklerinin aynı idi. 40 yıllık Kıbrıs politikamız değişecek; bu iş Denktaş'la olmaz diyordu. Bunlar; Batı'nın ve Türkiye'nin içinde 'kimi büyük sermaye çevrelerinin' söyledikleri ile örtüşüyordu. Hayatında Kıbrıs konusunda teknik meselelere girmemiş bir insan şimdi 'Kıbrıs için Belçika modeli uygulanabilir' diyordu. - Zamanlama da müthiş!- Tabii 'Çözümsüzlük çözüm değildir' sloganını Batı çevreleri gibi tekrarlamaya başladı bir kere. Erdoğan 'çözümsüzlük de bir çözümdür' diyenin Denktaş değil de Klerides olduğunun farkında bile değildi. Zamanlama evet. Klerides bu sözü ta 1970'lerin başında söylemişti. AKP üst yönetiminin daha hükümet bile olmadan 3 Kasım 2002 seçimleri biter bitmez bunları söylemesi dikkat çekiciydi. Bütün bu açıklamalar, 'Washington ve Brüksel gözlüğünün AKP iktidarında egemen olacağını' ortaya koyuyordu. Anlaşılan sözler verilmiş, şimdi bunun pazarlanması başlatılmaktaydı. Zaten 2003 Davos doruğunda Cüneyt Zapsu, 'çözüm için gerekenleri ve istenenleri' BM ilgililerine veriyordu.- Turgut Özal, S. Demirel, Necmettin Erbakan, Tansu Çiller ve Bülent Ecevit ile görüşmelerinizi de okuyoruz Hayatım Avrupa dizisinde. Her biri için özet tespitleriniz nedir?- Turgut Özal 'sermaye çevrelerinin siyasette mutlak egemenliğini' benimsemişti ve Türkiye'nin bu bağlamda, 'Batı kapitalizminin himayesine sokulmasını', tek çıkış yolu olar görüyordu. Demirel, konjonktüre göre vaziyet alan bir esneklik içindedir. Gerektiği zaman, Batı'dan alamadığını, gidip Sovyetler Birliği'nden çatır çatır alabilmiştir. Erbakan siyasal İslamı, İslam dünyasını esas alan bir anti kapitalisttir. Tansu Çiller, Amerika'ya biraz fazla bağımlı bir piyasacıdır. İdeal bir kapitalisttir. Politikacı olamayacak kadar dürüst ve idealist bir insandır. İçlerinde sisteme karşı çıkabilen iki kişi vardı: Ecevit ve Erbakan, bu nedenle Amerika her ikisini de devirdi.

gamzeakdemir@cumhuriyet.com.tr

Avrupa'ya Derin Bağlar-Hayatım Avrupa 5/ Erol Manisalı/ Cumhuriyet Kitapları/ 316 s.

Saturday, March 21, 2009

“DAVOS ADAMI” Bugra Atsiz

Ankara isimli uzay gemisi kaptanının son Davos toplantısında gösterdiği diplomatik “kahramanlık” rezâleti iki günlük vâveylâdan sonra unutuldu gitti. Yakın gelecekteki seçimlere dönük bu saman alevi parlamasının Türkiyeye ne getirip götürdüğü ileride belli olur. Konumuz da zâten o değil.

“Davos Adamı” tâbiri muhâfazakâr entellektüel Samuel Huntington tarafından ortaya atılan bir yakıştırmadır. Bu tâbir ile Davos Konferansına yâhut da Forumuna katılan özel tip târif edilmek istenmiştir. Huntington’un ifâdesine göre bu katılımcılar, ‘vatanlarına sâdık olma gereği hissetmeyen, millî sınırları şükürler olsun artık ortadan kalkmakta olan birer mânia olarak gören ve millî hükûmetlere de elit tabakanın operasyonlarını kolaylaştırmaktan başka fonsiyonu olmayan eskiye âit birer artık nazarıyla bakan kimselerdir.’ [ Superclass: The Global Power Elite and the World They Are Making. David Rothkopf, 2008, s. 6 ve 275 ].

