Washington Haber Forum-Washington News Forum

Monday, October 26, 2009

HANGİ MİLLİ SINIR? (1)

Mustafa Yıldırım

“Kürt açılımı” diyorlar ve ortalık karışıyor. Öyle değil, böyle açılım vs. vs.
Sıkışıyorlar…
Takvime bağlanmış mı nedir, zaman geçtikçe sinirleniyorlar.
General, Kürt toprak ağasının, köyler ağasının elini öpmeye kalkıyor; ama adam öleli çok olmuş.
General ve Generaller, birden susuyorlar. Onların yerine MGK bildirisi konuşuyor: “Açılıma devam!”
Uyuyanlar uyanmak üzere, derken birden konu değişiyor: Türkleri, Türklerin devletini ırklara kıyan caniler, katiller olarak ilan edenlerle tokalaşıyorlar… Azerbaycan bayrakları yerlerde sürünüyor.
PKK uzlaşması unutuluyor, derken birden sınır kapıları açılıyor.
Kime?
Yıllardır Türkiye topraklarında gözü olan; böyle olduğu için de PKK’ye yardım ve yataklık eden Suriye devletine. Tüm melanetlerine karşın, bir kerecik bile geri adım atmayan, Özal ve gerisince sırtı sıvazlanan Suriye yönetimi istedi diye sınır, vizesiz yolgeçen hanına çevriliyor…
Ses yok!
Amanoslar’a çıkan Kürt teröristler de unutuluyor; Hatay ilini içine alan Suriye haritaları da…
Belki uyuyanlar şimdi uyanır, derken Irak sınırına PKK yürüyüşü başlıyor.
En baştakine diyorlar ki “Bakınız PKK’liler sınıra geliyorlar!”
En baştaki yanıtlıyor: “İyi ya güzel işte!”
İkinci baştakine diyorlar ki “Açık açık anlat ‘Kürt’ ya da ‘demokratik’ ya da ‘milli’ projeni de görüşümüzü söyleyelim.”
İkinci baştaki oralı olmuyor; “Anaların gözyaşları üstünden…” diye başlıyor, söylüyor da söylüyor.
Bakıyorlar ki olmayacak; “Haydi gel görüşelim; ama kayıt altına da alınsın!” deniyor.
İkinci baştaki kayıtlı görüşme çağrısını yanıtlıyor:
“Ahlaksızlık…”
PKK, askeri kılıklarıyla, bir Kürt ordusu görüntüsüyle, sınırı geçiyor; zafer şarkıları eşliğinde Diyarbakır’da gövde gösteriyor.
En baştaki susuyor, ikinci baştaki de…
Halk uyandı uyanacak. Mecliste grubu bulunan muhalefet partilerin de yüksek perdeden söyleniyor.
En baştaki, sınırı geçenlere “ölçüsüz davranılmasından kaçınılması” tavsiyesinde bulunuyor.
İkinci baştaki, “… şovmenlik hoş olmadı” diyor.
En baştaki ve ikinci baştaki neden böyle konuşuyor, anlaşılır gibi değil. “Sınırın delinmesi için anlaşmayı kim yaptı?” sorusu boşlukta kalıyor.
“PKK’yi devletlerarası savaş hukukuna göre, bir savaşın bir yanındaki ordu kimliğinde Türkiye içine alan kim?” sorusu da boşlukta çınlıyor.
Bu arada Ermeni protokolünden beri susan, sınır delinirken sessiz kalan General ve Generaller de gösterileri “kabul edilemeyeceğini” demokrasi sözcüğünü de ekleyerek açıklıyorlar.
Dikkat, sınır törenlerle delinmiş, PKK üniformalılar göstere göstere sınruı geçmişler; ama generaller dâhil en baştakiler, yalnızca ve yalnızca gösterilerden yakınıyorlar!
Milli sınırlar koruma kollama görevi kapsamındaymış; “terörizmle sonuna dek savaşılacakmış!
Kimin umurunda?!
“Pentagon generalleri görüşmelerinizde Türk federe bölgesinin sınırlarını da tavsiye etmişler miydi?” sorusu başkentlikten çıkmış Ankara’nın loş sokaklarında gezinip duruyor.
Bir yandan üniformalı PKK sınırı delip giriyor; öte yandan aynı gün üniversiteli gençleri PKK’ye eleman kazandırıyorlar diye içeri tıkıyorlar.
Sınırı geçen üniformalı PKK’liler suça bulaşmadı, diyorlar. Doğru olabilir; onlar kalaşnikofların şarjör paketlerini ve topuk mayını sandıklarını taşımakla yetinmişlerdir kimbilir. İyi de neden üniformalılar?
Adaletmiş!
Güvenlikmiş!
Ulusal egemenlikmiş!
Haydi oradan!..
***
Muhalefet partilerine gelince:
Bağırıp çağırmakla, demeçlerle durumu geçiştirmenin yararı yok; çünkü bu işleri kotaranlar zaten bu devletin temel ilkeleriyle hesaplaşmaktalar. Onlar, kafalarının içindeki yasalara uygun çalışıyorlar.
Madem ki demokrasi var, madem ki yasal tavır koyma yolları açık! Öyleyse ayrılığı körükleyenlere (yerli yabancı kim varsa ona) karşı, birliği güçlendirici bir uyarı için halkı alanlarda toplayınız.
Toplayınız ki, bu işleri, hiçbir Cumhuriyet devleti ilkesine uyma gereği duymadan, çekinmeden yürütenler, sessiz sanılan, sabırlı çoğunluğun uyumadığını görsünler! Görsünler ki biraz olsun gerilesinler…
Yurttaşlar, en yasal haklarını kullanmalı. İlerindeki milletvekillerini bu olumsuzluklar karşısında uyanık ve sorumlu davranmaya çağırmalılar. Belki TBMM, en baştakilerin emirleri dışında yeni bir sağduyulu yola girer.
Yoksa geç olacak ve yabancıların yıllardır bekledikleri gibi iç huzursuzluk önlenemeyecek ölçülere varacak.
İçerde yıkım, ABD ve öteki yayılmacılarla, bebeklerin, öğretmenlerin canına kıyan meçhul PKK’lilerin hesabına gelebilir; ama analar da işte o zaman ağlayacak kadar yaşamayabilirler…
24 Ekim 2009 myldrm2008@gmail.com

Monday, October 12, 2009

NÛRCULUK DENEN MÂNEVİYÂT ÇÖPLÜĞÜ - Buğra Atsız

NÛRCULUK DENEN MÂNEVİYÂT ÇÖPLÜĞÜ

Dr. Buğra Atsız
5 Ekim 2009
Kanada

Demokrasi fikir hürriyeti olmaktan çıkıp ipe sapa gelmez fikirlerin hürriyeti olduğu zaman işler yolundan çıkar. Demokrasilerin kudret ve güzelliği, siyâsî irâdenin meseleleri tekrar yoluna sokmaktaki mahâretidir diyenlere söyleyecek söz bulamayız, ama eğer o siyâsî irâde de ipe sapa gelmez fikirlerin batağına, biraz da politik hesaplarla millî olmayan kuvvelerce itilerek saplanmışsa, ortada büyük bir problem var demektir. Buna başka bir münâsebetle belirttiğim gibi bir de demokrasilerin gitgide bir avâm hâkimiyeti hâline gelmesiyle zekâ ve seviyenin de düşmesi katılırsa, durumun fecâati daha belirgin bir şekilde ortaya çıkar. İpe sapa gelmez fikir derken elbette dini değil, ama onun zekâ ve seviyenin düşmesi sonucu siyâsîleştirilerek dejenere edilmiş hâli olan Nûrculuğu kasd ediyorum. En ilkel toplumlarda bile var olan din, insanların akıl ve bilimde ilerlemesi ile daha aklî olmuş ve çok Tanrıdan başlayarak daha az Tanrıya doğru gerileyerek son olarak tek Tanrıda karâr kılmış ve bazılarına göre de tek Tanrı ile gerçek sayısına iyice yaklaşmıştır. Din müessesesini artık ilim ve teknolojinin her alanda hâkim olduğu 21. yüzyılda aklın kabûl edemeyeceği hurâfelerden, saçma inançlardan arındırarak tamâmen bir vicdan meselesini hâline getirmek, tartışma konusu olmaktan çıkarmak ve din hakkındaki yazıları sâdece konunun uzmanı olan kişilere bırakmaktan başka çâre kalmamıştır. Yoksa kara câhil bir Kürdün başlattığı Nûrculuk ve benzeri tarîkatler vasıtası ile Türkiyenin altı oyulmakta ve çökertilmeye çalışılmaktadır. İlkel bağnazlıkları ile altını oydukları Türkiye çöktüğü zaman enkâzın altında kendilerinin de kalacaklarını fark edemeyecek kadar ahmak olan bu tâi’fenin şimdiyedek verdiği zarâr herhâlde fecâat sınırlarını çoktan aşmış olmalı. Maalesef bu ahmaklığa kendi kültürünün yok olduğunu fark etmeyen binlerce Türk ortak olmaktadır. Bunun en belirgin sebeblerinden biri milletleri millet yapan ortak bir birleştiricinin, yâni bir ülkünün olmamasıdır, yâhut da var olanın yok edilmiş olmasıdır. O ülkü olmayınca da yerini ipe sapa gelmez fikirlerin doldurması kaçınılmaz olur. Bu her millet için geçerlidir. Nûrculuk denen hezeyân işte bunlardan biridir.

Pekiyi, Nûrculuk nedir? Nûrcular kimdir? Nûrcular, aralarında avam tabakasından aydına kadar içinde her türlü adamın bulunduğu, Saîd-i Nursî adında bir câhil Kürdün peşine takılmış bir gâfil sürüsüdür. Nûr risâlesi talebeleri adı verilen bu sürü, Kürd Saîdin Kürd hammal Türkçesiyle yazdığı risâleleri toplanıp okuyan ve “aydınlandığını” sanan bir zavallılar yığınıdır. Şafiî mezhebinden olan bu Kürt kendisine Bedîüzzamân, yâni zamanların hârikası demekte, mürîdleri de onu bu adla yüceltmektedirler. Adamda tevâzû denen kavram hak götüre. Zâten hayatını inceleyenler bu kör câhil Kürdün kendisine ne yalanlar ve dolanlarla, ne gibi sahtekârlıklarla ne pâyeler biçtiğini hemen göreceklerdir. İlgilenenlere önce Turan Dursun’un kitabı “Müslümanlık ve Nûrculuk”, Istanbul, 1996, Kaynak Yayınları ile Yeni Hayat dergisinin kasım, aralık 1996 nüshaları ile şubat, mart 1997 nüshalarında Bilge Orhonlu’nun Nûrculuk hakkındaki bir dizi makalesini tavsiye ederim. Onun için hayâtı hakkında burada teferruâta girmeyi gereksiz buluyorum. Ama iki husûs önemlidir.

Birincisi Kürd Saîd’in tımarhâneye girmiş olması, ki bunu kendi ifâdesinden biliyoruz. Kürd Saîd 1907 yılında Istanbula ikinci gelişinde Abdülhamîd’e hitâben saraya bir dilekçe verir. Dilekçede kullandığı ad da tevâzûa lüzûm görmediği için Molla Saîd-i Meşhûrdur. Bu dilekçe Şark ve Kürdistan gazetesinin 19 Teşrîn-i Sânî [kasım] 1908 târihli ilk nüshasında yayınlanmıştır. Adında Kürdistan kelimesi geçen bu yayın organının daha ilk sayısında yazısının tanıtımında Bedîüzzamân Molla Saîd Efendi Hazretleri olarak takdîm edilen Kürd Saîd’in Kürtçü çekirdek bir kadronun içinde yer aldığı belli oluyor (Malmîsanij, Saîd-i Nursî ve Kürt Sorunu, Istanbul, 1991, s. 84, Doz Yayınları). Dilekçesinde Türkiyenin doğusundan Kürdistan diye bahs eden Saîd, her ne kadar Kürdistanda okullar açılmış ise de gönderilen öğretmenler Türkçe ders verdiklerinden bundan sâdece Türkçe bilenlerin faydalandığını, bölge halkının Kürtçe konuşanlarına bu okulların bir faydası olmadığını, buralarda Kürtler için de okullar açılmasını ve Kürtçe eğitim yapılmasını teklif ediyor. Yâni bölge halkını Türkler ve Kürtler diye ayırarak Kürt ırkçılığı yapıyor. O günden bu güne isteklerde değişen bir şey olmadığının göze çarpması ise ayrı bir konu. Tek fark, Kürt Saîd’in bu dilekçe üzerine emr-i şâhâne ile tımarhâneye gönderilerek müşâhede altına alınmış olmasıdır. “Nasıl ki zamân-ı istibdâtta tımarhâneye düştüm, dîvânelerin hükmüne konuldum...........ben dîvâneliği kabûl ettim. Şâhit olunuz ki, böyle akıldan istifâ ediyorum, dîvâneliğimle iftihâr ediyorum. Ey Kürdler, tımarhâneyi bunun için kabûl ettim. Kürdlüğü lekedâr etmemek için irâde-i pâdişâhiyi, maâşını, ihsân-ı şâhâneyi kabûl etmedim” (İsmâil Göldaş, Kürdistan Teâli Cemiyeti, Istanbul, 1991, Doz yayınları, s. 30). Saîd burada da kendine pay çıkarmaya çalışarak pâdişâhın kendisine başlamak istediği maâşı red ettiğini söylüyorsa da bunun söz konusu olması mümkün değildir. Meczûb yerine koyarak onu tımarhâneye sokan kuvvet her hâlde kendisine bir de maâş bağlayacak değildi. Şimdi gelin bu tımarhânelik zırdelinin yumurtladığı nânelerden bir kaçına bir göz atalım:

- Risâle-i Nûr düşmanları teslim olmak zorunda bırakan elmas bir kılıçtır.
- Risâle-i Nûr girdiği yerleri mübâreklendirmiş, bu arada bir ilimizi, yâni Ispartayı mübâreklik makâmı kazandırmıştır. (Cümle düşüklükleri bana âit değildir.) Eski zamanların mübârek kenti Şâm-ı Şerîfin mübârekliği Risâle-i Nûr vasıtası ile Ispartaya nasîb olmuştur. ......... Onun için bu vilâyetin bütün insanları, hattâ dinsizleri bile beni ve Risâle-i Nûru savunmak zorundadırlar.
- Risâle-i Nûr Kurânın bir aynasıdır. Bir mûcize durumundadır.
- Ölüm hakîkatinin muammâsını yalnızca Risâle-i Nûr çözmüştür.
- Nûr risâleleri içinde bâzıları birer hârikadır.
- Risâle-i Nûrun bölümlerinden bâzıları altı saatte yazıldıkları hâlde en güçlü dindâr filosoflar o parçaları altı günde bile yazıp meydana getiremezler.
- İkinci Dünyâ Savaşına katılmamızı önleyen Risâle-i Nûr olmuştur.
- Diğer yaratıklar nasıl Risâle-i Nûr ile ilgileniyorsa, kuşlar da ilgilenir elbet onunla.... Kuşlar Risâle-i Nûru başarılarından dolayı tebrîk edip alkışlarlar.
- Risâle-i Nûr çekirgelerden, serçelerden, güvercinlerden, kısacası hayvanlardan (hayvan kelimesinin tefsîrini okuyucunun muhayyelesine bırakıyorum. B. A.) başka yer küresini, hattâ hava tabakasını bile kendisiyle meşgûl etmektedir.
- Risâle-i Nûr Kurân-ı Kerîmin en hakîkî tefsîridir.
- Risâle-i Nûrdan alınan bilgiler, onu yazarken akıtılan mürekkebler, şehîtlerin kanından daha üstündür. Risâle-i Nûra yapışmak sûretiyle Peygamberin yolundan gidenler, şu fesat zamânda yüz şehît sevâbından daha çok sevâb kazanırlar.
- Risâle-i Nûru okumak ya da yazmak, âlim olmak için yeterlidir. Başka şey istemez.
- Risâle-i Nûra itîrâz edilemez. Yapılacak bir itîrâz en ulu kişilerden, Kutb-u Âzamdan da gelse aldırış edilmemelidir.

Bu ve benzeri saçmalıkları uzatmak mümkün. Yukarıdaki incileri (!) Tûran Dursun’un adı geçen eserinin 40 ilâ 62. sayfalarınan rastgele aldım. Yazar belli ki söylenenleri daha anlaşılır hâle getirmek için çetrefil Kürt hammal Türkçesiyle yazılanları sâdeleştirmiş. Dursun kitabında Kürt Saîdin çelişkilerini, mürîdlerinin bu câhil deliyi ne için ve nasıl övdüklerini vs. ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Nûrculuğun ne mene bir ahmaklık olduğunu öğrenmek isteyenler için vaz geçilmez bir kitaptır, şâyân-ı tavsîyedir. Sâdece bir misâl olsun diye Tûran Dursunun kitabının 13 sayfasında Kürt Saîd için söylediklerini tekrâr etmek kâfidir sanırım:

“Saîd-i Nursîyi kısaca anlatmak gerekirse şöyle denilebilir; Saîd-i Nursî, karanlık emellerini gerçekleştirmek için dînimizi âlet eden, gerçekte dînin temel ilkelerine bile inandığı şüpheli olan riyâkâr bir insan olarak yaşamış ve hayâtının sonuna kadar bu tutumunu sürdürmüştür”.

İkinci önemli husûs ise Kürt Saîdin bir Kürt milliyetçisi olduğudur. Bu adamın 1327 (=1909) yılında Istanbul Vezîr Handa bulunan İkbâl-i Millet Matbaâsında basılmış “İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi Yâhut Dîvân-ı Harb-ı Örfî ve Saîd-i Kürdî” adlı 48 sayfalık bir eseri vardır. Kendisi de burada ayrıca Kürt olduğunu açıkça belirtmektedir. Eserin editörü de Kürdîzâde Ahmed Râmizdir. Eserin hâtime kısmı Kürt Saîdin nasıl Kürt milliyetçiliği yaptığını göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Her zamân olduğu gibi çapraşık ve ağdalı bir dille yazılmış olan bu kısım şöyledir:

“Ebnâ-i cinsime (soydaşlarıma) burada birkaç söz söylemezsem, bence bahs nâtamâm (eksik) kalır. Ey Âsûrîler ve Keyânîlerin cihângîrlik zamânında pişdâr, kahramân askerleri olan aslan Kürtler! Beşyüz senedir yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa sahrâ-i vahşette vahşet ve gaflet sizi yağma edecektir. Hikmet-i ilâhî denen makine-i âlemin nizâmı ve telgraf hattı gibi umûm âleme mümted ve müteşâib kânûn-i nûrânî-i ilâhînin müessisi olan hikmet-i ilâhî ufk-ı ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış size emr ediyor ki, tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zâyî olan hamiyyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhîd ve mezcederek zerrâtın câzibe-i cüz’iyyeleri gibi câzibe-i umûmî-i millî teşkili ile Kürt gibi bir kütle-i azîmi küre gibi tedvîr ederek şems-i şevket-i islâmiyye ve Osmâniyyenin mevkîbinde bir kevkeb-i münevver gibi câzibesini ittibâ ile muvâzene ve âheng-i umûmiyyeyi muhâfaza ediniz.....”

Bu lâf kalabalığı böylece devâm edip gidiyor. Türkçesi kısaca şöyle:

“Ey Âsûrlular ve Ahemenîdlerin cihângîrlik zamânında onların öncüleri ve kahramân askerleri olan aslan Kürtler! Beşyüz yıldır yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrâsında yağma edecektir. İlâhî hikmet denilen, âlem makinasının nizâmı ve telgraf hattı gibi bütün âleme dalbudak salan Tanrının nûrlu kânûnunun kurucusu olan ilâhî hikmet ezel ufkundan kader parmağını kaldırmış size emr ediyor ki, ayrılık gayrılıkla damla damla dağınık sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi milliyet fikri ile birleştirip kaynaştırarak zerrelerdeki küçük câzibelerden bir umûmî ve millî câzibe teşkîli ile Kürtler gibi büyük bir kütleyi dünyâ gibi döndürerek İslâm ve Osmânlı şevket güneşinin mevkîbinde parlak bir yıldız gibi câzibesine uymakla muvâzeneyi ve umûmî âhengi muhâfaza ediniz”.

Bu acemîce bir araya getirilmiş lâf salatasının daha başında anlaşılacağı üzere Kürt Saîd bütün Kürtleri Kürt milliyetçiliği fikri etrâfında birleşmeye çağırmaktadır. Yazının devâmı okunduğunda da başka bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Bu tevîl ve tefsîr edilemeyecek kadar açıktır. Yâni Kürt Saîdin bir İslâmcı değil, bir Kürtçü olduğunu anlamamak için ahmak veyâ hâin olmak gerekmektedir. Eğer Atsızın 7 Mart 1964 târihli Ötüken dergisinin 109. sayısında neşr edilmiş olan “Nûrculuk Denen Sayıklama” isimli makâlesinde de ifâde ettiği gibi Kürt Saîdin amacı geri kalmış Kürtleri kalkındırmak olsa idi, o zamân ‘Bilgi sâhibi olun, okuyun’ vs. demekle yetinir, kimsenin de buna bir îtirâzı olmazdı. Ama sen kalkacaksın, ilkel bir dil olan Kürtçeyi edebî bir dil olan Türkçeye karşı tavsîye edeceksin, meşrûtiyetin memlekette sebeb olduğu sarsıntıdan ve otoritenin gevşemesinden istifâde ederek kendi cemâat gâyelerini gerçekleştirmek isteyen Hristiyan tebaalar gibi bir Müslümân kardeş (!) olarak imparatorluğun bütün yükünü ve çilesini çekmiş olan Türkleri arkadan vurmaya çalışacaksın, kendine târih ve şeref uydurma ihtiyâcında olan bütün ilkel cemâatler gibi bir roman kahramânı olan Zâloğlu Rüstem ve sâdece anası Kürt olan Selâhâddîn Eyyûbîyi birer Kürt kahramânı diye empoze etmeye çalışacaksın, Kürtlerin mevhûm meziyetlerini ileri süreceksin ve onlara devlet kurdurmaya çalışacaksın, devletin buna müsaade etmeyeceğini anlayınca da 180 derece çark edip Saîd-i Kürdî adını Saîd-i Nursî yaparak Nûr Risâleleri diye cehlin ve taassubun örneği olan karalamalarla bir dîn mürşîdi olmayı başaracaksın. Bravo doğrusu!