Bu târifi kime yakıştırırsanız yakıştırın bir gerçek payı olduğu muhakkak. Ben şahsen Davos Forumundan elle tutulur bir sonuç çıktığını hatırlamıyorum. Tabiî yanılıyor olabilirim. Davos, bence dağ havası eşliğinde elit (!) tabakanın yılda bir biraraya geldiği, dostlukların tâzelendiği, yeni dostlukların kazanıldığı ve politik ve ekonomik meselelerin tartışılarak kimsenin uygulamaya gerek görmediği karârların alındığı bir cümbüşten ibâret. Davos 2009 Forumunun sonuçlarını İngilizce bilenler verdiğim linkten okuyabilirler: http://www.weforum.org/pdf/AM_2009/DavosOutcomes.pdf
Sonuçlar arasında sayılan maddelerden biri de global krizin sebeblerini araştırmak. Gülmemek elde değil. Bu forum hakîkaten bir işe yarasaydı, uzmanlar (!) geçen yılki toplantıda krizin geldiğini tesbit ederler ve gerekli tedbirleri alırlardı. Aksini düşünmek mantığa aykırı olurdu gibi geliyor bana. Ama tabiî her fânî gibi yine yanılıyor olabilirim.

Bir Amerikan târihçisi ve Kennedy ve Johnson’un danışmanlığını yapmış olan aynı isimli ve yine târihçi olan şahsın babası olan Arthur M. Schlesinger, ABDnin kurucuları olan politikacılardan bahs ederken onları ‘korkusuz, yüksek prensip sâhibi, antik ve modern siyâsî düşünceye vâkıf, akıllı ve uygulamacı, denemekten çekinmeyen ve insanın, zekâsını kullanarak durumunu düzeltmeye muktedîr olduğuna kanî idiler” diye târif etmiştir. Bu kâbiliyetin sâdece 2,5 milyon kişi arasından çıktığı göz önünde tutulursa bugün 70 milyonluk nüfûsa sâhib Türkiyeden niçin aynı kalitede adam çıkmadığının araştırılması elzemdir. Sosyologlara iş düşüyor.

Politika değil, politikacı tıkanır diye bir söz vardır. Ankara bunu mu ısbata çalışmakta?

Buğra ATSIZ
25 Şubat 2009,
Kanada

Sunday, January 04, 2009

Zulmün seyircisi değil, bizzat ortağıyım ben! BEHİÇ GÜRCİHAN

BEHİÇ GÜRCİHAN

13 TEMMUZ 2006

Asmışız pankartları...

"Zulme Seyirci Kalmayın"

Konuşuyor Dışişleri Bakanı

"Dünyanın gözü önünde bu kadar da Filistinli öldürülür mü?"

Zalim'e zulmün kantarını kaçırdığı için kızıyoruz.


Riyakarlığın dibine vurmuşuz...

Filistin için bir mesaj atıp; 5 milyon yollayarak olsa olsa kendi sırat köprümüzü finanse eder...

Doğru düzgün işletemediğimize inandırıldığımız noktada Ofer'e ihale ederiz biz...

Damla ile Filistin'e, kepçe ile İsrail'e verirken;

bir düğünde sıktığımız kurşun kadar puşta sıkmayız biz.

Açığa çıkan İmansızlığımızı,
Açığa çıkan Şahsiyetsizliğimizi,
Açığa çıkan apışımızı kapatmaya çalışırız pankartlarla, mitinglerle...

İmansızlığımızı İmam'larla örteriz; bizim için özel yetiştirilen İmam'larla.

Öldüğünü kabul etmeyen hayalet bir ulusa dönüşmüşüz.

Küresel zulmün kapalı tribününe oturtmuşlar bizi

Karşıdaki "kanarya" locasına da;

Paşalarından , bürokratlarına,

Tayyip'lerinden, Mehmet'lerine;

Aziz'lerinden, Rahmileri'ne

o çok "böyük büyüklerimizi" oturtmuşlar...

Sahadaki kanlı oyunu seyredip duruyoruz...

Keşke sadece seyretsek...

Biz değil miyiz...

Cezayir katledilirken Fransa'ya arka çıkan...

Lübnan'da "Müslüman kardeşlerimiz" boğazlanırken, askeri uçaklarımızla mühimmat taşıyan...

Çeçenistan'ın liderlerinin füzelerle kafalarının uçurulmasına vesile olan cep telefonlarını biz hediye etmedik mi...

Irak'taki çocukların üzerine düşen füzelerin nizamiyesinde biz nöbet tutmuyor muyuz...

Herşeyi bırakın...

Muavenet'imizi vurdu; dünya alem duydu...

Kaptan köşkünde eriyip metale yapışan o canlarımızı kaç eski gemi ile değiş tokuş ettik...

Askerine sahip çıkmayan komutanı en kötü ihtimalle tarih yargılar;

Askerine sahip çıkmayan Millet'i yargılayan çıkmaz mı zannettik...

Riyakarlığın dibine vurmuş, hayalet bir ulus olmuşuz...

Mehmet Ali'nin don indirmesine seyirciyiz...

Ahlak'ın sahtesini, daha sahtesinden; ancak apış arasına tuttuğumuzda ayırtedebiliyoruz...

Doların sahtesini ultraviole ışıkla; Ahlak'ın sahtesini televizyon ışığında test ediyoruz.

Fenerbahçe'nin "hak"kını hakemler yemeye görsün; sokaklara dökülüyoruz...

Bu ülkenin sokaklarına, köylerine, tarlalarına her gün kamyonlarca çiğnenmiş hak dökülüyor; üzerinden atlayıp devam ediyoruz...
....

Bu ülkenin en büyük müteahhiti de, en büyük STK lideri de Aziz Yıldırım...

"Fenerbahçe" ayağını biz kapalı tribünden;
NATO ayağını büyüklerimiz kanarya locasından idare ediyor...

Sonra bir de utanmadan AB fonluyor diye kızıyoruz.

Yalçın Küçük Hoca yine doğruyu, yine eksikle karıştırıp servis ediyor önümüze...

(Ağzı kokanların mentole sarıldığı gibi sarılıyoruz yazdıklarına; o ferahlık duygusu midemizi doyurmuyor ama dışarıya üflerken hoş kokuyoruz; "Allah'ı var")

"Biz Müslüman değil, Putperestiz" derken...

Kendinden başka bir şeye tapacak kadar "başkasını" görebilen putperestleri...

Kendinden başka bir şeye tapmayan egoperestlerle aynı çukurun dibinde eşitliyor...

Biz buna "küçükizasyon" diyoruz...

Sabetay'la Sabetaycıyı...

küçüklükle, aşağılık olmayı aynı şey zannetmemize yarıyor; not ediyoruz.

Riyakarlığın dibine vurmuşuz, derinlik sarhoşluğu ile karıştırıyoruz...

Papa'nın ayağının dibinde AB anayasası imzalayan "İslamcı" bir Başbakanımız...

Askerinin başına çuval geçirenlerle "Terör" konferansı düzenleyen "Atatürkçü" bir Genelkurmay Başkanımız...

İ.T.'in tezlerinden medet uman MİT'çilerimiz...

Ülke ajan kaynarken El-Kaide militanı yakaladığı için övünen Emniyetçilerimiz var...

.....
Filistin için onbinleri meydana toplayıp, "tele-konferans" yapan Erbakan değil mi;

İsrail'le "stratejik işbirliği"nin altına imza atan; sonra da "Paşa" korkusundan dem vuran...

Filistin'li çocuğun kafasını kopartan füzeyi atan pilotlar değil mi Konya üzerinde uçan...

Konya değil mi bu Erbakan'ı "cihad" bayrakları ile siyaset sahnesine taşıyan...

Konya'nın toprağında Erbakan, havasında İsrail varken...

Riyakarlığın dibine vurmuşuz, yok bize ağlayan...

O yüzden ben Filistin'e yardım etmiyorum şahsen...

Hani sorduklarında; bir gün ister Sırat köprüsünde;

ister içki sofrasında, Galata köprüsünde;
"BeHİÇ o kadar konuşuyorsun da , ne yaptın diye"

Koca bir HİÇ diyebilmek için.

Üç adım yol tepip, üç kuruş yollamış olmayı;

3 yaşına girememiş bir çocuğun kaderine 5 kuruşla ortak olmayı

reddediyorum ve SEYREDİYORUM bu zulmü.

Benim seyrim üzerinden "reyting" yapıyorlar ve zulm bu reyting üzerinden derinleşiyor, çoğalıyor.

Mehmet Ali o donu indirdiğinde de...

"Gazze'ye günlerdir elektrik verilemiyor" altyazısı geçtiğinde de...

değişmiyor yüz ifadem.

Riyakarlığın dibine vurmuşum; nasırlarımı zırh yapmışım...

Telafer'de katliam olurken; Afganistan'a ABD için jandarma olan bir Millet'in evladıyım ben...