Fakat sahtekârlık burada bitmiyor. Yukarıda kısaca ilk paragrafını verdiğimiz hâtimenin Sözler Yayınevi tarafından yayınlanan 1960 ve 1978 baskılarındaki metin ilk metinden farklıdır. “Ebnâ-i cinsime” olmuş size “Vatandaşlarıma ve kardeşlerime”, “Ey Âsûrlular ve Ahemenîdlerin cihângîrlik zamânında onların öncüleri ve kahramân askerleri olan aslan Kürtler!” olmuş size “Ey eski çağların cihângîr Asya Ordularının kahramân askerlerinin ahfâdı olan vatandaşlarım ve kardeşlerim”, orijinaldeki 4. paragraf tamâmen kaldırılmış, 6. paragraftaki “Rüstem-i Zâl ve Selâhâddîn Eyyûbî gibi Kürt kahramânlarıyla” lâfı, felâket bir zırvalama ile olmuş size “Selâhâddîn Eyyûbî ve Celâleddîn Harzemşâh ve Sultân Selîm ve Barbaros Hayreddîn ve Rüstem-i Zâl”. Yâni Nûrcular zırvayı bile tevil ederek dansözlere dil ısırtan bir kıvırtmayla cibiliyetlerinin, ahlâklarının ve müslümânlıklarının (!) gereğini hakkıyla yerine getirmişlerdir.

Bu arada Kürt Saîdin İkinci Meşrûtiyetten sonra İttihâd ve Terakkî içine girmeye çalışmasını da söylemek gerekir. Bundan maksad tabiî tarafdâr olması değil, hayâl ettiği Kürdistan için bir takım haklar elde etmekdi. Aynı zamânda da Abdülhamîde muhâlif bir harekete katılmış olmakdı. Saîd daha o zamân ırkçılığını yakınlaşmalarıyla ortaya koymaktadır. Abdullah Cevdete yakınlığı ve Ziyâ Gökalpe mesâfesi bunun bir tezâhürüdür. Saîdin Şark ve Kürdistan, Kürt Teâvün ve Terakkî Gazetesi, Volkan, Tanîn, Serbestî, Mizân, Misbah gibi gazetelerde Kürtler hakkında epey yazı yazdığı bilinen bir gerçektir. Yâni Kürt Saîdin herkesin inandırılmaya çalışıldığı gibi bir dîn âlimi filan değil, düpedüz bir Kürtçü olduğunu her fırsatta tekrâr etmekte fayda var. Netekim kendini yakın hissettiği Abdullah Cevdet, Kürt Teâvün ve Terakkî Cemiyyeti adı altında başlayan harekete daha Mısırda iken Kürt Saîdin Meşrûtiyet sebebiyle verdiği hutbeleri İctihâd Matbaâsının Istanbul şubesinde bastırarak destek vermiştir. Şükrü Hanioğlu “Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi” (Istanbul, 1982, Üçdal Neşriyat) isimli kitabının 315inci sayfasında şöyle demektedir: “Ayrıca siyasal ve felsefî açıdan Abdullah Cevdetin uyuşmasının imkânsız olduğu Said-i Kürdî gibi bir kişiye yardımcı olmasının tek nedeni de bu boyut – Hanioğlu burada etnik boyutu kasd etmektedir. B. A. – olarak ortaya çıkmaktadır. Tabiî ki Kürtlüğünü her dâim ön plana çıkaran Saîd, Ziyâ Gökalpe düşmanlık besleyecek ve ‘Bir kelle soğanı bir Kızılelmaya değişmem’ cevherini yumurtlayacaktır (Göldaş, age, s. 31). Türk düşmanlığı eğer böyle ifâde edilmeyecekse, daha nasıl ifâde edilecektir, bilemem.

Saîd-i Kürdîyi 21. asrın en büyük İslâmî düşünürü zanneden bâzı Bâb-ı Âlî geri zekâlılarını bir yana koyalım, Şerif Mardin gibi profesörlerin dahî Özdemir İncenin Hürriyetteki 9 Nisan 2008 târihli makalesinde kullandığı isâbetli tâbirle, bu câhil Kürde “kitaplarıyla kalfalık etmeleri” her türlü ilmî ahlâka aykırı olduğundan maâdâ utanç vericidir. Profesör Mardin bu Kürdü bir filozof, bir dîn âlimi olarak takdîm etmektedir. Eğer Şükrü Hanioğlunun bahs ettiği etnik boyut burada da bir rol oynamakta ise takke düşmüş, kel görünmüştür.

Bundan gayrı hükûmetin başı daha bir iki gün önce demokrasi açılımı adı altında başlattığı ve benim şahsen henüz anlayamadığım “süreç” hakkında konuşurken Saîd-i Kürdîyi de anmış ve bu Kürdün adı geçer geçmez ortalığı bir alkış tûfânı kaplamış. Uzun yıllardır Kanadada yaşadığım için biliyorum; bizim Eskimo dediğimiz ve Kanadanın kuzey kesimlerinde yaşayan yerliler köpeklerini tam olarak doyurmaz, yarı aç bırakırlar (dı). Daha iyi söz dinlesinler diye. Açlığı eğer maddî değil mânevî açlık olarak anlar ve bilgi ve millete mâl olmuş sâir değerlerin topu birden olarak mütâlaa ederseniz, ne demek istediğim açıkça ortaya çıkar.

Pekiyi, hangi dağda Kürt (!) öldü de Saîd-i Kürdî 23 Mart 1960da dâr-ı fenâdan dâr-ı bekâya intikâl ettiğinde 19 yaşında bir tıfıl olan Fetullah Gülen Saîd-i Kürdînin yerine nâ’ib tâyin edildi? Kim etti? Neden bu kadar zamân geçsin diye beklenildi? Vs. vs. Fetullah Gülen hakkında epey yazıldı çizildi. Daha da yazılıp çizilecek elbet. Ama hakkında doktora tezi yazılacak kadar bilgi bulunan bu adam hakkında doğru dürüst bir araştırma benim bildiğim kadarıyla yapılmış değil, yapılanlar ise eksik. Meselâ neden dini istismâr edip cebini dolduran beyni kefenli softalar yakalanmalarına ramak kala Suûdî Arabistan veyâ başka müslüman ülkelerden biri yerine ya Avrupaya kaçar, ya Amerikaya çok merâk etmişimdir. Batı hakkında mânevî açlık çektiklerinden mi acep?

Asıl şaşılacak nokta bu tarantula suratlıların davranışı değil, çünki onlar cibiliyyetlerinin îcâbını yerine getirmektedirler, ama binlerce, hattâ onbinlerce Türkün bu câhil adamların peşinden gidip onların hâinâne öğreti ve öğütlerine körü körüne boyun eğmeleridir. Saîd-i Kürdînin cehâletini yukarıda açıklamaya çalıştım. Pekiyi de daha ilkokul diploması bile olup olmadığından şüphe edilen diğer bir câhil olan Fetullah Güleni Amerikalı ve Avrupalı sâhiblerinin bir âlim mertebesine yükseltmelerine ve buna kerâmet Batılı ağızlardan işitildiği için dangalakçasına inanan Etrâk-ı bîidrâk tâ’ifesines ne buyurulur? Kanını, soyunu inkâr edenlere veyâ Fetullah gibi buna başka bir devlet eliyle âlet olanlara dünyânın neresinde hoş gözle bakılmıştır? Elbet bir milleti çökertmek için o milletin içinden çıkacak hâinlere ihtiyâc olacaktır. Ve elbet bunlar iplikleri pazara çıktığı zamân hizmetinde bulundukları ülkelere kaçıp sığıntı olarak süflî hayatlarını orada yaşayacaklardır. Bunların doğdukları topraklara dönebilmeleri ancak hizmet ettikleri devletlerin hedeflerine nâil olmalarıyla mümkündür. Bu sapıkların sâdece kanlarından değil, vicdanlarından da şüphe etmek gerekir. Ama tabiî vicdan insanlara mahsûs bir kavramdır.

Uzun lâfın kısası Kürtçülüğün hizmetinde olan Nûrculuk denen mâneviyât çöplüğünün İslâmiyet ile alâkası yoktur. İslâmiyet asırlar boyu âlimlerini yetiştirmiştir. Dolayısı ile İslâmiyetin Kürt hammal Türkçesiyle yazı yazan Saîd-i Kürdî ve Türkçeyi Ermeni şîvesiyle konuşan Fetullah Gülen gibi kerâmetleri Amerikadan menkûl İslâm âlimi geçinen maskaralara ihtiyâcı yoktur. Olsa olsa Amerikan dış siyâsetinin Türkiyede hedeflerine varabilmek için kerâmeti Washingtondan menkûl bazı maskaralara ihtiyâcı vardır.

Ne demiş Kazak kardeşlerimiz; itdin ıssı bar bolsa, böriniñ Kudayı bar.

Tuesday, August 25, 2009

Sayin Devlet Bahceli'nin 25 Agustos Tarihli Basin Aciklamasi

MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ GENEL BAŞKANI DEVLET BAHÇELİ’NİN
TÜRK MİLLETİNİN BEKASINA YÖNELİK TEHDİTLER KONUSUNDA DEĞERLENDİRMELERİ
25 Ağustos 2009

Aziz Türk Milleti,

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Bugün ecdadımızın, anayurdumuz Orta Asya’dan başlayarak asırlarca süregelen yurt edinme ülküsünün tarihi bir dönüm noktası olan Malazgirt Zaferinin 938. yılını gururla kutluyoruz.