Anadolu'nun altı cevher kaynarken, üstündeki çocuğu doğru düzgün besleyemeyen bir Devlet'in sahibiyim ben...

Ben kim, seyirci olmak kim...

Bu zülm bensiz olmazdı;

bu küresel oyun bensiz sahne alamazdı...

İşte o yüzden...

Ortağıyım; sapına kadar ortağıyım ben.

Monday, October 20, 2008

SAVCI'YA - FAZIL HUSNU DAGLARCA

SAVCI'YA

Savci, nedir dusundun mu,
Daglari sorguclu kilan?
Onlar susmaz, gece gunduz, onlar haykirir yuceden.
Gelmis daglardan yalnayak, durmus kapina bir issiz,
Seni bile icli kilan.

Sacvi, nedir dusundun mu,
Bicaklari uclu kilan?
Bir eski hak alinmamis, bir dere kan sorulmamis,
Sunun bunun alin teri,
Alinlari tacli kilan.

Savci, nedir dusundun mu?
Yazilari suclu kilan?
Usla, yurekle buyumus, gunduzler geceye karsi,
Ama nedir caglar uzre,
Beni senden guclu kilan.

FAZIL HUSNU DAGLARCA
26 Ağustos 1914, İstanbul - ö. 15 Ekim 2008

Ergenekon Durusmasindan Notlar-Fatma Sibel Yüksek

AÇIK İSTİHBARAT’IN NOTU: Yazarımız Fatma Sibel Yüksek, “Ergenekon davasının” ilk duruşmasını izledi. Yüksek’in çarpıcı izlenimlerinden bir bölüm sunuyoruz.

Fatma Sibel Yüksek

Acik Istihbarat

Mahkeme Başkanı Şengün “adil yargılamanın zarar görmemesi için” her türlü tedbiri almaya kararlı göründü. Ancak, bu kadar karmaşık ve usûl hatalarıyla dolu bir davanın altından nasıl kalkılabileceği konusunda net bir fikri yok gibi. Biraz, “Kervan yolda düzelir” havası var. Karşısındaki deve dişi gibi adamlar, daha ilk günden iddianameyi yerden yere vurmaya başladılar. Savunmanın tüm itirazlarını reddetmek mümkün değil. Bir tek itirazın bile haklı bulunması ise, iddianameyi iskâmbil kâğıdı kulesi gibi yerle bir edebilir..Açıkçası, bütün cafcafına ve aşırı misyon yüklemelere rağmen, “sürdürülebilir” görmedim ben bu davayı. Savcıların aşırı zorlamaları, inandırıcılığı bir hayli hırpalamış…

Aylardır sorgusuz sualsiz yatan sanıklar ise haliyle çok dolular, çok sabırsızlar ve hayli öfkeliler. Bu durum, savunmalara gereğinden fazla siyasi bir doz yükleyecek gibi görünüyor. Herkes “Dreyfus” havasında. Umarım öfkeleri onları savunmanın esasından uzaklaşma tuzağına düşürmez…

Efendim, siz Açık İstihbarat okuyucuları için üşenmedim, Ankara’dan İstanbul’a, İstanbul’dan sabahın köründe Silivri’ye gidip “Ergenekon” duruşmasını izledim. Biz, Açık İstihbarat olarak bu davanın tabii ki tarafıyız. Site yöneticimiz, bir yazarımız ve bir de eski yazarımız davanın tutuklu sanıkları arasında bulunuyor ama ben yine de izlenimlerimi sizlere objektif bir biçimde aktarmaya çalışacağım.

Öncelikle İşçi Partisi, CUMOK (Cumhuriyet Okurları Platformu), Atatürkçü Düşünce Dernekleri, Biz Kaç Kişiyiz Platformu ve Türk Gençlik Birliği gibi sivil toplum kuruluşlarına teşekkür etmek, değerlerini bilmek ve bu bir avuç yürekli insanı kutlamak durumundayız. Kısıtlı imkanlarıyla onlarca otobüs kaldırıp hapishane önüne gittiler, saatlerce tel örgülerin arkasında beklediler ve Atatürkçü yurtseverlerin yalnız olmadıklarını dosta düşmana gösterdiler.