Yine bugün, Anadolumuzu işgale yeltenen düşmanın yurdumuzdan atıldığı Büyük Taarruzun başladığı günün 87. yıl dönümündeyiz.
Ne tesadüftür ki, Anadolu’yu Türklere açan ve bu toprakları vatanlaştıran savaş ile bu tarihten tam 851 yıl sonra aynı gün başlatılan ve zaferle sonuçlanan savaş ebedi yurdumuzu Cihana tescil ettiren tarihi dönüm noktalarıdır.
Bu bin yıllık süre, sahip olunan toprakların stratejik önemine uygun olarak kendi jeopolitiğini ve beşeri zenginliğini geliştirmiş, Selçukludan Osmanlıya ve oradan da Cumhuriyetimize köklü bir maddi ve manevi veraset olarak intikal etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti, bu bin yıllık stratejik var olma mücadelesinin tarihi mirasını devralmış, çoğunluğu Anadolu'da, bir bölümü Trakya'da bulunan bugünkü sınırlarımızı esas alarak Türk milletine dayalı milli ve üniter bir devlet yapılanmasını vazgeçilmez öncelik kabul etmiştir.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
1923 yılında, bedeli bitmez tükenmez göçlerle, meşakkat ve kahramanlıklarla ve şehit kanlarıyla ödenerek kazanılmış Cumhuriyetimizin ve aziz milletimizin varlığı, bütünlüğü ve geleceği bugün büyük tehdit altındadır.
Bu, ecdadımız Osmanlı’yı parçalayan tarihi Şark Meselesi’nin günümüzdeki uzantısı, Lozan’da hevesleri yarım kalmış devletlerin milli varlığımızı ve var olma azmimizi kırmaya yönelik oyunun bir parçasıdır.
Türkiye’de öteden beri sinsice uygulanan küresel operasyonun son aşamalarına, işbirlikçi AKP iktidarının tam teslimiyete dayanan zihniyeti sonucu gelinmiştir.
Hükümetin taşeronluğu ile yürütülen sistematik ve yıpratıcı yıkım projesiyle;
• Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel değerlerinin direnci ve dayanakları birer birer çekilmeye çalışılmakta;
• Asırların kardeşlikle yoğurduğu Türk milletinin bekası kimlik, kültür ve kardeşlik istismarı ile karartılmak istenmekte;
• Devleti ve milleti ayakta tutan değerler sistemi aşındırılarak, toplumun ve kurumların duyarsızlaştırılması için, milletin kendini savunma ve var olma refleksleri köreltilmeye çabalanmaktadır.
Durdurulamaması halinde, kapatılması asla mümkün olmayacak kadar ölümcül yaraların açılacağı ve geri dönüşün mümkün olamayacağı bir fetret dönemi AKP ile Türkiye’nin önüne konulmuştur.
Tekraren ifade ediyorum ki, bu gelişme Sevr’e boyun eğen, Mondros’u imzalayan son Osmanlı hükümetlerinin girdiği küresel sarmalın benzeridir.
Türkiye yaklaşık bir asır sonra, yine uluslararası iktisadi ve siyasi mahkûmiyetin neden olduğu stratejik denklemin içine hapsolmuş durumdadır.
Gelişmeler devlet, millet ve ülke birliğinin bir yol ayrımına sürüklendiğini ortaya koymaktadır.
Bu karanlık gidişe son verilemez ise,
• Ülkemiz önce iki dilli ve iki milletli can çekişen tek devlete;
• Sonra çok dilli ve çok ortaklı bir federal devlet yapılanmasına doğru yol alacaktır.
• Sürati teslimiyetin dozuna ve hızına bağlı olarak değişecek bu aşamadan sonra ise Türkiye iki seçenek arasına sıkıştırılacaktır:
• Bunlardan birincisi; ayrı ayrı kimlik oluşturmuş ve milletten ayrılmış kardeşlerin ve coğrafyaların da birbirinden uzaklaştığı parçalanma ve küçülme sürecidir.
• Diğeri ise, küresel gücün öncelik vererek dayatacağı model olan Irak’ın Kuzeyi’ni içine alacak ve aşiret reislerini kucaklayacak şekilde çok devletli ve milletli konfederal Devlet yapılanmasıdır.
AKP tarafından ülkemizin sokulmaya çalışıldığı karanlık tünelin ve yıkım sürecinin başka izahı ve istikameti yoktur.
Sahibi Amerika Birleşik Devletleri olan ve Eşbaşkanlığını övünerek Başbakan Erdoğan’ın yaptığı Büyük Ortadoğu Projesi’nin Türkiye’ye dayattığı ve Başbakanı arkasından ittiği uçurum budur.
Bu vesile ile ispat edilmezse namussuz olmakla suçlayan Başbakan Erdoğan’a 2004 yılında bir televizyon kanalında yaptığı konuşmayı hatırlatarak teslimiyet anılarına bakmasını öneriyorum.
Başbakan Erdoğan, bu söyleşide sarfettiği ‘‘Diyarbakır... İstiyorum ki şu anda Amerika'nın da ‘Büyük Ortadoğu Projesi' var ya ‘'Genişletilmiş Ortadoğu', yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir, bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım.’’ (18.02.2004 - HÜRRİYET) sözüyle yakayı ele vermiştir.
Kimin emrine girmek istediği, kime çalışmayı arzuladığı, hangi coğrafyalara yanaştığı, hangi yörelerimizi ayrıştırmak istediği gayet açıktır.
Buradan sormak lazımdır: İslam dünyasına zulüm getiren kanlı Amerikan Projesine talip olmak nasıl bir namus anlayışıdır?
Bu çürümüşlüğü yıllarca eşbaşkan ünvanını taşıdıktan sonra 13 Ocak 2009 tarihinde “doğmadan ölen bir proje” olduğunu söylemesi zelil olmuş namusunu asla geri getiremeyecek, lekelenmiş sicilini aklamaya kesinlikle yetmeyecektir.
Açılımın kimin projesi olduğuna dair bu örnek, namusu kurtarmaya yetmediyse, Kuzey Irak’a yönelik kara harekatını durdurmak için ABD Savunma Bakanı’nın Hindistan’dan yaptığı siyasi çözüm çağrısını hatırlaması belki kafi gelecektir. (28.02.2008 - RADİKAL)
Genel esaslar talimatlandırılıp dayatılmaktadır, ayrıntıları fırsat ve açılım adı altında hükümete bırakılmakta ve Başbakan tarafından tıpış tıpış yapılmaktadır.
Buna rağmen açılım adı verilen yıkımın küresel bir projenin dayatmaları olduğunun hala görülememiş olması, işbirlikçi mihrakları saymazsak aydınların ve toplumun tam bir akıl tutulmasına, vizyon körlüğüne, vicdan kararmasına maruz kaldıklarını işaret etmektedir.
Elbette ki bir coğrafyanın beşeri, ekonomik, sosyal, kültürel politiğini oluşturmak ve yükseltmek, sahip olunan stratejik imkân ve şartların yanı sıra, mevcut devlet ve yaşayan millet yapısını hesaba katan gerçekçi bir analizin sonucu olacaktır.
Bu itibarla, resmileşmiş ayrı diller üzerinden uyanmış alt kimlikleri bir arada tutacak bir milletleşme modeli ve üniter devlet yapılanmasını insanlık henüz icat edememiştir.
Bir kez bile olsa millet kimliğinden geri dönüş yapacak asırlık sosyolojik süreçleri, devlet kurumlarının tavsiye kararları, hükümetlerin siyasi yorumları ve sözde coğrafi kimlik tanımlarıyla durdurmak da henüz mümkün olmamıştır.
Bu konuda, başka yerlere bakarak şablon arayanların kendi milletimizin var oluş sürecinin tarihi şartlarını ve zeminini bir kez daha gözden geçirmeleri gerekmektedir.
Türk milleti, aynı vasıta içinde tesadüfen ve kısa süre için bir araya gelerek ineceği istasyonu gözleyen alakasız yolcular topluluğu değildir.
Bizi bir milli kültür, kimlik ve ülkü etrafında toplayan; vatan toprakları üzerinde bin yıl boyunca ilmek ilmek oluşturduğumuz, kız alıp kız vererek aileler kurduğumuz, aynı geçmişi paylaştığımız ve aynı geleceği bir arada yaşamayı arzu ettiğimiz değerler sistemidir.
Bu itibarla, sırf bir dönem hükümet olma imkânı bulabilmiş bir avuç işbirlikçinin keyfi ve tahriki ile hiçbir millet evladının araçtan zorla indirilmesine rıza göstermemiz mümkün değildir.
Bu vahim gidişatın devamı halinde, Türkiye Cumhuriyeti’ne yegane anlam kazandıran ve mevcudiyetine derinlik veren üç temel unsurdan;
• Vatanını oluşturan coğrafyanın,
• Beşeriyetini oluşturan milletin ve
• İradesini temsil eden devletin bugünkü sınır, nüfus ve yapı ile devamı kesinlikle mümkün olmayacaktır.
Bu tespit, günlük siyasetin basit ve kısır tartışma ve beklentilerinin çok ötesinde bir hassasiyetle, varlığını ve dikkatini yalnızca Türk Milletinin bekasına adamış bir siyasal ve ideolojik hareketin tarihin ve insaniyetin içinden çıkarmış olduğu öngörüden öte kesin bir yargısıdır.
Talihsizliktir ki, milli coğrafya, milli varlık, milletin bekası için duyulan kaygılar ve oluşan tehdit 1910’lu yılların bütün kaygıları ve tehditleri ile örtüşmeye başlamıştır.
Binyıllık yurdumuz olan bu topraklardan sürülmemizi amaçlayan tarihi emellerin uygulanabilmesine müsait bir sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik ve sosyo - psikolojik zemin AKP zihniyetinin ağır tahribatı ile yeterince olgunlaşmıştır.
Dün 1915 Çanakkale’sinde başlayarak, Türkiye Cumhuriyeti ile taçlanan süreçte niyetleri yarım kalmış emperyalizmin iştahından hiç bir şey kaybetmemiş olduğu anlaşılmaktadır.
Doksan yıl önce ceddimizin silah gücüyle bozduğu aynı oyunu sahnelemek için sabırla beklenilen yeni bir Damat Ferit hükümeti bulunmuş olunması Türk millet için tam bir utanç vesilesidir.
Bu yüzden bugün Türkiye ile görülecek hesabı olan ve kendince alacağını tahsil etmek isteyen her ülke ve her zihniyet iktidar vasıtası ile milletimize bedel ödetmek için sıraya girmiştir.
AKP hükümetinin duyarsızlığını ve teslimiyetini fırsat bilenler Kıbrıs'tan, Ermeni meselesine, Ruhban Okulundan, sözde ekümenik iddiasına, Iraklı aşiret reisleri ile ilişkilere kadar her alanda dayatma listelerini sıralamaya başlamışlardır.
Cumhuriyetimizin temeli olan, milli devlet ve üniter yapının tasfiyesi,
Milletimizin kimliksizleştirilmesi,
Yapay azınlıklar oluşturulması,
Alt kimliklerin sivriltilmesi ve
Bin yılda oluşan kardeşlik hukukunun zedelenmesine doğru ilerleyen bu çok vahim süreç beka düzeyinde tehditleri barındırmaktadır.
Geçtiğimiz yıllar içinde iktidar tarafından oluşturulmaya çalışılan tepkisizlik, karmaşa, tartışma, çatışma, yoksulluk ve kutuplaşma ortamı bu durumu fırsat gören mihrakların cüretlerini artırmıştır.
Avrupa sevdalıları, işbirlikçi aydınlar, yandaş medya mensupları, teslimiyetçi siyasetçiler, küresel projelerin yerli lobileri, yabancı destekçiler yıkım projesinde birleşmiş, Türkiye'nin geleceğini, kimliğini, birliğini ve bütünlüğünü tahrip noktasında tam bir ittifak oluşturmuştur.
Dışarıdan kurgulanan bu ihanet ittifakının omurgasını oluşturan AKP hükümeti; milletin çözülmesi için ellerindeki hükümet imkânlarını, parasal kaynakları, uluslararası işbirliği mekanizmalarını, işbirlikçi medya vasıtalarını ve sürece tam teslim olmuş çıkarcı elitleri yıkım projesine seferber etmiştir.
Bu yolla milletimizin maddi ve manevi bütün direniş, güvenlik ve dayanma mekanizmaları ile hukuki, kültürel ve sosyolojik korunma duvarları ve tarihsel kültür ve kimlik kodları yıkılmak istenmektedir.
PKK’nın yıllarca dağda savunduğu bütün ihanet fikirleri şimdi iktidar zihniyeti tarafından sözde barış ve demokrasi süreci olarak “Kürt açılımı” tanımıyla savunulmaya başlanmıştır.
Yüce dinimizin mesajlarını insanlığın huzur ve gelişmesini ideolojik zemin olarak kabul etmiş bir zihniyetin sözde temsilcisi olarak hükümet olanlar, İslamcılık kisvesiyle ırkçılık yapanların kuşatması altına girmiştir.
Bölücü emel, tahrik ve hayallerin demokratikleşme kriteri olarak sunulduğu bu süreç içinde, milli hassasiyetlere sahip çıkmayı, milli birliğimizi, kardeşliğimizi savunmayı ayıplanacak, çağdışı ve ilkel bir tepki olarak mahkûm etme gayretleri artmıştır.
Bu vahim sürecin sonuç alması halinde; ortada ne üniter devlet, ne milli devlet, ne Türk milleti kavramı ve birliği kalacak, 86 yıl önce Cumhuriyetle şekillenen temel yapılanma ve kurucu değerler sistemi bütünüyle ortadan kalkacaktır.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Milliyetçi Hareket, Türkiye’nin giderek ağırlaşan bu ortamda üzerine düşen milli sorumluluğun gereği olarak iç huzur, kardeşlik ve dayanışma ruhunun yara aldığı, tuzaklarla dolu çok sancılı bir döneme doğru girilmekte olduğunun uyarısını baştan beri yapmıştır.
Partimiz, bütün bu gelişmeleri büyük bir öngörü ile yıllardan beri vurgulamış, gelinen aşamayı ve gidilecek istikametin ikazını açık ve yüksek sesle sürekli haykırmıştır.
Bu konudaki uyarılarımızı ve kapsamlı analizlerimizi geride kalan yıllardaki açıklamalarımızın tamamında bulmanız mümkündür.
Ancak, özellikle,
• 15 Haziran 2004 tarihili büyük Türk milletine hitaben yaptığımız “Tarihi Görev Çağrısı”,
• 2 Ekim 2005 tarihli “Başkent Ankara Mitingi”,
• 9 Aralık 2007 tarihli İzmir "Türkiye Tek Yürek Mitingi",
• 16 Aralık 2008 tarihli TBMM Genel Kurulunda 2009 Yılı Bütçe Kanun Tasarısı hakkındaki konuşma,
• 19 Mayıs 2009 tarihli gelişen siyasi gündeme ilişkin Türk Milletine yaptığımız açıklamadaki yorumlarımız, bu konudaki öngörülerimizin ne kadar haklı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Milliyetçi Hareket Partisi bugünkü süreci baştan beri görmüş, okumuş, uyarmış ve uyarılarında bütünüyle haklı çıkmıştır.
Bu açıdan, varılan netice bizim için beklenen bir son olmuştur.
Başta Başbakan olmak üzere hükümet üyelerinin, AKP yöneticilerinin öfkesi bu yüzdendir.
Çözüm ve fırsat denilen yıkım projesinin arkasına saklanılan “sözde barış ve kanın durdurulması” makyajı İmralı Canisi tarafından alkışlanarak dökülmüş ve PKK ile AKP işbirliği saklanamayacak şekilde ortaya çıkmıştır.
İktidara geldikleri günden itibaren hiçbir ahlâki sınır tanımaksızın milli ve manevi her değerimizin istismarı üzerine kurdukları hayasız teslimiyet siyaseti sonunda, AKP ve PKK aziz milletimizi tuzağa düşürmek için hazırladıkları kapana kendileri kısılmışlardır.
Başbakanın partimize yönelik öfkeli ve hırçın davranışlarının nedeni yıllardır yabancı mihraklarla kucaklaşarak milletimize sinsice hazırladığı oyunun bozulmuş olmasıdır.
Temsil ettikleri ideolojik körlüğün tipik bir devamı olarak, Türkiye Cumhuriyetinin varlığını kendi mevcudiyetleri için tehdit olarak gören ve intikam almaya çabalayan bu çarpık zihniyet şimdi milletin iradesine çarpmış ve paniklemiştir.
Ne var ki, bizim tamamen millet ve devlet bekasının kaygısıyla geçmişte yaptığımız çağrı ve uyarılar bugün tehdit kapıya dayanıncaya kadar yeterince karşılık bulmamıştır.
Gündelik geçim kaygıları ile meşgul olarak günübirlik dertlerin peşine sürüklenmiş kamuoyu ve pusulasını kaybetmiş kurumlar konulara duyarsız kalmış; gözü dönmüş Erivan, Erbil, Atina, Brüksel ve Washington Lobileri ise meydanı boş bulmuştur.
Bugün artık iyice netleşmiştir ki Türkiye, AKP iktidarı ile yabancı güçlerin elinde “kontrol edilebilir istikrarsızlık” pozisyonunda ve denge noktasında tutularak muhafaza edilmek istenmektedir.
Dozu hassas müdahalelerle ayarlanan örtülü destek ve açık sömürü döngüsü ile küresel güçler, ülkemizi diledikleri tavizleri alabilecekleri kıvamda tutmaktadırlar.
Ve bu küresel senaryonun baş aktörü ise AKP zihniyeti ve Başbakan Erdoğan’dır.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Kurulduğu günden bu yana, milli varlığı ve milli devleti benimsemekte tereddüt içinde olan bazı mihraklar, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı zaman zaman sonuçsuz kalan silahlı kalkışma cüretini göstermişlerdir.
Vatan bütünlüğüne yönelik her isyan, milletimizin kahredici çoğunluğu tarafından lanetlenmiş, failleri başta olmak üzere, hadiselere karışanlar hak ettikleri cevabı tarih boyunca almışlardır.
Küresel dengelerin değişmeye başladığı 1980 ile 2000 yılları arasında da milli birlik ve beraberliğimize yönelik bölücü tehdit, silahlı veya silahsız olarak yurdumuzda artış göstermiş ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş bir insan, para, malzeme ve moral kaybına yol açmıştır.
Vatanın ve milletin esenliği açısından bir zorunluluk olan terörle mücadele süresince, ülkemiz kıt kaynaklarını ve dikkatini bu işe harcamak zorunda kalmış adeta küresel güçlerin ülkemizi dar boğaza düşürmek için kullandıkları bir stratejik oyalama aracı olmuştur.
Bu süreç bölgesel güç adayı olan ülkemizin kendi kaynaklarına dayanarak yükselme imkânını ortadan kaldırmış, toplumsal doku ve milli-üniter devlet yapımıza ağır hasarlar vermiştir.
20 yıla yakın bir sürede kahramanca verilen terörle mücadele sonucunda 2000 yılına girdiğimizde bölücülük ve bölücü terör, durdurulmuş, terör örgütünün azalan mevcudiyeti sınır ötesine kaçmış, elebaşının yakalanması ile de milletimiz kısmen rahat bir nefes almıştır.
Ve bu tarihlerde terör nispi bir durgunluğa ve terörle mücadele ise başarıya ulaşınca, dağılan sislerin ardından;
• Ortada takatsiz bir ülke,
• Yabancı desteği ile ayakta kalabilen bir ekonomi,
• Yaralarını sarmak isteyen bir millet,
• Geride kahramanlıklarla dolu bir terörle mücadele destanı,
• Milli güvenlik ve güç stratejilerini paylaşmak zorunda kalan bir devlet ve
• Özellikle sözde aydınların zaaflarının belirgin hale geldiği bir sosyo-politik, sosyo ekonomik ve sosyo-kültürel zemin ortaya çıkmıştır.
Bu itibarla, böylesi bir yıkımı daha önce yaşayan bir devletin yeniden karşısına çıkan benzer bir tehdidi durdurmak istemesi her devlet gibi Türkiye Cumhuriyeti için de elbette ve mutlaka gerekli ve zorunludur.
Ne var ki, Küresel aktörler tarafından 2002 yılından sonra PKK terör örgütünün Irak’ta Kandil Dağında ısrarla rezerve edilmesi ve Türkiye’nin de bu terör yuvalarından uzak tutulmak istenmesinin gerçek nedenleri artık ortaya çıkmıştır.
Aradan geçen yedi yıl içinde hükümeti Kandil’e müdahaleden men eden ABD yönetimi, Başbakan’ın iftiharla Eşbaşkanlığını yaptığı ve İslam dünyasına kan ve gözyaşından başka bir sonuç getirmeyen Büyük Ortadoğu Projesi’nin Türkiye ayağını PKK ve AKP ortaklığı ile gerçekleştirmek istediği belirgin hale gelmiştir.
Bu itibarla, bu gün gelinen vahim noktanın yol haritasını Osmanlıdan bu yana ihanet için fırsat kollayan zihniyetlerin danışman ve yönetici sıfatı ile çepeçevre kuşattığı istismarcı kadroların gaflet ile ihanet arasındaki yolculuklarında aramak lazımdır.
Geçtiğimiz yedi yıl boyunca tükenmeye yüz tutmuş terör örgütünün siyasal uzantıları hükümetten cesaret bulmuş, milli birlik ve beraberliğimiz ve bin yıllık kardeşliğimiz AKP tarafından temelinden tartışılır hale getirilmiştir.
Kamuoyunun ve bazı milli kurumların seyirci kaldığı bu süreçteki gelişmeler, meseleleri Türkçe okuyan ve Türkiye perspektifinden bakabilenler için karşılaşacağımız felaketin adım adım habercisi olmuştur.
Hükümetin PKK taleplerinin bile ötesinde sözde açılıma niyetlendiği Başbakan Erdoğan ile İmralı Canisi’nin açılımda başa baş yarıştığı süreçte yıkımın projesinin ana başlıkları;
• Milli kimliğin tartışmaya açılması ve bu kimliği oluşturan maddi ve manevi alt yapının adım adım tahrip edilmesi,
• Milli kimliğe şekil ve anlam veren tarihi, sosyal ve kültürel kaynaklarımızı silikleştirme, değersiz hale getirme niyetleri ve icraatları,
• Hükümetin terörle demokrasi arasında kurmaya çalıştığı yanlış ilişkiler ağı ile bu konularda özellikle Avrupa Birliği sürecinin dayatmaları,
• İktidarın teröre sempatik yaklaşımı ve zaten isteksiz oldukları terörle mücadeledeki zaaf ve çaresizliği,
• Sorunu milli imkânları ve gücü kullanarak çözmek yerine Irak'ı işgal etmiş Küresel Gücün inisiyatifine havale etmiş olması,
• Toplumu tepkisizliğe, duyarsızlığa, ayrışmaya, tavizlere ve travmaya hazırlayan işbirlikçi lobi faaliyetlerinin çalışmaları olmuştur.
Bu nedenle, İmralı Canisi’nin söz sahibi olarak Başbakanla pazarlıklar başlattığı bölünme ve yıkım projesine kadar nasıl gelindiğinin bilinmesinde ve hafızaların tazelenmesinde yarar görüyorum.
AKP zihniyetinin iktidar olduğunda ilk yaptığı icraat, sözde insan hakları, özgürlükler ve demokrasinin geliştirilmesi adı altında, terör propagandasının ve teröre yardım ve yataklık etmenin suç olmaktan çıkartılması olmuştur.
Bu yolla, terörle mücadeleyi sekteye uğratacak şekilde yapılan tehlikeli düzenlemeler AKP tarafından fütursuzca yasalaştırılmıştır. Bu süreçte İmralı Canisi’nin ölüm cezasının müebbet hapse çevrilmesine ilişkin yasa da 03.08.2002 tarihinde AKP tarafından çıkartılmıştır.
Ardından, 40 binden fazla insanımızın kaybedilmesine yol açan bölücü terör örgütü mensuplarından mahkûm olup cezaevlerinde yatanlar, AKP tarafından “Topluma Kazandırma” adı ile icad edilen örtülü bir afla yeniden dağlara dönmek üzere salıverilmişlerdir.
AKP bu icraatlarla da yetinmemiş, kanlı terör örgütünün öncelikli talepleri ile emel birliği yaparak devlet öncülüğünde ve TRT’yi kullanarak yerel dilde yayın yapılması için bütün imkânları sunmuştur.
Milli hassasiyetleri yozlaştırma konusunda AB süreci ile üzerine düşen görevi de başarı ile icra eden AKP hükümeti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini, Türk milli hukuk sisteminin üzerinde Yüksek Temyiz Mahkemesi haline getirmiş ve Türk mahkemelerinin kesinleşmiş hükümlerini geçersiz sayılmasının önünü açmıştır.
AKP’nin açtığı kapıdan giren ve kendilerine “barış elçisi” adını veren çevreler ise “Sayın” diyerek saygıda kusur etmedikleri İmralı Cani’sinden, hücresinden idare ettiği örgütünün sözde ateşkes süresini 6 ay daha uzatması için ricacı olma küstahlığını gösterebilmişlerdir.
Avrupa’nın baskısı ile teslim olmak için zaten tetikte bekleyen AKP zihniyeti, bölücülükten hükümlü eski milletvekillerinin salıverilmesinin önünü açmış, tahliyelerini müteakip konutlarında ağırlayarak gönüllerini almıştır.
Bu vahim gelişmeye neden olan hukuki kararların Türkiye’yi içeride ve dışarıda rahatlattığını söyleyen dönemin Adalet Bakanı, tıkanan konularda gösterdiği hile ve hülle sanatını burada da icra ederek sabırsız davranan bölücülere adeta itidal tavsiye etmiş ve demokratik sabırla her şeyin aşılacağının teminatını vermiştir.
AKP’nin kutsal bir kavram gibi tapındığı Avrupa Birliği, vatandaşlarımızın bir bölümünü milli ve etnik azınlık olarak görmüş, kültürel hakların da ötesinde, sözde bu etnik farklılığa siyasi statü kazandırılmasını ve bunun Anayasamızda açıkça tanınmasını teklif etmiştir.
Hükümetin gafletiyle cesaretlerini artıran bölücü mihraklar ve uzantıları, demokrasinin nimeti ile ellerine geçirdikleri yerel kamu imkânları ve vasıtalarını teröristlerin hizmetine tahsis etmişlerdir. Devletimizin güçleri ile kanlı terör örgütü aynı kefeye konulmuş, güvenlik kuvvetlerinin moral gücü çökertilmeye çalışılmıştır.
AKP’nin özel itibar ve sağlığı konusunda da özen gösterdiği İmralı’daki caniden talimat alan terör destekçisi mihraklar, Demokratik Cumhuriyet zırvası ile bölücü emellerine Anayasal statü kazandırma çalışmasını da başlatmışlardır.
Kamuoyunun yoğun baskıları karşısında tedbir almaya mecbur kalıncaya kadar AKP hükümetinin aczinden cesaret alan terörist başı, avukatlarıyla ayrıcalıklı bir statüde görüştürülmüş, o da, örgütünü ve uzantısını sözde siyasi odakları kuryeler ile yönetmiştir.
Kendisine, İmralı canisi’nin nasıl bu kadar rahat davrandığını soran Talabani’ye “demokrasi bu” diyen Başbakan, terör örgütü ve bölücülükle ilgili düşüncelerini de demokrasi içinde gördüğünü daha o zamandan ortaya koymuştur.
Hükümetin görevi bu kadarla da bitmemiş, AKP’nin öncülüğünde, etnik ayrımcılığa sürükleyecek ve Türk milletini bölerek ayrı bir millet oluşturacak dayatmalarla karşı karşıya kalınmıştır. Bu çerçevede, “Türk milleti” kavramı bizzat Başbakan tarafından kendi topraklarında marjinal bir etnik kalıntı ve sığıntı olarak tanımlanmıştır.
Başbakan, mensubu olmaktan kaçındığı Türk milletinden duyduğu rahatsızlıkla, millet mefhumunu kısır bir ırk ve kavim körlüğü ile değerlendirmeye başlamış, milliyetçiliği bir ırkçı söylem ile tanımlama çabasına girmiştir.
Başbakan’ın defalarca tekrarladığı gibi 36 etnik grup iddiaları, zenci-beyaz çağrışımları, “Türkiyelilik” sloganları, alt –üst kimlik hezeyanları bölücülüğün ülkemizde doksan yılda aldığı mesafeden daha fazla tahribatın yolunu açmıştır.
Bölücü örgütün terörle yapmaya çalıştığı milli kimliğimizin kırılmasına yönelik çalışmalarını, bu ülkenin başbakanı silahsız olarak gerçekleştirmeyi başarmış ve bin yıldır bu ülkede yaşayan Türk Milletini, bölünmeye, Türk milletinin içinden yeni milletler çıkarmaya götüren çok tehlikeli ve vahim bir süreci hükümetinin ilk yılında başlatmıştır.
Başbakanın ve hükümetinin tanıdığı sözde özgürlük ortamında teröristlerin cenazeleri gövde gösterilerine dönüştürülmüş, ihanet sembolleri açıkça kullanılarak aziz milletimiz ve milli değerlerimiz aşağılanmıştır.
Ve nihayet, atılan nifak tohumları meyvesini vermiş, AKP’nin duyarsızlığından cesaret alan ihanet şebekeleri şanlı bayrağımıza da el uzatmak küstahlığını göstermişlerdir. Hükümetin düşürdüğü yerden, bayrağa sahip çıkarak yükseltmeye çalışan milyonlarca millet evladı ise Başbakan tarafından “şoven” olmakla suçlanmıştır.
AKP zihniyetinin AB sürecine uyum sağlamak adına imzaladığı anlaşmalar sonucunda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından İmralı Canisi’nin yeniden yargılanması kararı alınmıştır. Adım adım olgunlaştırılan siyasi şartlar ve hukuki zemin, karşımıza yeniden yargılanma süreci olarak çıkmıştır.
AKP döneminde, teröre karşı mücadele için gerekli bütün birimler atıl hale getirilmiş, devletin güvenlik güçleri zaafa düşürülmüştür. Güvenlikten sorumlu yetkililerin defalarca dile getirmelerine rağmen onların terörle ve suçla mücadele imkânlarını kısıtlayan hükümet, buna karşılık çıkardığı yasal düzenlemelerle bölücülüğün ve terörün serbestçe icrası için hukuki alt yapıyı maharetle hazırlamıştır.
Tek dayanağı olan Avrupa Birliğine girebilme uğruna suç ve terör odaklarının hareket imkânlarını genişleten yasalar çıkaran AKP hükümeti, bu konuda Adalet Bakanının "Böyle bir yasaya gerek yok” mesajı ile güvenlik güçlerinin ve adli makamların elini kolunu bağlayan Terörle Mücadele Yasasının değiştirilmesi için adım atmaktan kaçabildiği kadar kaçınmıştır.
Toplumu adım adım duyarsızlığa iterek istediği kıvama getirdiğini düşünen Sayın Başbakan, Diyarbakır’da yaptığı sözde demokratik açılımla, bölücü teröre meşruiyet kazandıracak bir süreci de başlatmıştır. Başbakan sözde aydınların rehberliğinde bölücülük tarihine imzasını atmış; yaşanan etnik tahrikleri ve kanlı terörü bir “Kürt sorunu” olarak gördüğünü itiraf ve kabul etmiştir.
Başbakan bu beyanı ile bölücü terör sorununu, etnik bir kimlik sorunu olarak tanımlamış ve böylece ayrılıkçı terörün siyasi hedeflerini adeta haklı ve meşru gösteren bir gaflet ve sorumsuzluk sergilemiştir. Bu aşamadan sonra cesaretleri iyice artan mihrakları durdurmak güçleşmiştir.
Terörle mücadelede binlerce şehitle geçen yılların ve hatıralarının üzerine bizzat Başbakan tarafından çizgi çekilmiş, “geçmişte yapılan hataları yok saymak yanlış” denilerek sözde doğruları yapmak üzere teröristlerin beklentileri tırmandırılmış, şer sözcülerinin “AB’ye giden yola mayınlar döşenmesin” talimatları pişkinlikle dinlenmiştir.
AKP’den gördükleri imtiyaz ve izin ile etnik bölücülük yapan ve terörü desteklediğini saklamayan sözde yasal siyasi oluşumlar, belediyeler ve malum sivil toplum örgütleri bu amaçla geniş bir şer cephesi oluşturmuştur.
Bu, açıkça gerçekleşen kuşatma karşısında ise AKP hükümeti tam bir teslimiyetçilik sergilemiş, ihanet heveslerini artıracak bütün adımları zaman içinde ve sırası geldiğinde bir bir atmıştır
Bizzat Başbakanın ağzından büyük Türk milletini azınlık seviyesine indirgeyen hezeyanlar duyulmuş, Türkiyelilik adı ile öne sürülen zırvalar İmralı Canisi tarafından memnuniyetle karşılanarak alkışlanmıştır.
Hükümetin açtığı bu kapıdan terör örgütüne desteklerini fütursuzca sergileyen bazı Belediye Başkanları, ihanet kusan bir TV yayını için yabancı bir ülkenin Başbakanı’na mektup yazma cüretini gösterebilmişlerdir. Dönemin Dışişleri Bakanının bu çok vahim olayı, üzerinde fazla durulmasına gerek olmayan bir “sorumsuzluk” olarak tanımlaması yazılan mektuptan çok daha vahim bir gelişme olmuştur.