Adalet Bakanlığı ve Cezaevi yönetimi tam anlamıyla sınıfta kaldı. Daha birinci kapıda bir hengâme, bir karmaşa… Bütün yapılması gereken tutuksuz sanıklar, sanık yakınları, gazeteciler ve avukatlar için 4 ayrı giriş ayarlamaktı oysa. Herkes aynı cam bölmeden giriş kartı almaya kalkışınca ortalık karıştı, insanlar birbirini ezdi. Dış güvenlikten sorumlu jandarmanın beceriksizliği inanılır gibi değildi. Tam anlamıyla çuvalladılar. Kavgalar çıktı, ayaklar ezildi, aslında aynı amaçlar için orada bulunan insanlar, izdihamdan dolayı birbirlerine gıcık oldular.

Tutuksuz sanıklardan Hayrullah Mahmut, “Komutan, tam iki saat önce kimlik verdim, hâlâ giriş kartı alamadım” diye çırpındıysa da sesini duyuramadı. Sanık Hayrullah Mahmut salona giremezken, “Ben dinleyiciyim kardeşim, dinlemeye geldim” diyen kim oldukları belirsiz insanlar, hiçbir engelle karşılaşmadan salonun baş köşesine kuruldular.

Olabildiğince anlayışlı, hoşgörülü ve savunma hakkını sonuna kadar kullandırmaya niyetli görünmeye çalışan Mahkeme Başkanı Köksal Şengün, yoğun izdihamdan dolayı bir ara kontrolü kaybeder gibi oldu. Gazetecilerin jandarmayla, sanıkların avukatlar ve birbirleriyle, avukatların avukatlarla, müdahil olmak isteyenlerin “olamazsınız” diyenlerle giriştiği sonuçsuz ağız dalaşını bir süre seyrettikten sonra Jandarma yüzbaşısıyla didişmekte olan Sevilay Yükselir’e yüksek sesle bağırdı.

Bu bağırış iyi oldu; herkes biraz kendini toparladı. Aslında Sevilay Yükselir de haklıydı ;çünkü Beşiktaş Adliyesi’ne akredite otuz gazetecinin yanı sıra, yaklaşık yirmi gazeteciye daha ek giriş kartı dağıtan cezaevi yönetimi, nedense birden bire bu kartları geri almaya kalkıştı; kimse de vermek istemedi haliyle…

Sorun, iki yüz seksen kişilik salona bin 500 kişi akın edince, kimin dışarı çıkarılacağını belirleme sorunuydu. Basın, avukatlar, bir de Sırrı Sakık ve saz arkadaşları yerlerinden bile kımıldamayınca, olan tutuklu sanık yakınlarına oldu ve hepsi salondan çıkarıldı.

Muhakeme usûlü konusunda çok ciddi sorunlarla baş başa olduğu bir bakışta anlaşılan Mahkeme Başkanı Şengün, çareyi tutuksuz sanıkları ve avukatlarını evlerine göndermekte buldu. Tutuksuz sanıklardan birisi, “Başkanım, şimdi ben gideyim mi diyorsunuz; Ankara’dan geldim de..” şeklinde karara inanamadığını belirten bir mütalaada bulununca, Şengün “Gidin, gidin…biz sizi tebligatla çağıracağız” dedi. Tutuksuz sanık yine emin olamadı: “Yani başkanım, ev adreslerimize mi göndereceksiniz tebligatı?..”

Tutuksuz sanıkları duruşmalardan ayırma kararı “mahkemenin bütünlüğü” ilkesini biraz zedelediyse de “tek zedelenen ilkemiz bu olsun” deyip bu faslı geçelim…

Sanık avukatların itirazları salonun elverişsizliği ve mahkeme heyetinin ‘güvenilirliği’ üzerinde yoğunlaştı. Mahkeme salonu gerçekten elverişsizdi; zaten bazı sanık ve sanık avukatının sadece salona değil, duruşmanın “cezaevi kampusünde” yapılmasına da karşıydılar. Örneğin, Doğu Perinçek’in avukatları çok çarpıcı bir olayı anlattılar mahkemeye: Kampuse giren bir grup sanık yakını ve avukat, arabaları ile duruşma salonunu ararken yollarını kaybetmiş, olmadık bir yere girince de cezaevinin dış güvenliğinden sorumlu jandarma arkalarından ateş açmıştı! Allah korusun, ya can kaybı olsaydı? Kemal Kerinçsiz, “infaz ve yargılama mekânlarının” birbirine karıştırılmasından doğabilecek sakıncaları uzun uzun anlattı.

Başkan Şengün’ün “yer darlığı” sorununa bulduğu bir diğer çözüm, salonun dışındaki bekleme bölümünü de “duruşma salonunun bir parçası” ilan etmek oldu…Salonun kapısı açıldı, bekleme bölmesinde kalanların da duruşmayı dinlemesine imkân verildi.

Sanıklardan Doğu Perinçek, Kemal Kerinçsiz, Muzaffer Tekin, Hayrettin Ertekin, Behiç Gürcihan, İsmail Yıldız, Semih Tufan Gülaltay söz aldılar. “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmaktan suçlu bulunmuş AKP’ye tek bir ceza davası açılmamışken, bir siyasi parti başkanı olan beni siz değil, Anayasa Mahkemesi yargılamalı” diyen Perinçek, “Erdoğan’ın savcı, DTP’nin müdahil olduğu bir davada sanık olmak onurdur” diye konuştu..

Kemal Kerinçsiz’in konuşması da güzeldi. Avukatlığını üstlendiği sanıklar ve Barolar Birliği’nden aksi bir karar çıkmadığı için halen “sanık avukatı” konumunda bulunduğunu söyleyen Kerinçsiz, “hem sanık, hem avukat” olarak garabet bir durumun içinde olduğuna dikkat çekti.

Muzaffer Tekin, “Ben bu örgütün yöneticisiymişim; ancak böyle bir örgütten haberim yok!” diyerek herkesi güldürdü. İsmail Yıldız, can alıcı bir hatırlatmada bulundu. Başbakan’ın “Ben bu davanın savcısıyım” şeklindeki veciz sözü konusunda hafızaları tazeleyen Yıldız, “Bir başbakanın böyle bir ağırlık koyduğu bir davada mahkeme üyeleri olarak siz ne derece vicdanlarınızla hareket edebileceksiniz?” sorusunu yöneltti. Yıldız’ın bu sorusuna Başkan Şengün’ün cevabı sert oldu..Bu mahkemenin asla ve asla böyle bir sorunu yoktu, herkesin içi rahat olsundu!

Semih Tufan Gülaltay, mart ayında kendisini ek ifadeye çağıran Ergenekon savcılarının kendi aralarında “Yüzde 47 oy almış bir partiyi nasıl kapatmaya kalkarlar” diye konuştuklarını ve Doğu Perinçek’leri tutuklama hazırlığı yaptıklarını söyledi. Gülaltay’ın konuşmasını daha fazla uzatmasına Mahkeme Başkanı Şengün izin vermedi. İlk kez bir sanığa “sen” diye hitap etti ve bu tür iddiaları savunma sırasında gündeme getirebileceğini söyledi.

Behiç Gürcihan, duruşmaların şu veya bu nedenden dolayı daha fazla gecikmesine karşıydı. Salonun elverişsizliği, mahkeme heyetinin çekilmesi gerektiği, görevsizlik veya mahkemenin Ankara’da görülmesi gibi taleplerin yargılamayı geciktirdiğini savunan Gürcihan, “Üzerimize aylardır terörist yaftası yapıştırıldı, ben bir an önce kendimi savunmak istiyorum” dedi. Gürcihan’ın bu talebi, bazı sanıklar ve sanık avukatları tarafından “gereksiz bir acelecilik” olarak değerlendirildi. Mahkemeye ara verildiğinde, Semih Tufan Gülaltay ile Behiç Gürcihan arasında bu konuda itişip kakışmaya varan bir tartışma yaşandığını öğrendik.

Böyle kapsamlı davalarda olur böyle şeyler. Bu insanların pek çoğu birbirini hiç tanımıyor, tanıyanların önemli bir kısmı birbirinden hazzetmiyor..İtişme yaşanması normaldir.

Oktay Yıldırım’ın avukatı oldukça renkli bir insandı. Usûl hakkındaki görüşlerini açıklamak için söz aldı ama çok kısa bir sürede ‘esasa’ geçti. Konu epeyce dağılır gibi olunca Şengün’den müdahale geldi. Avukatın, ‘reddi hakim” talebi önce sadece bir mahkeme üyesiyle sınırlı gibi algılanınca, sanık avukatı duruma açıklık getirdi:

“Sizin de çekilmenizi talep ediyorum Sayın Başkan…”