AKP’nin aymazlığını fırsat bilen bölücülüğe müzahir çevreler, yurt dışında “bölgesel lider” statüsü ile kabul görmeye başlamışlardır. Türkiye’nin bir belediye başkanına karşı ABD ve Avrupa makamlarının gösterdiği özel ilgi ve muhabbetin bir eyalet valiliği sürecinin başlatılması olabileceği hükümetin umurunda bile olmamıştır.
Tüm bu teslimiyetçi tavrın doğal sonucu olan çok vahim bir gelişme de bu dönemde yaşanmıştır. AKP zihniyetinden aldığı cesaretle terörist, dağdaki ininden hükümete müzakere çağrısı da yapabilmiştir.
Ankara’ya kimin direktifi ile çağrıldığı bilinmeyen Hamas liderinin ilginç ziyaretinin ardından, Kandil’den gelen adrese teslim ve iadeli taahhütlü mesajda dağdaki terörist başı “bizimle de görüşecekler” diyerek hükümete bugünkü süreci hatırlatmıştır.
Bütün bu vahim gelişmeler olurken, AKP hükümetinin sorumluluğunda “Terörle Mücadele Yüksek Kurulu” adı altında her büyük terör eyleminde, şehitlerin milletimizde uyandırdığı öfkeyi dindirmek için zaman zaman yapılan toplantılar ise hükümetin kamuoyuna bir şeyler yapıldığına dair oyalama taktiğinden öteye geçememiştir.
Şemdinli’de meydana gelen ve terör örgütü ile yandaşlarının devlete meydan okuması için başlangıç kabul edilen olayın ardından Başbakanın, “ucu nereye dayanırsa dayansın” sözlerinden iz süren kılavuzları, Kandil’deki teröriste değil, ancak eli kolu yasalarla bağlanmış güvenlik kuvvetlerimize ulaşma cüretini göstermişlerdir.
Siyasallaşma adına mesafe alan bölücülük artık üniversitelerin salonlarında da tartışılarak yine bu dönemde desteklenmeye başlanmış, “Zana gibiler çağrılmadı” denilerek sözde aklanmaya çalışılan konferanslar gelecek yıllarda karşımıza çıkacak daha vahim gelişmelerin ve bölünme taleplerinin işareti olmuştur.
AKP gözetiminde yapılan bu toplantılarda “ateşle sorun çözülmez” “silahlar bırakılsın”” barış gelsin” denilerek teröristle mücadelede tek çaremiz olan Türk Ordusunun silah bırakması teklifine kadar varan küstahlıklar sergilenmiş, fırsat denilen bügünkü rezalete teşrifatçılık yapılmıştır.
Sözde bölünme sorunlarının çözümü için “yol haritalarının” önerildiği, uzlaşma adı altında “genel affın” dile getirildiği toplantılarda hükümet gelişmeleri demokrasi ve özgürlük adına seyretmekle yetinmiş, bugün karşımıza çözüm ve çare olarak çıkan ilkesiz siyasetinin yığınağını güçlendirmekle meşgul olmuştur.
Her nevruz ve devamındaki günlerde yaşanan vahim ayaklanma provalarında Türk polisinin “tahriklere kapılmadı” denilerek taşlanmasına göz yumulmuş, yöre Belediye Başkanlarının “polisi karakola çekilmeye davet eden” talimatları, AKP zihniyetinin çaresizliği ile maalesef sineye çekilmiştir.
Türkiye’nin bu bölgesinde sokakların inisiyatifini ele geçiren hainler karşısında Türk polisi çaresiz ve aciz duruma düşürülmüş, bu vahim durum demokratik müdahale, çağdaş kolluk gibi hezeyanlarla hükümet ve yandaşları tarafından alkışlanmıştır.
Hükümet, güvenlik güçlerinin "Güneydoğu’daki terör eylemlerini önlemek amacıyla Başbakanlığa bağlı bir birim kurulması" için yaptığı öneriyi "gereksiz" bulurken terörle mücadeleyi değil teröre fırsat tanımayı tercih etmiştir.
Özgürlük ile güvenlik arasında denge kurma bahanesine sığınarak acaba bu arada PKK insafa gelir de silah bırakır mı diye güvenlik güçlerinin talep ettikleri yasaları mümkün olduğunca oyalayan AKP zihniyeti, yanlış teşhislerinin kurbanı olarak sonunda inisiyatifi PKK’ya ve Iraklı aşiret reislerine teslim etmiştir.
Daha o dönemde zaman zaman kitlesel sokak eylemlerine kadar varan ihanet provalarını kamuoyundan kaçıramayan Başbakan’ın “Enstrümanları alınınca olay çıkardılar” sözü hükümet üyesinin “Başbakan’ın uzattığı eli ısırdılar” ifadesi bu zihniyetin PKK ile pazarlıklar yaptığının itirafı olmuştur.
Kamuoyunu ikna edebildiği takdirde bir İmralı Canisi ve PKK affına dünden razı olan hükümet ve AKP’nin foyası .”Yeni Terörle Mücadele Yasasına sıkıştırılmaya çalışılan “Bölücübaşına af” teklifi ile ortaya çıkmıştır.
Şehit cenazelerinin artması üzerine sınır ötesi operasyon yapılacağını ve Bakanlar Kurulu’nun çok şeye gebe olduğunu ifade eden Başbakanın sahte hamaset sözleri boşa çıkmış, bu aldatmaya PKK bile kanmamıştır.
Aymazlık, Milli Savunmadan sorumlu bakanın beyanlarına da yansımıştır. Bakan, binlerce vatandaşımızın kaybına neden olan ve yirmi yıldır süren terör eylemlerini “PKK bir asayiş olayıdır.” sözleri ile küçümseme yolunu tercih etmiştir.
Hiçbir tedbir almadan PKK’nın insafına terk edilen bölücülük ve terör eylemleri nedeniyle kahraman gazilerimizin ve şehit vatan evlatlarımızın sayıları artınca, aziz milletimiz, karanlık propagandaya rağmen AKP’ye tepkilerini göstermeye başlamışlardır.
Bu gelişmeler doğrultusunda, Sayın Başbakan tarihi bir gaflet göstererek kutsal askerlik hizmeti için “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” sözleri ile terörle mücadele azminin kırılması için bir beşinci kol faaliyeti görevini bizzat üstlenmiştir.
Bu arada artan terör olaylarına karşı operasyon yapılmasına yönelik kamuoyu baskısı her seferinde oyalanmış, Kandil Dağı ve çevresini ise bir ihanet merkezi olarak kullanmaya başlamış olan teröristlere karşı ABD engeli aşılamamıştır.
Terörle mücadele gibi halkımızın çok acil güvenlik ihtiyacını umursamayan ABD yönetimi, AKP’nin bu zaafını bir diplomatik kapan olarak kullanmış, AKP’nin vermeye hazır olduğu her türlü tavize rağmen operasyon iznini vermemiştir.
ABD, Irak’a müdahale ederken sanki Iraklılara danışmış, ya da El Kaide ile mücadeleyi koordinatörle yapmış gibi PKK’ya müdahale söz konusu olduğunda sorunu yokuşa sürmeyi tercih etmiş ve koordinatör mekanizması ile ülkemizi oyalamıştır.
AKP’nin bu zihniyetinden cüret kazanan Irak’lı aşiret reisleri Türkiye üzerinde sürdürdükleri santaj ve tehdidin boyutlarını giderek artırmış, terör törenlerine mesajlar göndermiş, Türkiye içinde siyasallaşma çalışmalarını başlatmışlardır.
Söz konusu şahıslar maaşa bağladıkları teröristlere açıkça kucak açarak Türkiye’ye genel af çağrısı yapma küstahlığını göstermiş kendi kırmızı çizgilerini AKP hükümetine dayatmışlardır.
Artan saldırılar sonrasında taşan sabırları ve yoğunlaşan toplum baskısını öteleyebilmek için ABD makamlarının önerdiği koordinatör mekanizması ile oyalanarak terörizmin karşısında aracılarla pazarlığa girilmiştir.
Türkiye bu sözde mekanizmayla yeni bir oyunun ve oyalanmanın içine itilmiş, yılanın başını büyümeden ezmek yerine tamamen zaman kazanmaya yönelik bir senaryonun figüranı olmayı sürdürmüş, kendi tabirleri ile “deliğe süpürülmeden” ömrünü uzatabilmenin telaşını yaşamıştır.
“Sorunların çözümü demokraside” denilerek sözde demokratik açılımlar adı altında bölücü taleplere cesaret verilmiş, terörün azaltılması halinde yeni haklar elde edeceklerine dair ihanet odaklarında umut uyandırılmıştır.
Bütün bu gelişmeler olurken Türk siyasi tarihinde bir ilk de yaşanmış, bu ülkenin bir Başbakanı’nın 30 bin kişinin katili olan caniye PKK’lı teröristlerin ağzı ile hitap ettiği, İmralı Canisi’ni “Sayın” diyerek kutsadığı ortaya çıkmıştır.
Rezalet bununla da bitmemiş, vatanımızın birliği uğruna şehit düşen aziz Mehmetçiklerimiz Başbakan tarafından “kellle” denilerek hakarete maruz kalmıştır.
Ne zaman bir terör eylemi olsa bunun hükümetin başarılı icraatlarını gölgelemek, Avrupa sürecini baltalamak, artan zenginliği ve refahı önlemek için yapıldığına dair kendilerinin bile inanmadığı bahaneler ve komplolar uydurulmuş ve bunlarla avunularak toplum oyalanmaya çalışılmıştır.
ABD makamları ile her görüşme ortamında gündem maddesi PKK ile mücadele olmuş, örgütün nasıl tasviye edileceği konusunda bitmek tükenmek bilmeyen görüşme trafiğine rağmen ne gariptir ki yedi yıldır bir türlü karara varılamamıştır.
Küresel gücün dayatmaları sonucu Talabani ile görüşmeye itilen Türkiye, her müzakereden sonra PKK’nın Kandilden çıkarılacağına dair söz ve taahhütlerle avunmuş ve bu yalanlara her defasında bile bile göz yummuştur.
Bu konuda ABD makamlarını ikna edemeyeceğini anlayan Başbakan kurnazca bir manevra yapmaya yeltenmiş “içteki 5000 bitti mi ki dışarıdaki 500 ile mücadele edelim” diyerek ürkeklik ve çaresizliğine kimsenin inanmadığı bahaneler aramıştır.
Bu arada artan bölücülük her geçen gün kendi tabiri ile mevzi kazanarak elindeki belediyeleri örgütün hizmetine sokmuş, dağdaki teröristin muhalif hareket olduğuna dair alçakça yorumlar hükümetin bakışları ve adalet sisteminin huzurunda açıkça söylenebilmiştir.
Başbakan Erdoğan’ın terörle mücadeledeki vizyon ve niyet eksikliğini kullanan terör örgütünün eylemleri tırmanınca, bir yandan “silahı bırakır gelir masada konuşursun” çağrısı ile teröriste el uzatılmış, ardından gelen tepkiler üzerine “canilerle konuşmam” denilerek çark edilmiştir.
AKP tarafından, yıllardır bir taraftan sözde başarılı diplomatik ilişkiler kurulduğu, ülkemizin itibarının arttığı söylenmiş, öte yandan defalarca ABD ve Irak makamlarına verdiğimiz 150 kişilik terörist listesinden, Avrupadaki çok sayıda örgüt mensuplarından hemen hiç kimse teslim edilememiş, finans kaynakları ortaya çıkarılamamış, yayınlar durdurulamamıştır.
Ne zaman ki vatan evlatlarının acı kayıpları artarak aziz millet vicdanında öfkeye dönüşse Başbakan tavır ve üslup değiştirmiş, “yarının çok şeye gebe olduğu” “sabırın taştığı” ”sözün bittiği’ “seçeneklerin tükendiği” gibi kuru tehditlerle kamuoyu bizzat Başbakan’ın ağzından hamaset istismarına maruz kalmıştır.
Terör örgütünü Kandil Dağı bölgesinde besleyen ve yöneten Talabani ve Barzani ile sürekli ve tek taraflı ilişkilerle şirin gözükülmeye çalışılmış, hatta Talabani’nin ülkemizdeki “muhalif gurupları destekleriz” şeklindeki saldırısı Başbakan tarafından “sürç-i lisan etmiştir” denilerek tevil yoluna gidilmiştir.
Irak’tan kaynaklanan terör saldırılarının bir türlü sona ermemesi ve AKP hükümetinin Iraklı aşiret reislerine dönük hiçbir caydırıcı tedbir almaması üzerine, Türkiye’deki bölücü mihraklar tam bir cüret kazanmış ve “artık yeter denirse iç savaş olur” tehditleri altında “güneyli güçlerle işbirliği yapılacağı” açıkça ilan edilmiştir.
PKK terörünün bitirilmesi için ABD makamları ile yapılan her görüşmede “kararlılık” mesajları ve “ortak düşman” tanımları ile avunulmuş, ABD’nin PKK’yı terör örgütü olarak görmesi bir lütufmuş gibi algılanarak hükümet tarafından minnetle karşılanmıştır.
Bir taraftan “terör örgütü demeyeni muhatap almayız” diyerek kararlılık gösterisi yapan Başbakan Erdoğan, diğer yandan hala PKK’ya terörist diyemeyen Barzani, Talabani ile görüşmeleri sürdürmüş, partisi ise bölücü siyasal uzantılarla buluşulan yemek masalarında sinsi pazarlıkların kapıları aralanmıştır.
Çıkartılan yasalarla, oluşturulan psikolojik ortamla ve alıştırılan kamuoyunun tepkisizliğinden cesaretle devlet kudreti atalete sürüklenmiş, federasyon ve ayrılma, ayrı dil ve sembol talepleri gibi tam bir ihanet gösterisi karşısında bile adli ve idari mekanizmalar derin bir sessizliğe mahkum edilmiştir.
Yıllardır Kuzey Irak’a yönelik sınır ötesi bir askeri operasyon kararını alamayan AKP hükümeti, partimizin meclise girdiği 22 Temmuz seçimlerinden sonra Tezkere çıkartmak zorunda kalmış, ancak bu konuda ürkeklik göstererek meclis kararının gereğini yerine getirmekten ısrarla kaçınmıştır.
Terör örgütüne yardım ve yataklığı kesmek için devletin üst düzey toplantılarında alınan caydırıcı tedbirler ve gevşek ambargo kararları bir türlü uygulanmak istenmemiş, aksine bu karara rağmen “PKK’yı çıkarsınlar on misli yardım yaparız” denilerek Iraklı muhatapları nezdinde devletin inandırıcılığı tamamen ortadan kaldırılmıştır.
Bu arada yirmibeş yıldır süren terörle ve bölücülükle mücadele tarihinde bir ilk de yaşanmış, bir terör saldırısından sonra PKK tarafından alıkonulan Mehmetçiklerimizin güvenlik güçlerine teslimi esnasında PKK, Barzani, Talabani ve Amerika ilişkisi tam bir sevk zinciri ve suç üstü halinde gün ışığına çıkmıştır.
Yaşanan terör olaylarındaki kayıpların artması, önlenemeyen eylemlerin çoğalması her defasında hükümet tarafından “mücadelenin doğasında var” “dünya önleyemedi ki biz önleyelim” “nerede son bulmuş ki” denilerek makul karşılanmış, bunun “uzun soluklu bir iş” olduğu söylenerek, zafiyete bahane aranmıştır.
Hükümetin özürlü terör algısı, teröristlerin baskı sonucu dağa çıkmış masumlar olarak takdim edilmesine neden olmuş, terörün üzerine gidilmesini önerenlere Başbakan tarafından “katı defans dağa çıkarır” denilerek, bölücülüğün anayasal düzen içinde yapılmasına davet ve izin verileceği ilk ağızdan açıklanmıştır.
Bu konuda hükümetin en büyük dayanağı ve cesaret kaynağı ise “sadece askeri çözümün olmayacağını” söyleyen küresel güç, hükümetin “siyasi açılım olması gerektiğini” tekrarlayan Avrupalı dostları ile “siyasi çözüm yolu öneren” Iraklı muhatapları olmuştur.
Terörün hükümeti bunalttığı her ortamda, İmralı canisini de kapsayan bir genel af gündeme getirilmiş, hükümetin bu konuda açık bıraktığı süreçten cesaret alan bölücülük, sözde direnişin sürmesi halinde bebek katilinin 2010”da serbest kalacağını alenen yandaşlarına müjdelemiştir.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yönetiminde yedi yıl boyunca yaşanan vahim gelişmeler ve bölücülüğe gösterilen müsamahalarla ve desteklerle “taşlar bağlanarak” bölücü tahrikler için meydanlar boş bırakılmıştır.
Başbakan’ın polis kordonu altında bomboş caddelerden geçerek girdiği salonlarda parti toplantıları yaptığı, bölücülerin ise taş ve sopalarla sokaklarda yürüttüğü seçim kampanyası ülkemizi nasıl bir sinsi tuzağa çekmeye başladığını ortaya koymuştur.
Bir taraftan gizlice yapılmaya çalışılan yemekli toplantılarda formül ve sözde uzlaşma zemini arayışları sürerken, diğer yandan başbakanın polis çemberi altında söylediği hamasi sözlerin tam bir ikiyüzlülüğün işareti olduğu anlaşılmıştır.
Türkiye’nin devlet yapısının yeniden tanzimi, farklı kökenden gelen vatandaşlarımıza siyasi ve hukuki planda milli azınlık statüsünün tanınması ve bunun Anayasada teminat altına alınmasını isteyen Avrupa Birliğinin tahribat süreci Türkiye Radyo Televizyon Kurumunun 24 saat Kürtçe yayına açtığı kanalla birlikte hayata geçirilmiştir.
Hükümetin yıllardır yaptığı tahrikler sonunda yerine oturmaya başlamış, kafalarda oluşturulmak istenen bölünmüş Türkiye haritaları bizzat AKP yöneticileri tarafından Sivas-Gavurdağı hattı telaffuz edilerek şekillendirilmiştir.
TRT eliyle Kürtçe yayın yapma, üniversitelerde Kürtçe enstitülerini kurma, Kürtçeyi seçmeli ders olarak müfredata alma çabaları ve daha ileri adımlar atma konusundaki niyetleri AKP’nin bölücülere vadeli ümit ve cesaret verme çabaları olmuştur.
Bütün bu olanlarla birlikte bölücülüğün temel hayat alanı olan etnik kimlikler okşanmaya devam etmiş, önce 36’ya böldüğü milletimizin içerisinden, sonra yeniden tek millet çıkarmaya çalışılıp “biriz, beraberiz, bütünüz” denilerek tam bir zihniyet çürümesinin örneği verilmiştir.
Toplumsal yapımızda baş gösteren karmaşa, tartışma ve kısır çekişmelerin tetiklediği gelgitler, iniş çıkışlar kaygı verici seviyelere yükselmiş, Türkiye’nin iç ve dış güvenliğini, milli çıkarlarını ve milli bünyesini tehdit eden taciz ve tahrikler giderek yoğunlaşmıştır.
Hükümet silahsız yöntemlerle terörü önleme garabetini sürdürürken, terör örgütü boş durmamış, devam eden kanlı eylemlerde çok sayıda güvenlik mensubumuz şehit olmuş veya yaralanmış, vatandaşlarımız can ve mal kaybına uğramıştır.
Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimi ile geçen her gün geçmişte yanlış atılan adımların faturalarını birer birer önümüze getirmiş; geri adım atmanın diyalog, boyun eğmenin işbirliği, aldatılmanın ise sözde zafer olarak takdim edilmeye çalışıldığı uluslararası ilişkilerimiz, geri dönülmez bir batağa doğru hızla sürüklenmiştir.
Bölücübaşının İmralı'ya getirilmesi ile başlayan terörün ve bölücülüğün küçülme ve zayıflama süreci, AKP hükümetlerinin yanlış değerlendirmesiyle tersine dönmüş ve yeniden azan terör saldırıları ile büyüyen kanlı terör örgütü bugün hükümeti Irak'lı aşiret reisleri ile kucaklaşacak kadar stratejik bir vasıta haline gelmiştir.
Örgütün Irak'taki varlığı, onları himaye eden Iraklı aşiret reisleri tarafından Türkiye ile ilişkileri artırma noktasında bir şantaj ve pazarlık unsuru olarak kullanılmış ve başarılı olunmuştur.
İstismar ve fırsat hız kesmemiş, yörede işlenmiş ve adına töre cinayeti denilen suçlardan bile yola çıkarak terörle mücadelede yer alan kahraman yöre insanını sorgulanmış ve koruculuk sistemi yargılanmak istenmiştir.
Sözde sivil toplum temsilcileri, üniversite zeminini propaganda için kullanan mihraklar, güdümlü düşünce kuruluşları, siparişle sonuç çıkartan kamuoyu araştırma şirketleri, yüzleşmeye meraklı sözde aydınlar ve yandaş medya kanalları bu sürecin başlıca aktörleri olarak ihanete çanak tutmuşlardır.
Cumhurbaşkanı'nın 'Kürt sorunu Türkiye'nin birinci sorunudur' açıklamasıyla eş zamanlı olarak Kandil Dağından medya üzerinden mütareke ve müzakere çağrıları yapılmış, pazarlığın şartları olgunlaştırılmıştır.
"Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi" sözleriyle kontrolünü kaybetmiş bir ruh halinin işaretini veren Başbakan, ecdadını aşağılamayı özgüven zanneden zihniyet çürümüşlüğünün hangi mevkilerde süründüğünü herkese göstermiş, "Hepimiz Ermeniyiz" diyenlerle aynı noktada buluşmuştur.
Netice itibariyle; Türkiye'nin milli birliğini, üniter devlet yapısını ve toprak bütünlüğünü hedef alan teröre ve bölücülüğe sürekli prim veren Başbakan, son aylarda bölücülük bayrağını fırsat ve çözüm adı ile eline almış, etnik ayrılma ve ayrışmaya zemin hazırlayacak bütün dinamitlerin fitillerini Cumhurbaşkanlığı makamı ile rol paylaşıp ve İmralı Canisi pazarlık yaparak birer birer ateşlemeye başlamıştır.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Nasıl ve nereden gelindiğini bilmek, nereye gidildiğinin bütün ipuçlarını vermektedir.
AKP döneminin ihanet tarihçesini özetlemeye çalıştığım gibi, son zamanlarda üzerinde çok konuşulan sözde barış, silah bırakma ve ateşkes sürecinin sonunda AKP zihniyetinin yönettiği ve ilkesizlerin de destek verdiği süreçte Türkiye’nin önünde kısa vadede beklenen çok vahim gelişmelerin şunlar olacağı anlaşılmaktadır.
• Yıllardan beri pazarlıkla silah bırakmaya davet edilen örgütün ilk şartı İmralı’daki Bölücübaşının salıverilmesi ve PKK için af çıkarılması olmuştur. Bu nedenle Bebek Katili de dahil olarak geniş kapsamlı bir af yasası çıkması beklenmelidir.
• Çıkarılan affın kapsamı genişletilecek, dağdan inecek olan örgüt mensuplarının siyasal haklardan yararlanmaları gündeme getirilecek ve mevcut örneklerinde olduğu gibi TBMM yolu açılacaktır.
• Yirmi yıldan bu yana Türkiye merkezinde hareket eden bölücülük, sıklet merkezini Irak’a kaydıracak, Kuzey Irak’lı aşiret reislerinin tam güdüm ve kontrolüne geçecektir.
• Pazarlığın tamamlanması sonucu silahın bırakılması halinde, yerli bölücü unsurların özellikle uluslararası ilişkilerinde pürüz oluşturan terörle ilintili olma vesayeti üzerlerinden kalkacağından bölücülük için daha güçlü küresel destek bulunacaktır.
• Makul bir süre geçince eli silahlı yeni bir terör örgütüne dönüşecek olan PKK adı “terör örgütü” listesinden çıkarılacak ve kırk bin kişinin ölümünden sorumlu kanlı örgüt ve arkasındakiler dünyanın gözü önünde aklanacaktır.
• Bölücülük, kendilerine verilmiş sözlerin yerine getirilmemesi ihtimaline karşı, silahlı gücünü muhafaza etmek için bir mutasyon geçirerek, yeni bir isim ve kimlikle Irak’ta ihtiyatta bekleyecektir.
• Üniter devlet, ulus-devlet, laik devlet kavramlarının geçersizliği üzerinde tartışmalar yoğunlaşacak, alt kimlikler üzerine tahrik, tartışmalar ve hatta çatışmalar yaşanacaktır.
• Sözde “Kurucu ortak halk” ve “çokluklar devleti” adı altında bir yeni kavram güçlü bir şekilde tartışılacak ve bazı aydınlar tarafından kabule değer bulunacaktır.
• Seçim barajının düşürülmesi, yerel dillerde eğitim gibi çağrılar hız ve önem kazanacak ve AKP zihniyeti ise dışarıdan alacağı talimatlara uygun olarak gerçekleştirilmek isteyecektir.
• Sözde fırsat ve barış sürecinin rehaveti atlatılınca, kahraman güvenlik güçlerimizin yirmi yıldır verdiği mücadele sorgulanmaya başlanacak, isimsiz kahramanlar yerli ve uluslar arası yargı unsurları ile karşı karşıya bırakılacaktır.
• Türkiye topraklarını da kapsayan yeni devlet haritaları uluslararası görüşmelerde masalara getirilerek, bu konuda milletimizi alıştırmaya yönelik yeni bir manipülasyon süreci başlatılacaktır.
• İkinci resmi dil kavramı taraftar bulmaya başlayacak, Türkçeden başka eğitim dili olmasına yönelik kampanyalara hız verilerek, AB sürecinin dayatmaları bu yönde ağırlık kazanacaktır.
• Köy koruculuğu kaldırılacak, terörle mücadelede devlete destek olmuş, millete gönül vermiş yiğit yöre insanlarını yıldırma, mücadelelerini sorgulama ve hatta hesap sorma aşamaları başlatılacaktır.
• Özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesine uluslararası ziyaretler artacak, karşılıklı davetlerle yerel yöneticiler ve bölücü uzantıları ile yapılacak görüşmelerle bu unsurlar devlete eşkoşulan güç haline gelecektir.
• İzlenen tahrik siyaseti sonucu toplumsal doku bozulacak, Türk milleti kavramı çökecek, alt etnik kavramlar AB sürecinin de etkisi ile birlikte belirginleşmeye ve emsal bularak hak talep etmeye başlayacaktır.
• Yöre belediye başkanları, yoğun bir davet kampanyası ile gerçekleştirecekleri uluslar arası ziyaretlerde “federal vali” gibi ağırlanmaya başlanacaktır.
• Bölücü örgütü Irakta rezerve eden küresel güç, bıraktığı bu kozun yerine yenilerini oluşturacak, bu kez de siyasallaşma ve ayrışma alanında kullandığı inisiyatifi baskıya dönüştürecektir.
• Yeniden ortaya çıkması muhtemel bir terör örgütünün eylemlerine müdahale seviyesi ve şekli uluslar arası denetimin gözetimine açık hale getirilecek, hükümranlık haklarını kısıtlayan dış denetim mekanizmalarına fırsat verilecektir.
• Bunun sonucu olarak, kendi topraklarımızdaki bölücülüğe müdahale, yabancı güçlerin hakemliğine verilerek Türkiye’nin yörede etkinliği kaldırılmaya çalışılacaktır.
• Haince duygularla tahayyül edilen bir coğrafyanın geçmişe dönük kullanımına yönelik sözde tazminat talepleri gündeme getirilecektir.
• Yeterince olgunlaşması halinde bölücülük yeni itiraz alanları bulacak, adını büyük Türk milletinden alan Türkiye Cumhuriyetinin de ismi ve al bayrağımız tartışma konusu yapılacak, yerel bayraklar önerilecektir.
• Artık ihtiyaç olmadığı söylenerek Türk Silahlı Kuvvetlerinin terörle mücadele görevi tartışılacak, yerine polis gücü konması teklif edilecektir.
• Geçmişte suç kabul edilenleri, suç olmaktan çıkaracak şekilde yapılacak bir yasal manevra ile bölücülük kapsamındaki fikir ve eylemler anayasal şemsiye içine alınacaktır.
• Milli tarihimizin övünç sayfaları dış dayatmalarla yeniden açılacak, tarihle yüzleşme adı ile ecdadımıza yeni hakaret kampanyaları başlatılacaktır.
• Irak Türkmenleri üzerinde baskılar artacak, aşiret reisleri Türkiye’deki yandaşlarına mütekabiliyet talep ederek Kerkük ve Türkmenleri izole edecek, göçe zorlayacak, Kerkük’ü Kürtleştirecek yeni bir eylem ve baskı süreci başlatacaktır.
• Ermeni meselesi, Ekümeniklik, Kıbrıs, Türkmenler ve Kerkük gibi çok sayıda konunun yanı sıra, kontrolü tamamen yabancılara geçmiş bir ekonomik yapının girdabında Türkiye’nin bölünmesinin yol haritaları çizilecektir.
• Bu kapsamda ayrışmış ve kimlik değiştirmiş kitleler için Kosova süreci model olarak konulacak ve ayrılmanın hukuki meşruiyeti içte ve dışta tartışılacaktır.
• Alt kimlikler keskinleşecek, Türk ve Türklük vurgusunun geri çekilmesi istenecektir.
• Alt kimliklerin kültürlerin ifadesi için Ana dilin konuşulması, anadilin eğitimi, ana dilin akademik öğretimi ve araştırılması, anadilin resmi dil olarak kabulü, ana dilin resmi alanda kullanılması. anadil alfabesinin kabulü sıralı talepler halinde gelecektir.
• Eğitim kimliklere göre tanzim edilecek, tarih, coğrafya, edebiyat eğitiminin kimliklere göre yeniden düzenlenmesi konusu gündeme gelecektir.
• Başlangıçta Yerel yönetimlere kimlik tasnifine uygun özerklikler verilecek, yerel parlamento açılacak, yerel kaynaklar yerinde kullanılmaya başlanarak ayrışmanın adımları atılacaktır.
• Yalnızca coğrafi bağlılığın önerildiği Türkiyelilik ile yalnızca hukuki bağın önerildiği vatandaşlık kavramlarının sürekliliği, enerjisi, bağlayıcılığı sosyolojik zemin bulamayacak, durdurulamayan geri gidiş çözülmeyi getirecektir.
Tüm olumsuz gelişmeler çıkar ve şantaj kıskacına düşmüş bazı medya kuruluşlarının milletimizi uyuttuğu bu süreç içinde adım adım önce federasyonla üniter devlet, sonra etnik ayrımla milli devlet yapısı çatlatılacak ve Türkiye Cumhuriyeti çöküş sürecine girecektir.
Aziz Dava Arkadaşlarım,
Fırsat adı ile başlayıp, Kürt sorunu ile devam eden ve şimdi demokratik açılım olarak tanımlanan yıkım projesinin ülkemizi getireceği karanlık tablo bundan ibarettir.
Bu öngörüler, kardeşliğimizin bozulmaması uğruna yıllardır sabırla ve sükunetle üzerine titrediğimiz milletimiz için gün be gün yaptığımız tahlillerin tarihin ve bilimin ışığında oluşturduğumuz görüşlerin özetidir.
Türkiye büyük bir kriz ve kaos ortamının “stratejik düzeyde” çok yüksek tehdidi altındadır.
Türkiye bölgedeki milli varlığına ve bekasına yönelik risklerle karşı karşıyadır.
Türk milletinin kendisine dayatılan esaret ve yıkım sürecini büyük bir uyanışla elinin tersiyle iteceğinden kuşkumuz yoktur.
Bu milleti, kabile dürtüleriyle tahrik ederek yıkmaya çalışmak, " terörü önleyemedik o halde isteklerini kabul edelim" yaklaşımını "fırsat" olarak dayatmak hiç kimsenin haddi, hakkı ve harcı değildir .
AKP iktidarının yedi yıl içinde Türkiye’yi sürüklediği tehlikeli gidişat artık Türk Milletinin sabrını taşma noktasına getirmiştir.
Ancak bir işgal gücünün yapabileceği tahribata eşdeğer bir yıkım gerçekleştiren bu kimliksiz zihniyetin gerçek yüzünü görmüş olan milletimiz eminiz ki mutlaka tarihe gömecektir.
Bundan 90 yıl önce dönemin küresel güçleri olan emperyalist devletlerin Türklüğe biçtiği geleceği reddeden milletimiz bu dayatmayı da reddedecektir.
Giderek çatılan kaşlar, yaşanan hayal kırıklıkları, bocalamalar, öfke, hakaret bu yüzdendir.
Büyük ve kudretli bir aile olan Türk Milletini, bekasına yönelen saldırılardan korumak hepimiz için vazgeçilmez bir milli görevdir.
Bu oyunun bozulması için yüreğinde vatan sevgisi olan her bireyin şuurla ve dikkatle hareket etmesi tarihi bir sorumluluktur.
Bu itibarla, yıkım projesinde hükümetle elele tutuşan işbirlikçi palikarya haricinde kalan ve önünü ve arkasını görmeden sürece sıcak bakanları bir kez daha ve iş işten geçmeden tercihlerini analız etmeye davet ediyorum.
Herkesi devletimizin kuruluş felsefesinde, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti ortak paydasında, Türk Bayrağı altında buluşmaya çağırıyorum.
Bugün, hiçbir düşünce ve gerekçe bu milli sorumluluğun icabını yerine getirme misyonunun önüne geçmemelidir ve geçemez.
Türk milleti, bugünkünden daha karanlık bir tablo içinde, yokluk ve buhranlar arasından 29 Ekim 1923 günü bir güneş gibi doğabilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün de aynı ruh ve ilham ile ayağa kalmaması için hiçbir neden yoktur.

Artık karar anı gelmiştir.

Herkes tavrını belirlemek zorundadır.

Hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Ne mutlu Türküm Diyene!

Monday, August 24, 2009

Bir “Alçak”tan Başbakan'a Cevap- Meyyal UYGUR

Acik Istihbarat

Herkese sık sık adap-edep dersi veren Başbakan Erdoğan, mübarek Ramazan’ın birinci günü, Cuma namazı çıkışında, “ABD’nin bir projesi diye dolaşıyorlar. Bunu ispat ederlerse biz her şeye varız. Ama eğer edemezlerse alçaktırlar, namussuzdurlar” diye veryansın etti.

Bu hakaretlerin muhatabı, “Kürt açılımı”nın ABD’li David L. Phillips’in Amerikan Ulusal Dış Politika Komitesi için hazırladığı 15 Ekim 2007 tarihli “Kürdistan İşçi Partisi’nin Silahsızlandırılması, Dağıtılması ve Yeniden Entegre Edilmesi” adlı plana dayandığını iddia eden MHP idi. Ancak MHP’den çok önce Referans’tan Cevdet Aşkın’la, bendeniz bu raporu gündeme getirdiğim, hemen her yazımda oraya atıf yaptığım için üzerime alındım. O yüzden sadece Phillips’in raporu değil, başka rapor, açıklama ve görüşmelerle “Kürt açılımı”nın nasıl ABD projesi olduğunu gün gün, yıl yıl örneklerle delillendirip, Erdoğan’a cevap vermek istiyorum.

Peşinen şunu belirteyim, David L. Phillips raporu, buzdağının bir ucudur ve belki de Erdoğan bunu görmediğinden bu kadar sert çıkmıştır. Ama o rapordan Gül ve Babacan’ın haberdar olduğu kesin. Tüm yazılarımda bu raporun T.C. Dışişleri Bakanlığı’nın “katkılarıyla” hazırlandığını vurguladım. Türkçesi yetmediyse işte İngilizcesi…Bakın bakalım T.C. Dışişleri Bakanlığı, kimler ve hangi kurumlarla görüşmesini sağlayarak, Phillips’den teşekkür almayı hak etmiş:

“The author thanks the Turkish scholars, business leaders, media representatives and parliamentarians whom he recently interviewed in Turkey (September 2007). He gratefully acknowledges assistance from Turkey’s Ministry of Foreign Affairs, which arranged meetings with le gislators, as well as officials involved in foreign affairs, intelligence and security matters.”

Erdoğan samimiyetle “Kürt açılımı”nın MİT’in planı olduğuna da inanıyor olabilir. Nitekim bu planı o zaman çalıştığı Sabah’ta 2006’da tartışmaya açan Aslı Aydıntaşbaş, şimdi Akşam Gazetesi’ndeki köşesinde, “Kanıtlayabilirim: Bu Amerikan Planı değil” diyor. Kısmen doğru olsa da o “MİT Planı”nın önünde ve arkasında neler olduğunu anlamak için, “Gerçek Ergenekon, Kürt Açılımı ve Karargah” başlıklı iki yazımı dikkatle okumanızı öneririm.

Bu ön bilgilerden sonra gelelim yıl yıl “Kürt açılımı-ABD” bağlantısının seyrine…Aslında hepsini biliyoruz ama unuttuk. Hafızaları tazelemekte yarar var.

- Mayıs 2003’te ABD, PKK’yla mücadele için Pişmanlık Yasası’nın çıkarılmasını istedi. Temmuz 2003’te bu konuda AKP Grubu’nda yapılan görüşmede dönemin İstanbul Milletvekili Emin Şirin, “Pişmanlık yasasını ABD mi istedi?” diye sordu. Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Gül’ün, ”ABD’nin K.Irak’taki yeniden yapılanma için benzer istekleri var” cevabını verdiği söylendi. Zaten ABD de, “Pişmanlık Yasası çıkar çıkmaz harekete geçip, Kandil Dağı’ndaki terör kamplarını bitirme” sözü verdi.

- İktidar “Topluma Kazandırma Yasa” tasarısını, Erdoğan’ın imzasıyla 7 Temmuz 2003’te TBMM’ye sevk etti. Aslında tasarının “genel gerekçesi”nde gerçek niyet tam olarak ortaya konuyordu. Burada, “önceki düzenlemelerde örgütün lider kadrosunun kapsam dışında bırakılmasından” resmen şikayet ediliyordu. Buna rağmen tasarı maddelerinde örgüt yöneticileri kapsama alınmadı veya alınamadı. Muhtemeldir ki, ilgili kurumlarla görüşmeler neticesinde bundan vazgeçildi. Ancak gerekçedeki bu ifadenin çıkarılması ya unutuldu veya özellikle muhafaza edilerek, bir yerlere mesaj verildi. Nitekim dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, “Tepkileri de dikkate alarak, doğrudan eyleme sevk eden lider kadronun kapsam dışında tutulduğunu” açıklıyordu.

- Bu “açılım”dan sonra başka bazı ilginç girişimler daha oldu. Mesela Gül, Aralık 2004’te Ceza İnfaz Kanunu çıkarılırken, “şartı tahliyenin teröristbaşı başta, herkese ve tüm suçlarda uygulanmasını” istedi. Haziran 2005’teki TCK değişikliğinde, teröristbaşının hüküm giydiği 125. maddeye, “elverişlilik” gibi bir ifade sokuldu. Bunun, teröristbaşının lehine olduğu ortaya çıkınca o madde acele eski haline döndürüldü. Ancak asıl kıyamet Terörle Mücadele Yasa tasarısının 6. maddesinde, terör örgütünün liderinin “etkin pişmanlıktan yararlanmasının” öngörülmesiyle koptu. Erdoğan önce “Haberim yok” dedi, ardından Cemil Çiçek, “Bunu devletin birimleri istedi” iddiasında bulundu. TSK ve Emniyet Genel Müdürlüğü hemen ve net bir şekilde, MİT ise uzun bir aradan sonra muğlak ifadelerle, sözkonusu düzenlemeyi kendilerinin istemediğini açıkladı. (Phillips’in raporunda Dışişleri Bakanlığımızın ve MİT’in katkıları var. Şöyle geriye doğru bakınca acaba ‘etkin pişmanlığı’ Dışişleri istemiş olabilir mi diye düşündüm. Ne de olsa o da bir ‘devlet’ kurumu. TSK’nın, Süleymaniye çuvalından sonra Irak’ın kuzeyinde etkisiz hale getirilmesinin ardından, buradaki tüm inisiyatifin Dışişleri ve MİT’e geçtiğini de dikkate alırsak, herhalde tahminimi yabana atmazsınız)

- 22 Temmuz 2007 seçimlerine kadar geçen süreçte AKP, bölücü terörle “ABD’den operasyon” beklentisi, “Barzani ve Talabani’den PKK’yı terör örgütü ilan etmeyi” isteme, “lider kadrolarını teslim için her görüşmede liste sunma”, “Mahmur kapatıldı, kapatılıyor” açıklamaları ve “Üçlü koordinatörlük” mekanizmasının kurulması gibi “siyasi ve diplomatik” yöntemlerle mücadele etti. Son olarak, dünya çapında önemli Atlantik Konsey için geçtiğimiz Haziran ayında “Türklerle, Irak Kürtleri Arasında Güven Tesisi” başlıklı yeni bir rapor hazırlayan David L. Phillip, sözkonusu “mücadele”nin sonuçlarını ve “üçlü mekanizma”nın ne işe yaradığını bakın nasıl anlatıyor: “Barzani, Türkiye’nin kendi ülkesindeki Kürt sorununa çözüm bulması konusunda ısrarcı oldu. Ankara, ABD’den PKK’ya karşı eylemde bulunmasını talep etti. Ancak ABD kumandanlarının başka öncelikleri vardı. Bush yönetimi, Türkiye’nin inisiyatif almasını önlemek amacıyla istihbarat paylaşımı için üçlü bir mekanizma önerdi. General Raltson özel elçi olarak atandı. 15 ay boyunca yapılan 7 toplantıdan sonra komisyon dağıldı. Komisyon, Türklerin savaşmasını engellemede başarılı oldu…”

- David L. Phillips’in 15 Ekim 2007 tarihli malum raporu ortaya çıktı.

- 18 Ekim 2007’de TBMM sınır ötesi harekat tezkeresini rekor oyla kabul etti. Başbakanlık, TSK ile operasyonun kapsamı hakkında yazışmalar yaparken, 21 Ekim 2007’de 12 askerimizin şehit edildiği, 8 askerimizin kaçırıldığı Dağlıca katliamı yaşandı.

- Başbakan Erdoğan 23 Ekim 2007 günü Kanal 24’te şunları söyledi: “Kasım ayının başında Genişletilmiş Irak’a Komşu Ülkeler Zirvesi var. Bu zirve birçok şeye gebe olabilir. Zirveyle birlikte sekretarya da oluşacak. (Nihai hedef PKK’yı oradan çıkarmak gibi tanımlanabilir mi? sorusu üzerine)…Buradaki terör örgütü mensuplarının Avrupa’ya gönderilmesi gibi çok değişik teklifinde bulunuldu.(Mesela bu öneri ilk kez Phillips’in raporunda yer almıştı)

Erdoğan’ın Kanal 24’e açıklamalarına devam edersek; Sınır ötesi harekâtla ilgili olarak biz ABD ile bu işi çok açık net bir yere bağlamak durumundayız ve 5 Kasım’da yapacağım görüşmelerde bunun da özellikle neticesini almak istiyoruz. (Eğer beklediğiniz cevap gelmezse...denilmesi üzerine)…Türkiye’nin herhangi bir yerden izindi, şuydu buydu ihtiyacı yok. Türkiye’de alışılmış bazı şeyler var. Yok icazet alınmış, bilmem ne yapılmış çok ayıp, çirkin bir şey…(Bu konuda takvim olup olmadığının sorulması üzerine)…Böyle bir takvim belirlenmiş olsa bile açıklamam mümkün değil…

- 5 Kasım’daki Bush-Erdoğan görüşmesinin üçte ikilik kısmı baş başa yapıldı. Burada neler konuşulduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz yaptıkları ortak açıklama. Bush, o meşhur, “PKK ortak düşmanımız” sözlerine ilave olarak, daha iyi istihbarat paylaşımına ihtiyaç duyulduğunu, askerlerin daimi işbirliğini sağlamak için Pentagon ve TSK’nın iki numaralı isimleriyle, General Petraeus arasında üçlü bir düzenlemeye gidildiğini açıkladı. Erdoğan da, terörist kampların dağıtılması, terör örgütü liderlerinin ele geçirilmesi ve lojistik desteğin kesilmesi gibi gerekli diğer adımların atılması gibi çeşitli konuları görüşme fırsatı bulduklarını anlattı. Bir de Bush, gazetecilerin, “Eğer Türkiye Kuzey Irak’a bir operasyon düzenlerse tepkiniz ne olur?” şeklindeki sorusunu, “Varsayıma dayalı sorulara cevap vermekten hoşlanmıyorum” diye cevaplandırdı.

- Başbakan Erdoğan 14 Kasım 2007’de Prag’a giderken; “Öncelikli hedefimiz sınır ötesi operasyon değil, PKK’nın silahsızlandırılması…” açıklamasını yaptı. (Phillips’in raporunun başlığı da bu). Gazeteciler Prag’da bu sözlerinin anlamını sorunca da, “Cevabını Türkiye’ye döndükten sonra vereyim, şimdi Çek Cumhuriyetindeyiz, burayla ilgili soru sorarsanız memnun olurum” dedi, ama ne Prag’da, ne buradan gittiği Azerbaycan’da, ne Türkiye’ye dönüşte, o sözlerine açıklık getirmedi.

- 24 Kasım 2007’de AKP’nin Kızılcahamam Kampı’nda, “Türlü tahrik ve ithamlarla, hükümetimizi, izlediğimiz strateji gereği mahrem tutulması gereken bazı konuları kamuoyu önünde tartışmaya zorlayanlar, sadece terör örgütünün ekmeğine yağ sürdüklerini bilmeliler” diye konuştu, yani bir “mahrem anlaşma” olduğunu itiraf etti.

- 7 Aralık 2007’de Portekiz’e giderken, “Pişmanlık Yasası, Terörle Mücadele Yasası, adına ne derseniz deyin, bu çalışmalardan beklenen sonuç o zaman alınamamıştı. Ama şu anda buna yönelik bir çalışmada netice alınabilir düşüncesinde olan görüşler var. Biz, bunların hepsine itibar ediyoruz” açıklamasını yaptı. Uçakta da, “Yeni yasanın daha olumlu sonuçlar vermesi için geçmişte çıkarılan Eve Dönüş yasalarından farklı olacağını” söyledi ve geçmişte bu konuda “direnç”le karşılaştıklarını hatırlatıp, medyanın katkılarını istedi. Erdoğan, uçakta gazetecilerle başka özel şeyler de paylaşmış olmalı ki, ardından hepsi bir ağızdan “af yasası” imasında bulunup, “son fırsat” kampanyası başlattı. Ancak yine muhalefet ve milletin şiddetli tepkisi ortaya çıkınca Erdoğan, “Böyle bir açıklama yapmadığını, sadece teröre bulaşmamış olanlar için mevcut Eve Dönüş Yasasıyla ilgili ne yapılabileceğinin konuşulduğunu, bunu farklı yerlere çekmenin yanlış olduğunu” duyurdu.

- Aynı süreçte Gül, Fransa yolunda “es”li açıklamalarda bulundu, Tiflis’te, “Bize benzeyen örnekler”den dem vurup, “Sadece İspanya demiyorum. Latin Amerika’da falan” dedi. Dışişleri Bakanı Ali Babacan da Brüksel’e giderken GAP uçağına aldığı gazetecilere, “Türkiye’de bunlar da oluyormuş diyeceksiniz” sözleriyle, bazı sürprizler ve reformların yapılacağını anlattı. Ayrıca, “Başbakan Erdoğan ile ABD başkanı Bush’un 5 Kasım’da yaptığı görüşmede alınan kararların ‘safha safha’ uygulanmaya başladığını” vurguladı.