Mahkemeye müdahil olarak katılmak isteyenlerin durumu ise tam bir alemdi. Çağdaş Hukukçular Derneği, “böyle önemli bir davada” kamunun yeterince temsil edildiği, buna karşılık “toplumun” temsil edilemediği gerekçesiyle müdahil olmak istiyordu. “Toplum” kendileri oluyordu yani…”Ergenekon’un kanlı bir terör örgütü olduğunu” söyleyen ÇHD temsilcisi, bu tespiti ile ne mahkeme heyetine, ne iddia makamına, ne de sanıklara söyleyecek söz bırakmadı. Hükmü kendi çapında kestirip attı…

İnsan Hakları Derneği denilen “PKK’lı Hakları Derneği”ni temsil eden bayan avukat ise, nasıl başardıysa olayı 1998 yılında Akın Birdal’a yapılan suikaste bağlayıp “Biz de bu davada yargılananların mağduruyuz” buyurdu…

Herkes kendi canını sıkan bir olayın failini orada aramaya gelmiş gibiydi. Bit pazarı gibi bir yerdi yani Silivri’deki duruşma salonu…Keçisi çalınan, “Bunlar çalmıştır” diye müdahil olmaya koşmuştu…

Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu, “Türkiye’yi etkileyen kanlı olaylardan en fazla Diyarbakır bölgesinin etkilendiğini” belirterek, kendine has “bölgeciliğini” gene konuşturdu. Davaya, “Diyarbakır Barosu olarak” müdahil olma isteği ise resmen üstü kapalı bir “federasyon” söylemiydi. Başka bir ülkenin veya özerk bölgenin “meslek örgütleri” adına konuşur gibi konuştu hazret!

DTP’lilere gelince…Sırrı Sakık, Sebahat Tuncel, Hasip Kaplan ve adını hatırlayamadığım bir-iki kadında bir tafra, bir tafra…Zannedersiniz şehit katili benim, kendileri sütten çıkmış ak kaşık!. Nasıl bir kendine güven duygusu, nasıl bir ‘hesap sorma’ küstahlığı, nasıl bir artistlik anlatamam…

Onlar da müdahil olmak istiyorlarmış…

Yazının fazla uzadığının farkındayım. Mahkeme heyeti ve sanıklar hakkındaki genel gözlemlerimi de kısaca aktarıp bugünlük bitirmek isterim.

Dediğim gibi, Mahkeme Başkanı Şengün “adil yargılamanın zarar görmemesi için” her türlü tedbiri almaya kararlı göründü. Ancak, bu kadar karmaşık ve usûl hatalarıyla dolu bir davanın altından nasıl kalkılabileceği konusunda net bir fikri yok gibi. Biraz, “Kervan yolda düzelir” havası var. Karşısındaki deve dişi gibi adamlar, daha ilk günden iddianameyi yerden yere vurmaya başladılar. İtirazların tümünü reddetmek mümkün değil. Bir tek itirazın bile haklı bulunması ise, iddianameyi iskâmbil kâğıdı kulesi gibi yerle bir edebilir..Açıkçası, bütün cafcafına ve aşırı misyon yüklemelere rağmen, “sürdürülebilir” görmedim ben bu davayı. Savcıların aşırı zorlamaları, inandırıcılığı bir hayli hırpalamış…

Aylardır sorgusuz sualsiz yatan sanıklar ise haliyle çok dolular, çok sabırsızlar ve hayli öfkeliler. Bu durum, savunmalara gereğinden fazla siyasi bir doz yükleyecek gibi görünüyor. Herkes “Dreyfus” havasında. Umarım öfkeleri onları savunmanın esasından uzaklaşma tuzağına düşürmez…