- 8 Ocak 2008’de Bush-Gül görüşmesi gerçekleşti. Görüşmeden sonra değil, önce yapılan resmi açıklama, birkaç nezaket cümlesinden ibaretti. Ancak görüşmesinin ardından Beyaz Saray tarihinde örneği pek görülmeyen bir şey yaşandı ve ismi açıklanmayan bir Beyaz Saray yetkilisi tele konferans yöntemiyle görüşmenin “perde arkasını” gazetecilere anlattı. Bu açıklamalar da hemen Beyaz Saray’ın resmi internet sitesine konuldu. Adı açıklanmayan yetkili mesela şunları söyledi: “PKK konusunda uzun görüşme oldu, probleme farklı çözümler demeti vardı. Sadece askeri faaliyet değil, Güneydoğu’nun ekonomik, politik, sosyal gelişimi dahil PKK sorununa kapsamlı bir çözüm görüşüldü…PKK’ya çözüm isteniyorsa, askeri yöntemin terörle mücadelenin sadece bir boyutu olduğu kabul edilmeli ve siyasi çalışmalar yapılması, Türkiye’de yaşayan Kürtlerin yaşamlarının geliştirilmesi, onların ülkeden soğumuş bir azınlık olmadığından emin olunması, PKK’ya asker toplanan bir havuz olmaması uzun vadeli çözümün parçalarıdır….Askeri bölümü var, siyasi ve ekonomik bölümü var. Uzun dönemli çözüm konseptinin arkasında bu var. (İki Başkan, askeri yöntemler dışında kapsamlı bir çabaya ihtiyaç olduğu konusunda anlaştı mı? sorusu üzerine)…Gül’ü anlatmak istemiyorum, sanıyorum kendisine sorma fırsatınız olacak, fakat kesinlikle konuştular. Gül geçmişte Türkiye’deki Kürtlerle ilgili görüşlerini açıkladı ve Kürt nüfus için çok şey yaptı, bunları tanıdı…Erdoğan hükümeti ve Cumhurbaşkanı Gül halihazırda bu çerçevede bazı çalışmalara başladı. (AB’nin Türkiye için bazı ön koşulları var, Anayasa değişiklikleri gibi. ABD bu değişiklik adımlarından memnun mu? Sorusu üzerine)…Türkiye’nin AB üyeliği için yapması gereken bazı reformlar var ve Türkler bunları yapıyor. Biz bunların artarak, devam etmesini bekliyoruz.“

- Bu açıklamalar sorulduğunda Gül, “siyasi çözümün asla konuşulmadığını” söyledi, hatta “Irak'ta kampları var, gelip sivillere ve güvenlik güçlerimize saldırılıyor. Böyle bir konuda politik çözüm söz konusu olabilir mi?..Nasıl El-Kaide'nin dışarıdan gelen ya da gelecek saldırılarına politik çözüm bulalım denmiyorsa, PKK için de denemez Bu kontekstte bu mevzular hiç konuşulmadı ve konuşmayız da” tepkisini gösterdi.

- TBMM’nin Ekim’de çıkardığı tezkere ancak 21 Şubat 2008’de uygulamaya kondu ve kara harekatı başladı. Harekatın ardından Bush’un Türk askerine “get out” dediği, ABD’den peş peşe gelen diğer açıklamalarda siyasi çözüm, hatta PKK ile masaya oturulması çağrıları yapıldığı hatırlanacaktır. Özellikle ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in Türkiye’ye gelmeden önce 24 Şubat’ta Avusturalya Canberra’daki, “Devam eden operasyonun kısa sürmesini umuyorum. Ayrıca Türkiye'de yaşayan Kürtlerle daha fazla diyaloga girilmeli. Askeri çözüm yeterli değil, başka girişimlerde bulunulabilir. Ekonomik ve siyasi önlemler gerçekten önemli”, 27 Şubat’ta Yeni Delhi’deki, “Çeşitli düzeylerdeki ABD görevlilerince, Türklere dobra dobra söylendi. Ben ayrıca Cumhurbaşkanı Gül’le Washington’u ziyaret ettiğinde konuştuklarımızı tekrarlayacağım. Kesinlikle güvenlik çalışmalarının bir yeri olduğunu, ancak askeri yöntemin Türkiye için yalnız başına terör problemini çözmeyeceği, ayrıca ekonomik ve siyasi girişimlerin olması gerektiğini…Kürtlerin sorun ve şikayetlerini ortadan kaldıracak ve asker olmayan uzun dönemli bir çözüm yönünde hareket etmelerine ihtiyaçları olduğu görüşündeyim…

Kürdistan hükümeti, peşmerge ve Türkler arasında bir çatışmayı engellemeye çalışıyor. Türkiye’nin operasyonu kısa sürede kesip bölgeyi terk etmesi, Bağdat ve Kürdistan hükümetleri ile yakın işbirliği yapması gerekiyor…Kısa süreden ayları değil, günleri, bir iki haftayı kastediyorum…” sözleri arşivlerde duruyor.

- Gates, Türkiye’ye geldiği 28 Şubat’ta da aynı şeyleri söyledi, yetmedi Bush, Gates’in söylediklerini kuvvetli biçimde desteklediğini açıklayıp, ilk kez “Kürdistan” ifadesini kullandı. Gates, Türkiye’den ABD’ye dönerken de uçakta gazetecilere, “Temaslarımızda spesifik bir tarih belirtilmedi. Ama onların mesajı aldıklarını düşünüyorum. Çünkü bunu dört kez işittiler…Bana söylediklerine göre operasyonun çapı ölçülü” dedi, ayrıca “Cumhurbaşkanı da, Başbakan da özel olarak askeri olmayan alanlardaki bazı girişimlerini aktardılar. Kaygıları askeri operasyonlardan taviz vermeden bu girişimlerin ne kadarını kamuoyuna açıklayacaklarına dair dengeyi bulmakta. Iraklılara da ulaştılar, Bağdat’a özel temsilcileri gitti. Bu yüzden sürecin o kısmına da başladıklarını düşünüyorum” iddiasında bulundu. Ve bilindiği gibi Gates’in gittiği günün gecesinde kara harekatı sona erdirildi!..

- 4 Mart 2008’de o zamana kadar ABD’nin Irak’taki iki numaralı komutanı olan ve sonrasında 1 numaraya getirilen Orgeneral Ray Odierno, Pentagon’da verdiği brifingte, “Şuna da inanıyorum ki, Kuzey Irak’ta uzun vadeli bir çözüm, askeri çözüm değil. Açıkça onlar (PKK) üzerinde baskı oluşturmalı ki, böylelikle bu terörist unsurlarla konuşmaya ve müzakere etmeye başlayabilelim” ifadelerini kullandı.

- 5 Mart 2008’de Savunma Bakanı Gates, Odierno’nun açıklamalarına ilişkin bir soru üzerine, haberi olmadığını belirtti ancak “Geçen hafta Ankara’ya gittiğinde Gül ve Erdoğan’ın her ikisinin de kültürel, ekonomik ve siyasi alanda yapacaklarını kendisine anlattığını” vurguladı. “Kimsenin PKK ile müzakereye niyetli olmadığı izlenimini aldığını” kaydeden Gates, “Ancak azılı teröristler dışındakilerin siyasi zemine çekilmesi gerektiğini” söyledi.

- Kara harekatının başladığı gün Gül’ün Ankara’ya davet ettiği Talabani 7 Mart 2008’de Ankara’ya gelip döndükten sonra, “PKK’yla savaşmayacağız. Sorunlar, silahlı mücadele değil, diyalog ve siyasi mücadele ile çözülsün. Ben, Barzani ve diğer siyasiler, dağlarda bulunanları, silah bırakıp, siyasi diyalog ve ateşkese ikna edeceğiz. DTP’lilerin tek isteği, Kürt kimliğinin ve dilinin devlet tarafından tanınması. Koşulsuz af olursa, biz PKK yöneticilerine, ‘Haydi artık ülkenize dönün ve mücadelenizi Türkiye sınırları içinde sürdürün’ diyeceğiz. Dağdan inecek olan gençler, hapse değil, evlerine dönsün. Bu ve benzeri konuları Sayın Gül ile Ankara’da konuşmuştuk. Sanıyorum Sayın Gül ile Türkiye hükümeti ve devleti gerekli tüm adımları atıyor ve atacak” açıklamalarını yaptı. Bu sözler karşısında Gül, “memnuniyetini” ifade ederken, Erdoğan, “PKK’ya silah bıraktırılmasını hem Ankara’da, hem Bağdat ziyaretinde görüştük” dedi.

- 2009 başında eski CIA görevlisi Henry Barkey, Obama yönetimine “Kürdistan’da çatışmanın önlenmesi” başlıklı raporunu sundu. David L. Phillips’in planındaki malum tekliflerin iyice somutlaştırıldığı bu raporda, “ABD ve AB’nin, milliyetçi muhalefete karşı, iktidarı desteklemesi” istenirken, öncelikle Türkiye’nin Barzani yönetimini tanıması, Erbil’de konsolosluk açması ve Kerkük meselesinin halledilmesi gerektiği vurgulandı. PKK’ya nasıl “silah bıraktırılacağı” da şöyle anlatıldı: “Genel af çıkarılması. Kürt liderler ve ABD ordu yetkililerinin, geleceklerini garanti altına alacak düzenlemeleri yapma konusunda PKK üyelerine garantisi vermesi. PKK üyelerinin bir bölümünün Türkiye’ye dönmesi, diğerlerinin Peşmerge güçlerine katılması. PKK ‘liderlerine’ Avrupa ülkelerinin ev sahipliği yapması. PKK’nın silahlarını, tv önünde ABD askerlerine teslim etmesi.”

- Mart 2009’da Türkiye’ye gelen yeni ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Dışişleri Bakanı Babacan’la görüşmesinde, “Türkiye’nin demokrasisi ve etnik yapısından bahsettiklerini…” açıkladı.

-Nisan başında yaptığı ziyarette de Başkan Obama, TBMM’deki konuşmasında “Kürt sorununun çözümü”nü istedi, İstanbul’da üniversiteli gençlerle sohbetinde ise “Türkiye’deki Kürt azınlığının bu topraklarda özgür ve eşit olarak yaşamasını savunuyoruz” dedi.

- Bilindiği gibi Obama, TBMM’de siyasi parti liderleriyle görüştü. DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’le yaptığı görüşmeden sonra basına, yalanlanmayan şu haber yansıdı…Türkiye’de ilk kez bir Kürt siyasetçi ile tanıştığını belirten Obama, “DTP’nin siyaset içinde olması önemli. Parti olarak önemli görev üstleniyorsunuz. Kürtlere sempatim var. Kürt sorunu silahla çözülmez” demiş. “Azınlıkların, grupların ihtiyaçlarını ve taleplerini karşılayan formüllerin üretilmesi gerektiğini” söylemiş. Ahmet Türk de, Obama’ya, DTP’nin Demokratik Özerklik Projesi ile Kürt sorunun çözümü konusundaki görüşleri kapsayan üç sayfalık bir mektup sunmuş. O mektupta şu öneriler varmış: “Türkiye’nin üniter yapısına saygı gösteriyoruz. Bu çatı altında yerel ve bölgesel özerk yapıların önü açılmalı. Demokratik Özerklik Projesi kapsamında Türkiye 20-25 bölgeye ayrılmalı. Her bölge kendi ismi ile adlandırılarak yeni bir yönetim biçimi oluşturulmalı. Resmi dil ve bayrak bütün Türkiye için geçerli olmakla birlikte her bölgenin kendine özel sembolleri ve renklerine izin verilmeli. Kürtlerin temel hak ve özgürlükleri anayasal güvenceye kavuşturulmalı. PKK’ya yönelik bir af çıkarılmalı ve dağdan inenlere cezai takibata uğramadan siyaset yolu açılmalı.”

Kusura bakmayın, çok uzun oldu biliyorum, ama malum “savunma hakkı” kısıtlanamaz!..Hele de bu kadar ağır hakaretlerden sonra.

Hani “Bizim çözümümüz Türk Modeli olacak” diyorlar ya, şu tablodan ben tek bir sonuç çıkardım; Bu “açılım”ın “Türk modeli” ile yegane alakası, bir yerinde “Ahmet Türk”isminin geçmesidir. Geri kalan sonucu takdirlerinize bırakıyorum!..

Kaynak: Açık İstihbara

Saturday, August 22, 2009

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin Basin Aciklamasi


Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı

Sayın Devlet Bahçeli'nin

Başbakan ve Cumhurbaşkanı'nın MHP hakkındaki
son beyanlarına ilişkin olarak yaptığı basın açıklaması.

22 Ağustos 2009

Başbakan Erdoğan’ın Milliyetçi Hareket’i hedef alan seviyesiz beyanları ve ahlak dışı saldırıları, hezeyan bataklığında çırpınan bir ruh halinin yansımalarıdır.

Etnik bölücülük konusundaki siyasi sicili ve eğilimleri çok iyi bilinen Başbakan ve hükümeti Türkiye’yi ayrıştırma ve bölme projelerini İmralı, Kandil ve Barzani’nin desteğiyle hayata geçirmek için çıktığı gaflet ve ihanet yolculuğunda suçüstü yakalanmış, gerçek niyetler açığa çıkmaya başlamıştır.

Başbakan’ın siyasi proje olarak sahip çıktığı ve topluma maletmeye çalıştığı bu sürecin etnik bölücülerin taleplerini taksit taksit karşılama amacına yönelik olduğu gün gibi ortadadır.

Barış ve kardeşlik projesi gibi sahte etiketler bu gerçeği saklayamamaktadır.
Bu projenin ABD’nin stratejik hesaplarının bir gereği olduğu ABD yetkilileri ile Barzani ve Talabani’nin beyanlarıyla sabittir.

Bu gerçekler karşısında milli vicdanın meşru endişe ve hassasiyetlerini dile getiren Milliyetçi Hareket Partisine çok ağır sözlerle saldırıda bulunan Başbakan aslında siyasi meşrebinin gereğini yapmaktadır.

Namus ve şeref gibi ulvi kavramlar yakışmayan ağızlarda değerini kaybeder.
Haddini aşarak altından kalkamayacağı sözler söyleyen ve çukurda siyaset yapan Başbakan Erdoğan’a bu gerçeği hatırlatırız.

İmralı canisi ile kuryeler aracılığıyla görüşme ve pazarlık sürecini başlatmaya çalışan Başbakan, Milliyetçi Hareket Partisine yalan ve iftiralarla saldırarak bunun tarihi vebalinden kurtulamayacağını ve vicdanını temizleyemeyeceğini çok iyi bilmelidir.

2002 yılında MHP’nin tek başına karşı çıkmasına rağmen idam cezasının hangi siyasi partilerin ittifakıyla kaldırıldığı Meclis tutanaklarında kayıtlıdır.

AKP Genel Başkanı olarak kendisinin de teröristbaşını kurtarmak için idam cezasının kaldırılması seferberliğine öncülük ettiği de hafızalarda tazeliğini korumaktadır.
Başbakan’a tavsiyemiz bugün partisine mensup milletvekillerinin Meclis’te hangi yönde oy kullandığını ve kendisinin bu konuda neler söylediğini hatırlamak için tutanaklara ve gazete arşivlerine bakmasıdır.

Milli Güvenlik Kurulunun son toplantısında yapılan açıklama hakkındaki görüşlerimiz bütün açıklığıyla aziz milletimizle paylaşılmıştır.

MHP bu görüşlerin bütünüyle arkasında durmaktadır.

Bu konuda Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklama hakkında söyleyeceğimiz şudur: Terör örgütünün ve etnik bölücülüğün taleplerini karşılayacak bir sürece girilmesini Türkiye Cumhuriyeti devletine yakıştıranların, Anayasal görev ve sorumlulukları hakkındaki beyanlarımızı yakışıksız bulmalarının aslında fazla yadırganacak bir yönü bulunmamaktadır.

Türkiye hayati bir kavşak noktasına gelmiştir. Hükümetin terörle mücadele iradesi ve siyasetinde çok vahim bir sapma ve kayma yaşandığı, bölücü emellerin şekillendirdiği bir teslimiyet sürecinin başlatılmasının amaçlandığı görülmektedir.

Herkes ve her kurum şimdi tarih ve millet önünde sorumluluklarıyla baş başadır.
Milliyetçi Hareket Partisi Türkiye Cumhuriyeti devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne sözde değil özde sahip çıkmaya ve Türkiye’nin milli birliğini ve kardeşliğini bedeli ne olursa olsun sonuna kadar korumaya azimli ve kararlıdır.

Nihai hükmü elbette tarih ve Büyük Türk Milleti verecektir.

Devlet Bahçeli
Milliyetçi Hareket Partisi
Genel Başkanı

Friday, August 21, 2009

Kürt Açılımı Hangi Şartlar Oluşur İse Başarılı Olur? Prof. Dr. Ümit Özdağ

Kürt Açılımı Hangi Şartlar Oluşur İse Başarılı Olur?

Prof. Dr. Ümit Özdağ

AKP hükümeti bir yandan tam psikolojik harekat ders kitaplarında anlatıldığı şekli ile henüz içeriği bizim için belirsiz olan Kürt Açılımını halka kabul ettirmeye çalışırken, öte yandan da bu içeriği henüz bizim için belirsiz olan Kürt Açılımının gerçekleşmesinden sonra Türkiye’nin ekonomi başta olmak üzere büyük bir atılımı gerçekleştireceği düşüncesinin propagandasını yapıyor. Gerek Erdoğan ve gerek Babacan, sanki açılım sonrasında Türkiye’ye bir sihirli değnek değecekmiş gibi beklentileri artıracak bir yaklaşım sergiliyorlar. Beklentileri artıran bu politika gelecek için büyük tehlikeleri de içinde taşıyor.

Terörle mücadelede iki temel yol vardır. Bunlar sanıldığı gibi askeri yöntem ve siyasi/sivil/demokratik yöntemler şeklinde izah edilen iki farklı mücadele anlayışı değildir. Terörle mücadelede birinci temel yol, Düşük Yoğunluklu Çatışma (DYÇ) konsepti ile teröre karşı, ordu ve polisin kullanımı ile çatışmak ve terör örgütünü yok edilmek/ tolere edilebilir bir şiddet düzeyine imdirgenmektir. Bu yolun kendisi askeri çözüm değil, siyasi çözümdür, askeri sadece araçtır. DYÇ’ler konvansiyonel savaşlardan farklı olarak, çatışmanın doğası açısından siyasi niteliğe sahiptir. Konvansiyonel savaşta, bütün milli güç unsurları, savaşın zaferle bitmesi için silahlı kuvvetleri destekler. DYÇ’de ise başarı için silahlı kuvvetler, diğer milli güç unsurlarını desteklerler. Diğer bir ifade ile doğası siyasi olan mücadelenin ana yöntemi de siyasi olmalıdır. Ordu, savunulan siyasal konseptin/çözümün gerçekleşmesi için yol açar.

Terörle mücadeledeki ikinci temel yol, terör örgütünün yok edilememesi veya tolere edilebilir bir şiddet düzeyinin oluşturulamaması üzerine terör örgütü ile dolaylı/dolaysız görüşme yolluna gidilmesidir. Bu noktada devlet sadece asker ve polisi terörle mücadele sürecinden gerç çekmekle kalmaz aynı zamanda savunduğu siyasal konseptten vazgeçer. Bir devletin hangi yolu seçeceği, o ülkenin nesnel koşulları tarafından belirlenir. Devletlerin terör örgütleri ile görüşmelerinin görüşmeyi yapan devletin devlet niteliğini ortadan kaldırdığını söylemek doğru değildir. Eğer öyle olsaydı, halen İngiltere diye bir devlet olmazdı. Londra, İrlanda Kurtuluş Ordusu ile örgütün siyasal kolu olan Shin Fein partisi aracılığı ile görüşmüştür. Diğer yolu seçen Peru ise Aydınlık Yol örgütü ile sonuna kadar savaşmış ve örgütü yok etmiştir.

Türkiye’de şimdiye değin birinci yol çözüm yolu olarak kullanılmıştır. AKP hükümeti ise ikinci temel yolu seçmiştir. AKP Hükümeti bu yolun terör örgütü veya temsilcisi ile görüşmeyi gerektiğini bildiği için daha önce görüşmeyi reddettiği DTP ile masaya oturmuştur. DTP ile yapılan görüşmeler PKK ile yapılan dolaylı görüşmelerdir. Ancak, A. Öcalan, bu aşamada DTP’nin dolaylı görüşme yolunu büyük ölçüde tıkamış ve doğrudan görüşme için kendisini adres olarak göstermiştir. AKP hükümeti ise bu aşamada doğrudan görüşmenin siyasal risklerinden dolayı, seçtiği yolun götürmek zorunda olduğu noktayı şiddetle inkar etmektedir.

Öte yandan Hükümet gerçekleştireceği Kürt Açılımı ile ülkemizin karşı karşıya olduğu sorunu çözeceğini ifade etmektedir. Türkiye üç sorun iç içe geçmiş durumdadır. Bunlardan birinci boyutu Güneydoğu Anadolu sorunu oluşturmaktadır. Bu sorun bölgenin ekonomik ve sosyal geri kalmışlığı ile ilgilidir. Türkiye son 20 yılda GAP kapsamı içinde ve dışında bu sorunun aşılması yolunda çok büyük bir mesafe kaydetmiştir.

İkinci boyutu, siyasal Kürtçülük oluşturmaktadır. Bu boyut PKK’nın varlığından çok önce ortaya çıkmıştır ve PKK’nın varlığının ortadan kalkmasından sonra da olacaktır. Siyasal Kürtçülüğün nihai amacı bağımsız-birleşik Kürdistan’dır. Bölgenin ekonomik ve sosyal kalkınmasının derecesinden hatta verilen kültürel hakların ileri olmasından bağımsız olarak varlığını sürdürecektir. Ancak arkasındaki destek bölgedeki ekonomik kalkınmanın yüksekliği derecesinde azalabilir ancak azalmaya da bilir.

Örneğin Belçika’nın ekonomik ilerlemişliği Valonlar ile Flamanların ayrılık isteklerini ortadan kaldırmamıştır. Keza Kanada’a Quebec eyaleti, siyasi özerklik, ekonomik gelişmişlik ve kültürel haklar açısından nerede ise bağımsız ise de “bağımsızlık referandumunda” Kanada’dan ayrılma isteği, ABD’nin ağır müdahalesine rağmen % 50’lere yaklaşmıştır. İspanya’da Bask eyaletine verilen siyasi ve kültürel özerklik, ETA örgütünün terör eylemlerine son vermesini sağlamamıştır. Önemli olan bölücülüğün teröre başvurmaması veya terörün tahammül edilebilir düzeyde kalmasıdır.

Üçüncü boyutu ise PKK ve örgütün terör eylemleri oluşturmaktadır. PKK terörü şimdiye değin asker,polis, korucu,sivil ve çoğu Türk vatandaşı olan PKK’lı terörist olmak üzere 41 insanın hayatına mal olmuştur. Türkiye açısından sorunun en ağır boyutunu bu üçüncü boyut teşkil etmektedir. PKK siyasal Kürtçü bir örgüt olarak nihai amacını bağımsız-birleşik Kürdistan şeklinde tanımlamıştır. Ancak Ortadoğu ve Türkiye konjenktüründeki gelişmelere göre bu stratejik hedeften ayırılmadan, kendisini bu hedef ulaştıracak taktik adımlar çerçevesinde bu hedefi ertelemiştir.

AKP hükümetinin Kürt Açılımı, sorunun öncelikle üçüncü boyutunu çözmek zorundadır. Sorun ise kaynağı muhatap alınarak çözülür. Örneğin birinci yol seçildiği zaman TSK, “ben orduyum, ordu olarak eşkıya ile çatışmam” dememekte “PKK’yı namluları ile muhatap almaktadır.” İkinci yolu seçenlerin “devletin muhatabı PKK veya Öcalan değil, millettir” demek, doğru değildir. Terörü yapan millet değildir ki, muhatap millet olsun. Üçüncü boyutu çözmeyen bir açılımın herhangi bir sonuç ortaya koyması söz konusu değildir. Eğer, “PKK’yı destekleyen ‘milleti’n muhatap alınmasından” bahsediliyor ise bu da PKK terörünün bitmesine neden olmayacaktır. PKK, teröre başladığı zaman arkasında ‘millet desteğimi’ vardır ki, PKK terörü varlığını korumakla kalmamış üstelik gelişmiştir.

PKK, kendisi ile doğrudan ilintili bu boyutun çözülmesi, yani terörü sona erdirmek için iki olmaz ise olmaz koşul ortaya koymuştur. Bunlar,

a)Abdullah Öcalan’ın en kısa zamanda serbest bırakılmasının koşullarının yaratılması,

b) Kürt kimliğinin siyasal bir kimlik olarak Anayasaya girmesi.

Bu iki koşul yerine getirilmedikçe AKP Hükümetinin Kürt Açılımı çerçevesinde alacağı diğer bütün politik, kültürel ve ekonomik önlemler, PKK terörünün durmasına yol açmayacaktır. Toplumda bu kadar büyük beklentiler uyandıran AKP Hükümeti Kürt Açılımından sonra terörün devam edince çok ağır bir siyasal darbe alacaktır. Demek ki, ikinci yola girildikten sonra PKK’yı dolaylı/dolaysız muhatap almayan bir açılım terörün devamını engellemediği için sonuç alamaz. Aksine örgüte, “bu verilenleri de PKK’nin silahlı mücadelesi vermiştir, şimdi Kuzey Irak’ta de facto bağımsız bir Kürt devletinin olduğu ortamda Kürt bağımsızlık mücadelesi çok daha kolay olacaktır” şeklinde propaganda yapma imkanı verecektir.

Bazı çevrelerde ileri sürülen görüş, AKP’nin Kürt Açılımını gerçekleştirmesine PKK’dan olumlu cevap gelmemesi durumda, Türkiye-ABD ve Peşmerge güçlerinin Kandil Dağına ortak operasyon düzenleyerek, PKK’yı yok edecekleridir. Doğrusu bu inanılır bir açıklama değildir. İnanılır olan ise AKP hükümetinin ilk genel seçimlerden sonra orta ve uzun vadeli Kürt Açılımı çerçevesinde PKK’nın taleplerini kabul etmeyi göze almış göründüğüdür. Bundan sadece çok keskin bir viraj ile geriye dönülebilir. Yoksa bu yol istemeseniz de sizi oraya götürür. Bu yolda başarı PKK ile görüşmekten geçmektedir.

“Kürt Açılımı” mı, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Tasfiyesi” mi?

“Kürt Açılımı” mı, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Tasfiyesi” mi?

Hanefi Bostan

“Kürt Açılımı” safsatası artık iyiden iyiye can sıkmaya başladı. Nasıl ki zehiri altın kadehte sunarlarsa Hükûmet de aynısını yapıyor: Daha sağlıklı ve gerçek adıyla “Etnik Çözülme” olması gerekirken, Hükûmet’in kamuoyunu aldatmak kastıyla “demokratik” adını koyarak şirin göstermeye çalıştığı “Kürt Açılımı”, Türkiye yanıp tutuşacak olsa karşısına geçip keyifle sigarasını tütürecek olanlar dışında, aklı başında, sorumluluk bilincine vakıf, vatansever her kesimden şiddetli ve git-gide artan tepkiler almaya devam ediyor.

Aşağıdaki satırlarda anlatacaklarımızdan çıkarılacak sonuç basitçe şudur:

“Kürt Açılımı” denen şey, Türkiye Cumhuriyeti’nin, “Etnik Çözülme” yolu ile tasfiyesinin ilk aşamasından başka birşey değildir.

Niçin mi?

Hep beraber görelim:

I -Bu Âna Kadarki Gelişmelerin Özet Dökümü

Şu ân itibariyle, “Kürt Açılımı”nda varılan nokta şu şekilde özetlenebilir:

1: Hükûmet, resmî adının “Kürt Açılımı” mı “Demokratik Açılım” mı olduğu bile hâlâ tam olarak netlik kazanmamış bulunan bu projenin içeriği hakkındaki suskunluğunu devam ettirmektedir. Devlet yönetiminin ciddiyeti ile bağdaştırılması mümkün olmayan bu binbir türlü şüpheye kapı açan, demokrasinin en temel kuralı olan “şeffaflık” ilkesinin kaba birşekilde ihlâlinden başka bir anlam taşımayan bu tedirginlik yaratıcı durum bile göstermektedir ki, Hükûmet, bu projenin mahiyetini açıklamaya cesaret edememektedir; çünkü, bu sakat projesinin toplum tarafından büyük bir infialle karşılanacağından şüphe duymamaktadır. ve bu sebepten .

2. Hükûmet’in, CHP ve bilhassa MHP ile, bu partiler sağlam duruşlarından bugüne kadar henüz herhangi bir taviz vermedikleri halde, temasa geçmekte bu kadar ısrarcı oluşu da, başka yukarıdaki sebebe bağlı olan başka bir vehameti daha göstermektedir: Hükûmet kendisine suç ortağı aramaktadır.

3. Çünkü, aslında, mesele, makul ve mantıklı, Türkiye ve Türk milletinin hayrına bir kanun meselesi ise, Hükûmet’in kanun çıkarmaya yetecek sayısı fazlasıyla bulunmaktadır; ama öyle görülmektedir ki, proje çok ağır, sindirilmesi imkânsız, “uygunsuz” teklifler içermektedir.

4. Fakat tabiatiyle konunun asıl yüzü burada ortaya çıkmaktadır: İçeriği resmen açıklanmamış olsa da, Hükûmet’in gayri resmî sözcüsü mahiyetindeki birtakım basın yayın organlarından ve mâlûm birkısım yazarlar tarafından dile getirildiği şekliyle, “Kürt Açılımı” denen şey, esas olarak, Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarmaktan, kademeli olarak tasfiyeden başka birşey değildir.

5. Bu vazıyete göre, Meclis’te grubu bulunan iki parti olan CHP ve MHP’den, her görüşme talebinde yüzgeri edilen AKP iktidarı, PKK ve onun Meclisteki kuklası ve uzantısı olan DTP ile başbaşa kalmış bulunuyor ve doğrusu, birbirlerine de çok yakışmış bulunuyorlar.

Kırkbin kere maşaallah!

Allah ayırmasın!

Hükûmet’in bu “atılım”ı esasen tâ en başından beri sakattır ve hiç ama hiç güven vermemektedir. Sayın Erdoğan’ın Başbakan olduğu tarihten bu yana bu konudaki politikaları ve fikirleri, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatıyla bağdaştırılabilecek gibi değildir ve bu da, şüpheleri bir kere daha yoğunlaştırmaktadır.

Çünkü, bir önceki “Başbakan ve Hükûmet Türkiye’yi Nereye Götürüyor?” başlıklı bildirimizde detaylı olarak açıklamış olduğumuz gibi, Sayın Erdoğan;

1: Türkiye’nin bir “etnik harman” olduğunu çok sık dile getirmiş, bu arada, Alford Andrews’ın tesiriyle, 36 etnisiteye ayırdığı Türk toplumunun içinde, bu ülkeye bin yıldan beri adını vermiş olan Türkleri de, Sünni Türkler, Alevi Türkler, Sünni Yörük Türkler, Alevi Yörük Türkler, Sünni Türkmenler, Alevi Türkmenler, Alevi Tahtacı Türkmenler, Alevi Abdal Türkmenler, Şii Azeri Türkler, Karapapak Azeri Türkler, Uygur Türkleri, Kırgız Türkleri, Kazak Türkleri, Özbek Türkleri, Özbek Tatar Türkleri, Kırım Tatar Türkleri, Nogay Tatar Türkleri, Balkar Türkleri, Kumuk Türkler diye parçalamış ve bunlara bir de “Rumca konuşan Müslümanlar” dediği Doğu Karadeniz’li Türkleri de ekleyerek “Türk”ü silip süpürmüştür.

2: Ermenilerin, Türklerin üstüne yapıştırmağa çalıştığı “Soykırım” çirkefini destekleyici mahiyette konuşmalar yapmıştır.

3: PKK’nın uzantısı ve kuklası DTP’ye hitaben, “Elde silahla dolaşmaya gerek yok. Silahsız gelirsin, masada her şeyini konuşursun” demek suretiyle, dolaylı olarak, istemeyerek de olsa, DTP üzerinden PKK’ya, “silahı bırak masaya gel” mesajı vermiştir.

4: 25 yıldır bu ülkeye kan kusturan PKK çetesinin elebaşısı, Türkiye ve Türk düşmanı Abdullah Öcalan’ın, devletin hapishanesinden, senelerce, kanlı örgütünü sevk ve idare etmesine göz yummuştur ve hâlen de yummaya devam etmektedir.

5: En son olarak da, çetebaşının, devlete talimat verircesine, “Yol Haritası” açıklama küstahlığında bulunmasına da ses çıkarmamıştır.

6: Ayrıca, “Kürt kökenli vatandaşlarımın temsilcisi PKK terör örgütü olamaz” kabilinden sözler söylemek suretiyle, bir yandan, PKK’yı muhatap almadığını dile getirirken, diğer yandan da, PKK’nın temel tezine yeşil ışık yakmış olmaktadır. Zira, daha evvelce de açıklamış olduğumuz, “üniter”, yani “bir ve bütün” bir ülkede hiçbir siyasî parti bir etnik grubun temsilcisi olamaz; böyle birşey, ancak, İspanya gibi, etnik yapıya göre otonomilere ayrılmış bir “Bölgeli Devlet” (Regionalised State) için geçerli olabilir. Bu durumda, Sayın Erdoğan, DTP’yi “Kürtlerin Temsilcisi” olarak kabul etmekle, zaten, üniter yapısı dağılmış bir Türkiye’yi zihninde meşrulaştırımış demek olmaktadır.

7. Sayın Erdoğan, bundan üç yıl, üç ay ve birkaç gün önce “PKK terör örgütünün silahlı eylemcileri ve silahlı teröristlerini terörist olarak ilan etmeyen, onlarla bağını koparmayanlar” ve dolayısıyla da “alçaklar, caniler, hainler” ile eşdeğer addettiği DTP’yi şimdi neden “Ben, DTP’yi PKK ile aynı kefede değerlendirmiyorum, değerlendirmek istemiyorum” diyerek aklamakta ve sarmaş dolaş olmakta bir beis görmemektedir? Ne oldu, neler oldu? Yoksa yabancı bir büyük gücün dayanılmaz bir baskısı mı geldi? Bu konudaki ısrarlı suskunluk ise apayrı bir vehamettir.

8: Bunlardan başka, aşağıda yeni örnekleriyle göstereceğimiz gibi, DTP’nin en yetkisizinden en tepedekine varıncaya kadar hemen bütün mensupları, PKK’yı “Kürt halkının haklarını silahla arayan bir silahlı parti”, ve çetebaşı Öcalan’ı da “Büyük Lider” olarak kabul ettiklerini her defasında bağıra bağıra ilan eden siyaseten sabıkalı kişiler oldukları halde, bu kişiler hakkında, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak gereken hukuki süreci başlatacağı yerde, kendileriyle, kimselere açıklamadığı gizli-kapaklı toplantılar yapmaktadır.

9: Son olarak da, ortaya getirdiği Kürt Açılımı projesinin mahiyetini hâlâ resmen kamuoyuna açıklamış değildir.
Bu vazıyete göre, Sayın Erdoğan’ın karakutu gibi ağzını kapattığı Kürt Açılımı elbette vatansever hiç kimseye güven vermeyecektir.

O zaman, gelişmeler nasıl olabilir? Bu soruya şimdilik sağlıklı bir cevap vermek mümkün görülememektedir. Ancak, görülen odur ki, AKP iktidarı, DTP, Abdullah Öcalan ve PKK ile başbaşa kalmış bulunmaktadır ve hep birlikte, Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkaracak planları gözden geçirmektedirler.

II

AKP İktidarı, DTP, Abdullah Öcalan ve PKK İle Başbaşa Kalmış Bulunuyor

Bu suretle, Sayın Erdoğan ve partisi, kaderin garip bir tecellisi ile, kendilerine bir koyun sürüsü bile emanet edilmesi caiz olmayan, siyaseten sabıkalı DTP ile başbaşa kalmış bulunmaktadır.

DTP’liler için, neden dolayı “siyaseten sabıkalı” dediğimize gelince: Bunun için sadece yakın tarihlerde DTP’li yetkililerin birkaç beyanatını vermek bile fazlasıyla yeterli oalcaktır.

Şimdi hep beraber bu beyanatlara bir göz atalım ve her çirkinliği de Sayın Erdoğan’a soralım:

II.1: Öcalan hakkında “PKK önderi Sayın Öcalan” diyerek arzı ubudiyette bulunan DTP Genel Başkanı Ahmet Türk sizin başında bulunduğunuz Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti’ne ve Başbakan olarak da size açıkça hakaret ederken siz neredeydiniz de duymadınız, Sayın Erdoğan?

Buyrunuz nitekim: Ahmet Türk’ten galiz küfür:

“Adam olun, adam!”

(15 Temmuz 2009) (basından)

DEMOKRATİK Toplum Partisi”nin “Barış yürüyüşü” adı altında Diyarbakır“da düzenlediği ve 50 bin kişinin katıldığı yürüyüş sona erdi. DTP“li milletvekili ve belediye başkanlarının da katıldığı ve terörist başının posterleriyle, bölücü terör örgütü PKK flamalarının da taşındığı, “Barış Yürüyüşü”nde konuşan DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, Cumhurbaşkanı ve Başbakan”a seslenerek, “Barışın sesine kulak verin. Adam olun adam” dedi. Genel başkan yardımcısı Emine Ayna ise, hükümete seslendiklerini belirterek, “1 Eylül”e kadar gelişebilecek operasyonlar, çok daha kanlı bir sürecin gelişmesine neden olacaktır” dedi.

DTP seçim otobüsü üzerinden kalabalığa seslenen DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, yıllardan beri özgürlük ve barış mücadelesi yürüttüklerini belirterek, “Barış adına önemli bir süreci yaşıyoruz. Sesimizi dünyaya duyurmak için yollarda, eylemlerde olacağız. Çünkü önemli fırsatların yaratıldığı bir süreçteyiz. PKK, barışçıl sürecin gelişmesi için önemli bir adım daha attı ve ikinci kez fırsat yarattı. DTP ise sivil demokratik çözüm için parlementoda barışı gündeme taşıdı. PKK önderi Sayın Öcalan İmralı’da barışçıl sürecin gelişmesi için “Hazırım” diyor. Başbakan Erdoğan 2005 yılında “Geçmişte Devlet Kürtlere haksızlık yaptı” dedi. Kendisine sesleniyorum, bugün size şans veriliyor. Kürt sorununun demokratik çözümü için barışı haykırıyoruz. O zaman bu yanlışı ortadan kaldıralım. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise, “Güzel, iyi şeyler olacak” diyerek gündeme Kürt sorununu getirdi. Şimdi ise sessiz kaldı ve sesini kesti. Demokratik yöntemlerle bu sorunun çözümü için bugün bu duyarlılığı gösterirseniz, çok önemli bir süreci yakalarsınız. Siz, bize barışı savununuz dediniz. Halkımız barış için yola çıktı. O zaman niye sessiz kalıyorsunuz. Başbakana, Cumhurbaşkanına sesleniyoruz: Lütfen bu halkın barış sesini dinleyin ve bu sese kulak verin, adam olun adam” dedi.

II.2 DTP Eşbaşkanı Emine Ayna 15 Ağustos 1984 Şemdinli Baskını’nı “15 Ağustos Zafer Bayramı” olarak kutlarken siz hangi ülkede başbakanlık yapıyordunuz, Sayın Erdoğan?

Buyrunuz Nitekim:

“15 Ağustos Zafer Bayramı”nız kutlu olsun.”

(13 Ağustos 2008)

(Basından)

DTP Lice İlçe Örgütü”nün düzenlediği “Hakla dayanışma” etkinliği PKK’nın gövde gösterisine dönüştürülmek istendi. Bölücü terör örgütü PKK“nın ilk silahlı eylemini gerçekleştirdiği tarih olan 15 Ağustos”un kutlandığı etkinlikte DTP Eşbaşkanı Emine Ayna ilginç sözler sarf etti.

ANF”nin haberine göre, DTP Lice İlçe Örgütü”nün düzenlediği etkinliğe, DTP Eşbaşkanı Emine Ayna, DTP milletvekili Gülten Kışanak, DTP Diyarbakır İl Başkanı Necdet Atalay, Lice Belediye Başkanı Şeyhmus Bayhan, Lice Belediyesi eski Başkanı Zeynel Bağır ve DTP İlçe Başkanı Niyazi Erdoğan katıldı.

“Yaşasın 15 Ağustos”, “PKK halktır halk burada” sloganları ile başlayan toplantının açılış konuşmasını yapan DTP Lice İlçe Başkanı Niyazi Erdoğan, katılımcıların “15 Ağustos”unu kutladı ve hain saldırı ile saldırıyı düzenleyeneleri övdü.

“Kürt özgürlük harekatı kendisine dayatılan inkar ve imhaya karşı kurşun sıkarak var oluşunu gün yüzüne çıkarttı. 15 Ağustos yaratıcılarını şahsınızda selamlıyorum.” diye konuşan Erdoğan terör saldırısına “demokrasi mücadelesi” diye tanımladı.

Erdoğan”ın ardından söz alan Emine Ayna ise 15 Ağustos 1984”te Eruh ve Şemdinli”de gerçekleştirilen hain eylemleri överek, “15 Ağustos Zafer Bayramı”nız kutlu olsun.” dedi!

Ayna”nın konuşması sırasında katılımcıların sık sık “Yaşasın 15 Ağustos”, “Gerilla vuruyor Kürdistan”ı kuruyor” şeklinde sloganlar atması dikkat çekti. DTP Eşbaşkanı Ayna ayrıca terör sorununun bitmesi için bölücü örgüt PKK“nın muhatap alınmasını istedi

II.3. DTP’liler ile görüşmek, Öcalan ve PKK ile “masaya oturmak” demek değil de nedir,

Sayın Erdoğan?

Nitekim, buyrunuz, işte:

DTP’li DTP’li Demirtaş ve Abdullah Öcalan

(Yorumsuz)

(basından)

II.3. DTP kongrelerinde ne zaman İstiklâl Marşı okundu, ne zaman Türk Bayrağı asıldı,

ve buna karşılıksiz siz nasıl olur da

“Ben, DTP’yi PKK ile aynı kefede değerlendirmiyorum, değerlendirmek istemiyorum”

diyebilirsiniz?

Siz hangi memleketin başbakanısınız,

Sayın “Başbakan” Erdoğan?

Buyrunuz nitekim:

PKK eşkıyalarının “Özgürlük ve Demokrasi Şehitleri” ilan edildiği

DTP Kongresinde İstiklal Marşı yine yok

08 Kasım 2007

(Basından)

Demokratik Toplum Partisi”nin 2”nci Olağanüstü Kongresi Ankara Park Otel”de Başladı. “Özgürlük ve Demokrasi Şehitleri” Adına Bir Dakikalık Saygı Duruşu ile Başlayan Kongre”de İstiklal Marşı Okunmadı

Demokratik Toplum Partisi”nin 2”nci Olağanüstü Kongresi Ankara Park Otel”de başladı.

Kongreye, ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, DTP”li milletvekilleri bazı siyasi partiler ve çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisi katıldı.

“Özgürlük ve demokrasi şehitleri” adına bir dakikalık saygı duruşu ile başlayan Kongre”de İstiklal Marşı okunmadı.

II.4. Sizin aklayıp kolkola girdiğiniz, PKK’nın kuklası ve Meclis’teki beşinci kolu DTP Türkiye’yi sahipsiz boş arazi zannedip, pervasızca, kendi keyfine göre, “Özerk Bölgeler”e taksim ediyor; siz ne yapıyorsunuz,

Sayın “Başbakan” Erdoğan? Yoksa sizin bir türlü içini açamadağınız “Kürt Açılımı”, PKK’nın aşağıdaki dayatmaları mıdır?

Buyrunuz nitekim:

DTP’nin 26-28 Ekim 2007 tarihli kongresinden

“20-25 Özerk Bölge” Önerisi

Kongre bildirgesinde “Türkiyelilik” üst kimliği önerisi, her bölge ve özerk birimin kendi renkleri ve sembolleriyle demokratik öz yönetimini oluşurması talebi ortaya koyuldu.

31 Ekim 2007, Çarşamba (basından)

Demokratik Toplum Partisi (DTP) 26-28 Ekim 2007 tarihleri arasında Diyarbakır”da düzenlediği Demokratik Toplum Kongresi”nde “demokratik özerklik” istedi, tezkere ile başlayan, Kürtlere ve kurumlarına yönelik linç girişimlerinin, sınır ötesine yönelik operasyonların “kabul edilemez” bulunduğu” belirtti ve kongrede ayrıca “Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan”ın Kürt Sorunu”na demokratik çözüm yaklaşımının son derece belirleyici olduğu sonucuna” varıldı.

Kongre bildirgesine göre varılan sonuçlar şöyle;

“Demokratik özerklik”

“Ülke bütünlüğü içinde halkın yerelde söz ve karar sahibi olmasını sağlayacak ve tüm farklılıkların kendini özgürce ifade edebileceği düzeyde özerklik kazanması temeline dayanan modelin çağdaş kavramlaştırılışını “demokratik özerklik” biçiminde tanımlamaktadır. Demokratik öz yönetim anlamına gelen demokratik özerklik, Demokratik Cumhuriyet”in içinin doldurulmasıdır.”

Bildirgede “demokratik özerkliğin”, merkezi yönetimle iller arasında kademelendirilmiş demokratik bir yeni idari takviye olduğu, bölgelerin her biri o bölgenin özel adı veya bölge meclisinin yetki sınırları içinde bulunan en büyük ilin adıyla anılacağı” öngörüldü. 20-25 tane Bölge Meclisi kurulabileceği, bunun için de öncelikle Türkiye”nin demografik yapısının açığa çıkarılması gerektiği öne sürüldü.