Friday, October 17, 2008

GEORGE SOROS’UN DOĞRUSU

GEORGE SOROS’UN DOĞRUSU

Mustafa Yildirim

15 Ekim 2008
myldrm2008@gmail.com

Quantum naylon şirketine ortak bankerlerin temsilcisi (resmi belgeye göre danışmanı ) George Soros, para piyasalarıyla ilgili söz etmişse, inanmadan önce bir iyice düşünmek gerek. Ne de olsa Soros, keskin açıklamalarıyla bırakınız piyasa oyuncularını devletleri bile yanlışa yönelterek vurgun vurmakla ünlüdür.
G. Soros, bundan birkaç ay önce “Bugüne dek hiç görmediğimiz bir ekonomik bunalım geliyor” demişti. Onu pek seven, ve hatta onunla buluşan T.C. yüksek makamları duymazdan gelmişti bu sözleri. Öyle ya onlar bu işleri Soros’tan iyi bilirlerdi.
George Soros yıllarca önce, Türkiye’nin güvenliğinden sorumlu yetkililerin bile pek açık söyleyemedikleri o küreselleşmenin anlamını ve gerekliliğini de belirtmişti:
“19. yüzyılın büyük bölümünde İngiltere’nin çok saygın bir konumu vardı; dünyanın bankacılık, ticaret, gemicilik ve sigorta merkeziydi. Bütün yerküreyi kuşatan koloniler imparatorluğuydu.
Herhangi bir sorun çıkan yere gönderebilecek silahlı gemiler filosunu besleyebiliyordu...
Birleşmiş Milletler’e karşı tepkiler o kadar güçlü ki onu dünyada huzur ve düzeni sağlayacak bir güç haline getirmektense öldürmemiz daha büyük olasılık.”
Öyleyse dünya düzenini kim sağlayacak? Bunun yanıtı da G. Soros’tan gelmişti. Vur-Kaç cambazı, “Britanya imparatorluğunun çağdaş bir türü olarak, yeni bir dünya imparatorluğu, küresel devlet kurulmalı, düzen sağlanmalıdır” diyordu. (SÖA Gözden Geçirilmiş Basım 18, s. 280)
İMPARATORLAR BELLİ, YA ORTAKLARI?..
Özetlersek, dünyada yeni bir koloniler imparatorluğu kurulmaktadır. Bu imparatorluğun düzenini (askeri, siyasi, iktisadi) de yüzyıl öncesinin Britanya İmparatorluğu gibi bir merkez sağlayacaktır.
Koloni imparatorluğunda bağımsız devletlere elbette yer yoktur. Koloniciliğe başkaldıranlar ise daha baştan “teröristtir.”
Bugünlerde imparatorluğun iktisadi düzeni Soros’un da önceden kestirdiği gibi çatırdıyor. “Sonra ne olur? “ diye soruyorlar. ne olacağı var mı; imparatorluğun Batı Kolektifi (AB ve ABD), vurgundan yararlanmak için kendi vur-kaççılarını güçlendirecek. Kolonileşme yolunda hızla ilerlemeye kararlı olan Türkiye gibi, zavallı ülkeler, bu fırsatla bir kez daha soyulacak! Güvenliği ve düzeni nasıl sağlayacaklarına gelince; geleceği okumasını bilen generallerin sözlerini anmak gerekiyor:
“Türk Amerikan ilişkileri iki ülkenin ortak değerleri üzerine inşa edilmiştir, köklüdür ve tarihidir. Bugün bu ilişkiler, iki ülke için her zaman olduğundan çok daha önemlidir. Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri, belirli bir konuya bağlanamayacak kadar geniş ve kapsamlıdır.”
Kökün nerede olduğunu bilemiyoruz. Genişliğiyse hiç ama hiç anlayamıyoruz. Takılıp kalmışız imparatorlara karşı bile zaferler kazanılabileceği örneğine; uğraşıp duruyoruz.
Amerikan Kongresi raporlarında Mustafa Kemal ve ordusunun başkaldırısı devlete karşı bir “isyan” olarak belirlendiğine ve günümüzde bu tür isyancılara “terörist” dendiğine göre; bir düşünün bakalım: Amerika ile Türkiye ilişkisinin “köklü” tarihini yadsıyan; “geniş işbirliği”nden yana olmayanlara ne denir?
Yakında öğreniriz! İktisadi, siyasi ve güvenlik yönünden ortalık karmakarışıkken… Devleti yönetenlerin (sivil-asker) başlarını kaşıyacak zamanları bile olmaması gerekirken, hemen her gün medya aracılığıyla atışıp durmaları, o ülke senin bu ülke benim gezmeleri, gün olur sona erer ve “yeni tehdit”in ne menem bir şey olduğunu öğreniriz.
Belki de öğrenemeyiz. Belki de onlar haklıdırlar: Güvenlik ve barış, köklü ortağa; laiklik de İsrail’in yedek örgütlerine emanettir.
Anlı şanlı konuşmalarda “Atatürk” adını ağza alırken, bir iyice düşünmeli ki, kırk kere “laiklik” dense de; tahrifle, kitabına uydurmakla tutulan yol, hiçbir zaman onun yoluna uymaz!