“Türkiye siyasi ve idari yapısında demokratikleşmeyi sağlamak amacıyla köklü bir reformu ön görür.

Sorunların çözümünde geliştirilecek yöntemler için, yereli güçlendirme, halkı söz ve karar sahibi kılma felsefesinden hareket eder,

Halkın karar süreçlerine dahil olması için demokratik katılımcılığı savunur ve tüm yerel birimlerde meclis sistemini esas alır,

Salt “Etnik” ve “Toprak” temelli özerklik anlayışı yerine kültürel farklılıkların özgürce ifade edildiği bölgesel ve yerel bir yapılanmayı savunur,

“Bayrak” ve “Resmi Dil” tüm “Türkiye Ulusu” için geçerli olmakla birlikte her bölge ve özerk birimin kendi renkleri ve sembolleriyle demokratik öz yönetimini oluşturmasını öngörür ,

Sorunların çözümünü sadece devlet sistemini değiştirmede aramaz, toplumun öz yeterliliğini esas alır.

“İmralı”

“Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan”ın İmralı”dan başka bir yere nakli ile sağlık sorunlarının giderilmesi için tedavi sürecinin başlatılmasının, toplumsal barış için rolünü oynayabileceği şekilde, halkla bağ kurabileceği bir ortam yaratılmasının , Kürt halkı kadar Türkiye demokrasisi açısından da son derece yaşamsal olduğu sonucuna varılmıştır”

“Türkiyelilik”

“Anayasadaki mevcut “ulus” kavramının etnik vurgularla değil, demokratik uluslaşmanın bir ifadesi olarak “Türkiye Ulusu” ortak aidiyetiyle yeniden tanımlanmasını zorunlu görür.

Herkesi Türk olarak tanımlayan bir vatandaşlık tanımı yerine kültürel kimlikleri kabul eden ve bu kültürel kimliklere dayalı Türkiye Ulusu”nun tümünü kapsayan “Türkiyelilik” üst kimliği çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı esas alınmalıdır.

“Kürtçe”

“Kürt dili başta olmak üzere diğer diller ve de kültürler önündeki engellerin kaldırılması, tekçi etnik referanslara dayalı “vatandaşlık” ve “ulus” kavramlarının demokratik bir tarzda yeniden tanımlanması şeklinde ifade ettiğimiz siyasi hedefler, anayasa referandumunda temel ölçütümüzdür.”

“Türkçe resmi dil olmakla beraber, diğer dillerin bölgelerin çıkarılacak demografik yapısı da dikkate alınarak, kamusal alanda ve eğitim dili olarak kullanılabilmesi, uluslararası sözleşme hükümlerine de uygun şekilde anayasal güvence altına alınması gerekiyor.”

Çalışma grubu isim listesi

Nurettin Demirtaş, Leyla Zana, Selim Sadak, Ayla Aakat Ata, Sebahat Tuncel, Abdullah Akengin , Kamuran Yüksek Mensur Işık, İzzet Belge, Cesim Soylu, Şamil Altan, Çerkez Korkmaz, Şiran Eminoğlu, Mazlum Tekdağ, Ahmet Çelen, Mustafa Rollas, Hamit Dılbahar, Nimet Epözdemir, Kutbettin Yazbaş, Kenan Büyüktaş, Mehmet Ayhan. (NZ)

Türk Milleti, bu sorulara cevap bekliyor, Sayın Başbakan Erdoğan!

Büyük vebal altındasınız, Sayın Başbakan Erdoğan!

Yoksa siz, başka bir ülkenin başbakanı mısınız, Sayın Başbakan Erdoğan!

Türkiye Kamu-Sen

İstanbul İl Başkanı

Yrd. Doç. Dr. M. Hanefi Bostan

Biz Bu Ülkeyi Kürtçüler'le Birlikte Kurtarmadık

Biz Bu Ülkeyi Kürtçüler'le Birlikte Kurtarmadık (Feridun YILDIZ)


Etnik Bölücü Kürtçü çevrelerin Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmek amacıyla kullandıkları silahlardan birisi de “ortak kurucu millet” statüsü kazanmaktır. Bu ekibe katılan “ikinci cumhuriyetçi” ve ılıman İslâmcı-liberal aydınlar anayasa değişikliği çığırtkanlığı yaparak Türk Devleti’nin kuruluş esaslarını belirleyen ilk üç maddesinin değiştirilmesi yoluyla Bölücü Kürtçü ekibin ekmeklerine yağ sürme sevdası içerisindedirler.

Bu mealde DTP temsilcileri her fırsatta “Bu devlet için beraber şehitler verdik; bu ülkeyi beraber kurtardık. Bu devleti beraber kurduk” demektedirler. Ne Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk, ne de devletin kurucu felsefesi olan Türk Milliyetçiliği bu vatan için çarpışanları, şehit olanları etnik kimliklerine göre ayırmamıştır. Biz Çanakkale’de şehit olan Rum ve Ermeni askerlerimizi bile kardeşimiz bildik, bu vatanın bağrına evlâdımız olarak verdik. Lozan’da bu ülkede yaşayan bütün Müslümanları alt etnik kimlikleriyle tanımlamayarak Türk dedik, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı dedik.

Bizim ısrarla bu devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk olarak görme gayretlerimize rağmen aynı söylemlere devam etmek istiyorsanız, alın size rakamlar. Çanakkale Savaşı Kurtuluş Savaşı’nın kıvılcımı, Kurtuluş Savaşı ise Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran savaş olmuştur. DTP’nin son 2009 Mahallî Seçimlerde İl Genel Meclisi Üyeliği bazında birinci olarak çıktığı on ilin Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları’nda verdikleri şehit sayıları:

İller________Çanakkale Savaşı______Kurtuluş Savaşı

Diyarbakır__________49________________497

Muş_________________7_________________105

Ağrı________________0_________________35

Iğdır_______________0_________________11

Van________________36________________343

Hakkâri_____________0_________________21

Şırnak______________0_________________8

Siirt______________40________________153

Batman_____________0__________________8

Mardin_____________7__________________182

Toplam____________139_________________1363


Bir de rast gele seçtiğimiz on Anadolu şehrinin aynı savaşlarda verdiği şehit sayılarını inceleyelim:


İller_________Çanakkale Savaşı____________Kurtuluş Savaşı

Kastamonu__________2425_____________________5160

Konya______________2488_____________________4787

Ankara_____________1772_____________________4219

Balıkesir__________2779_____________________4043

Afyonkarahisar______95______________________3273

İstanbul___________1648_____________________3177

Bolu_______________1405_____________________3206

Kütahya____________1487_____________________2488

Sinop______________1488_____________________2438

Antalya_____________183_____________________2132

Toplam____________15,770__________________34,923

Görüldüğü gibi yukarıda şehit sayılarını verdiğimiz her il tek başına DTP’nin son 2009 Mahallî Seçimlerde İl Genel Meclisi Üyeliği bazında birinci olarak çıktığı on ilin toplamının verdiği şehit sayısından fazla şehit vermiştir.

DTP’lilere sormak istiyorum. Aşağıda listesini sunduğumuz otuz sekiz isyanı kimler çıkartmıştı ve bu isyanları başlatırken amaçları bu ülkeyi birlikte kurtarmak, bu devleti birlikte kurmak mıydı?


Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı (1806- Musul)

Babanzade Ahmet Paşa isyanı (1812 – Musul)

Zaza isyanı (1820)

Yezidi isyanı (1830- Hakkari)

Şerefhan isyanı (1831- Bitlis)

Bedirhan isyanı (1835- Botan)

Garzan isyanı (1839- Diyarbakır)

Ubeydullah İsyanı (1881- Hakkari)

Bedirhan Osman Paşa ve kardeşi Hüseyin Paşa isyanı (1872-Mardin-Cizre)

Bedirhan Emin Ali isyanı (1889- Erzincan)

Bedirhaniler ve Halil Rema isyanı (1912-Mardin)

Şeyh Selim Şehabettin ve Ali isyanı (1912- Bitlis)

Koşgari isyanı (1920- Koşgiri)

Nasturi isyanı (1924- Hakkâri)

Jilyan isyanı (1926- Siirt)

Şeyh Sait isyanı (1925- Bingöl-Muş-Diyarbakır)

Seit Taha ve Seit Abdullah isyanı (1925-Şemdinli)

Reşkotan ve Reman isyanı (1925- Diyarbakır)

Eruhlu Yakup Ağa ve oğulları (1926-Pervani)

Güyan isyanı (1926-Siirt)

Haco isyanı (1926- Nusaybin)

I. Ağrı isyanı (1926)

Koçuşağı isyanı (1926- Silvan)

Hakkâri-Beytüşşebab isyanı (1926)

Mutki isyanı (1927- Bitlis)

II. Ağrı isyanı

Biçar harekâtı (1927- Silvan)

Zilanlı Resul Ağa isyanı (1929- Eruh)

Zeylan isyanı (1930- Van)

Tutaklı Ali Can isyanı (1930- Tutak-Bulanık-Hınıs)

Oramar isyanı (1930- Van)

III. Ağrı harekâtı (1930)

Buban aşireti isyanı (1934- Bitlis)

Abdurrahman isyanı (1935-Siirt)

Abdulkuddüs isyanı (1935-Siirt)

Sason isyanı (1935-Siirt)

Dersim isyanı (1937-Tunceli)

PKK terörü (1984- Devam ediyor)

Güneş balçıkla sıvanmaz, beyler… Biz ayırımcı değiliz. Ancak siz ayırımcılık yapmak istiyorsanız bizim de bu gerçekleri bu ülkenin insanlarına bildirme hakkımız vardır.

Devlet Bahceli'nin Kurt Acilimi Uzerine Basin Aciklamasi

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin
gelişen siyasi gündeme ilişkin yazılı basın açıklaması.
21 Ağustos 2009

Hükümet eliyle başlatılan ve Sayın Cumhurbaşkanı tarafından yalnız olmadıklarını açıklama kaygısı ile devlette “görülmemiş uyum” olduğu yönünde izaha çalışılan vahim süreç içinde Türk milli kimliğine yönelik yıkım arayışları hızla devam etmektedir.

Türkiye’nin ve Türk milletinin bekasına ağır darbe vuracak bu gelişmeler sürerken; 20 Ağustos 2009 tarihindeki Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra yapılan basın bildirisi milletimizin kaygılarını daha da derinleştirmiştir.

Söz konusu açıklamada: hükümetin başlatmış olduğu milletimizi ayrıştırma projesinde, çalışmalara devamın tavsiye edilmiş olduğu ifade edilmiştir.

Bu durumun, Milliyetçi Hareket Partisi tarafından benimsenmesi, kabulü ve devlet görüşü olarak yorumlanması asla mümkün değildir.

Partimizin bu konudaki görüş ve yorumları şunlardır:

1. Milli Güvenlik Kurulu, kendisine görev, yetki ve sorumluluk veren bir kanunla kurulmuş Anayasal kuruluştur.

Ancak bu kuruluşun, devletin ve milletin bekasına halel getirecek köklü ve kalıcı tavsiye kararlarını alması ve buna da devlet politikası denilmesi kabul edilemez bir yaklaşımdır.

Devlet dünden yarına ilerleyen milletin organizasyonudur. Bu sürecin bir kesitinde söz sahibi olmuş yöneticiler ve memurların dönemsel yorum ve tasavvurlarına devlet politikası denilemeyecektir.

Bir konunun Cumhurbaşkanı ve Başbakan tarafından savunuluyor ve bunun da bir yüksek kurulda konuşuluyor olması da o konuyu milli ve meşru hale getirmeyecektir.

Nitekim milletimize esaret dayatan Mondros Mütarekesi’nin de devlet yönetiminin rızası ile hayat bulduğu bilinen en acı gerçeklerden birisidir.

2. Kurulu teşkil eden kanun maddesinde bu kurulun yürüteceği görev alanının sınırları belirtilirken atıfta bulunulan 2. maddenin (a) bendi; “Devletin anayasal düzeninin, milli varlığının, bütünlüğünün her türlü dış ve iç tehditlere karşı korunmasını ve kollanmasına” amirdir.

Ne var ki, son bildirideki şekliyle, İçişleri Bakanı marifetiyle yürütülen çalışmaların devamının tavsiye edildiği sürecin, kurula görev ve yetki veren “milli varlığın, bütünlüğün korunması ve kollanmasına” açık aykırılık teşkil ettiği ortadadır.

*
Başbakan Erdoğan’ın tanımıyla Türk milletini 36’ya bölerek beraberlik nasıl sağlanacaktır?
*
Türkçe dışındaki anadillere resmiyet kazandırarak millet birliğinin devamı nasıl mümkün olacaktır?
*
Alt kültürlerin milli kimlikten ve kültürden dönüş göstererek alt kimlikler haline ayrışması, öbeklenmesi ve etnik şuurun uyanması Türk devletinin ve milletinin devamını nasıl sağlayacaktır?
*
Bu gidişatın sonunda, vatanımıza Türkiye, al bayrağımıza Türk bayrağı, milletimize Türk milleti, dilimize Türkçe denilebilecek midir?

3. Yine bu bildiride yer alan, hükümet tarafından başlatılan sözde açılım, fırsat ve çözüm denilen yıkım sürecinin “devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü pekiştirmek” olarak tanımlanma çabası yapılanla söylenenin taban tabana zıddıdır.

Bu tarihi sapmaya onay verenler ve taşıyanlar kadar sessiz duranlar veya ses çıkmayanlar da ağır ve tarihi vebal altından asla kurtulamayacaklardır.

4. Geçmiş dönemlerde Milli Güvenlik Kurulu çatısı altında bulanarak devletin ve hükümetin önemli kararlarına yön vermiş, tavsiye etmiş ve şekillendirmiş zevatın emekli olduktan sonra verdikleri mülakatlarda görevde iken yaptıkları hataları ve pişmanlıkları yayınlandıkları bilinmektedir.

Bugün çeşitli saiklerin etkisi, ideolojik körlüklerin katkısı, hükümete ve zihniyetine sızmış etnikçilerin, aşiretçilerin yönlendirmesi ile oluşan yıkım sürecine ilişkin şimdi alınan kararların doğru, yerinde, ciddi ve köklü olduğunun güvencesi var mıdır?

Türk devleti “affedersiniz yanlış yaptık”, “özür dileriz hatalıyız” denilerek sonradan pişmanlık duyulacak kısır ve sığ zihniyetlerin deneme yanılma tahtası, tarihe, millete ve devlete karşı sorumluluklarının farkında olmayanların sığınma zemini değildir.

Her yanlış karar milletimizde büyük acılara ve kayıplara; kamu vicdanında telafisi mümkün olmayacak yaralara; devlete ve onların nezdinde devlet adamı zannettiklerine olan güvenin kaybına yol açmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, Osmanlı devletinin yıkılışında rol alanlar da devlet başkanı, devlet ve hükümet adamı sıfatı taşıyorlardı.

5. Başbakan Erdoğan’ın geride kalan yıllar içinde milli kimliği tartışmaya açan, etnik kimlikleri okşayan iptidai siyaset anlayışının, tam bir yıkımın yolunu açacak girişimler için fırsat aradığı bilinmektedir.

Bu son gelişmeler, kendinde güç vehmeden mihrakların küresel gelişmelerden de aldıkları destekle başlatmak istedikleri sürecin tartılmaya çalışıldığı, tepkilerin analiz edildiği ilk perdedir.

Milli Güvenlik Kurulu mevzuatı, Bakanlar Kurulunun “Milli Güvenlik Kurulu’nun belirlediği görüşler dâhilinde” tespit edilen görüşleri siyaset haline getirebileceğini hükme bağlamıştır.

Yine aynı mevzuat içinde “Kurul Kararlarının ve görüşlerinin Bakanlar kuruluna tavsiye edilmesi” yer almaktadır.

Oysa kamuoyuna yansıyan son gelişmeler alınan kararların MGK’da değil Bakanlar Kurulunda oluşturulduğunu, MGK’da sunumunun yapıldığını işaret etmektedir

Nitekim 8 Ağustos 2009 tarihinde medyaya “sivil MGK” adı ile tanımlanan toplantıda; hükümetin MGK üyesi bakanlarının “prova” yaptığı kamuoyuna yansımıştır.

6. Kurulun alacağı bütün kararların devletin ve milletin varlığını devam ettirmek üzerine inşa edilmiş olması vazgeçilemez ve tartışılamaz görev ve sorumluluğudur.

Hal böyle iken, bu sürecin stratejik analizini kimler yapmıştır?

Hangi fikrin, siyasi, sosyolojik, ideolojik, askeri ve ekonomik başlangıç noktası kullanılmış, hangi zeminler üzerinde ve değişkenler hesap edilerek ve parametreler öngörülerek milli kimliğin tahribatına izin verilmiştir?

Sözde karar vericiler hangi tesirlerin altında, hangi yorum ve telkinlerin rüzgârındadır?

Tavsiye ediciler, bin yılda oluşmuş varlığımızı, devamlılığımızı, kardeşliğimizi ve kimliğimizi oluşturan temel dinamiklerin ne kadar şuurundadırlar?

7. Kurul, kendisine görev ve yetki veren yasa ile devletin millî güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve uygulanması ile ilgili konularda “tavsiye” kararları alır ve gerekli koordinasyonun sağlanması için “görüş tespit eder”, bu tavsiye kararlarını ve görüşlerini Bakanlar Kurulu’na bildirmekle yükümlüdür.

Burada geçen tavsiye kavramı, yürütmenin yetkilerine müdahale anlamı taşımaması maksadıyla demokratik şekil, nezaket ve ahlaka uygunluğu ihtiva etmektedir.

Bu itibarla, bir vesile ile yönetim de ağırlık kazanarak kurulun Başkanı olan Cumhurbaşkanlığı makamının ve üyesi sıfatı taşıyan Hükümet mensuplarının kendi görüş ve önerilerini; milletimize biçtikleri rolleri ve geleceği, kısır dünyalarındaki tasavvurları meşrulaştırmak için Milli Güvenlik Kurulu zeminini ve oy çokluğu kılıfını kullanmaları söz konusu olmamalıdır.

8. Anayasamızın değişmez 3. maddesi, “Türkiye Devletinin, “ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün” olduğunu,

Anayasamızın 5. maddesi, “Devletin temel amaç ve görevlerinin “Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak “ olduğunu,

Anayasamızın 14. maddesi, Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbirinin, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamayacağını” açık ve net olarak ortaya koymuştur.

Milliyetçi Hareket Partisi, bu tarihi derinlik ve milli gerçekler ışığında, milletin temeli olan milli kimliğin oluşumunu durduracak, döndürecek, parçalayacak ve bu kimlikten güç ve ilham alarak anlam ve varlık kazanan Türkiye Cumhuriyeti devletinin devamını ve varlığını sekteye uğratacak, tahrip edecek, yıkmaya yönelecek veya bu yolunu açacak bütün girişimlerin karşısındadır.

Bizleri anlamlı kılan ve asırların hamuruyla yoğrulmuş milli kimliğin, birkaç yıldır yönetimde bulunanlar tarafından tahribi ve buna neden olacak yol haritası ve yanlışlar zincirinin “devlet politikası” olarak kabulü mümkün değildir.

Partimiz, aziz milletimizi uyandırmaya ve aydınlatmaya devam edecek, hükümeti ve işbirlikçilerini de girdikleri çıkmaz yoldan dönmeleri konusunda uyarmayı sonuna kadar sürdürecektir.

Milliyetçi Hareket, Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olan ve olacak her kurum ve kuruluşu Anayasamızın temel ilkelerine, milletimizin gerçeklerine riayet etmeye çağırmaktadır.

Yapılanlar, konuşulanlar ve gidilen süreç Anayasa suçu, Türk milletinin varlığına ve devamlılığına tehdittir.

Devlet Bahçeli
Milliyetçi Hareket Partisi
Genel Başkanı

Monday, August 17, 2009

FBI Insider Links Turkish Lobby To Bribery And Blackmail

http://www.asbarez.com/2009/08/11/fbi-insider-links-turkish-lobby-to-bribery-and-blackmail/

FBI Insider Links Turkish Lobby To Bribery And Blackmail

By Paul Chaderjian on Aug 11th, 2009

WASHINGTON—Former FBI translator Sibel Edmonds testified under oath Saturday about shocking details connecting the Turkish government to an intricate network of individuals and organization that bribed, persuaded, and – at least in one case – blackmailed US lawmakers and corrupted American government officials. Corruption. Espionage. Bribery. All to ensure that the US does not recognize the Armenian Genocide ever again.
For years, the Turkish government and its representatives here in the United States have stopped at nothing to fight the recognition of the Armenian Genocide. This far-reaching campaign of denial and cover-up stretches from well-funded efforts to block education about the Armenian genocide to ensuring that American media does not address or acknowledge the Armenian genocide as historic fact.
The Turkish government and Turkish lobby have for years pressured local, state and the federal governments and American and global media to rewrite American, Ottoman, Turkish, and world histories so that they exclude the Armenian genocide.
But only now are we beginning to understand exactly how far the government of Turkey, and its agents and proxies, are willing to go to undermine the Armenian case.
The FBI hired linguist Sibel Edmonds as a translator after the Sept. 11 attacks. But she was fired less than a year later after reporting the illegal activities of Turkish citizens being covered up by her bosses. Edmonds has been bravely battling the legal system for years for the opportunity to tell her story. On Saturday, Edmonds was able to speak freely thanks to David Krikorian, an American Armenian who is running for a congressional seat in Ohio.
“Ms. Edmonds is a very credible witness,” said Krikorian, “and she has direct information pertaining to how when she was a member of the Department of Justice, of the FBI, where she uncovered relationships between the government of Turkey and US officials, where the government of Turkey was pushing its agenda on US officials and doing so, perhaps, and we’ll find out today, in what people many people believe to be an illegal way.”
David Krikorian is the democratic candidate in the 2010 elections for Ohio’s 2nd congressional district. The seat is now held by Republican Jean Schmidt, who was the largest recipient of money from the Turkish lobby in the 2008 elections. The congresswoman also fought the Armenian Genocide resolution.
When her challenger, David Krikorian, pointed out that she was receiving blood money from Turks for helping deny the Armenian Genocide, the congresswoman complained to the Ohio Elections Commission. Representing the congresswoman and the Turkish American Defense Fund at the deposition on Saturday, August 8, was non-other than attorney and longtime voice of the Turkish lobby Bruce Fein.
Krikorian says the Turkish lobby’s interest in what Sibel Edmonds would say is because this FBI whistle blower is linking bribes accepted by lawmakers to the Turkish campaign of denial.
“I think they’re concerned, because this exposes their campaign of denial regarding the Armenian Genocide,” said Krikorian, “and how they’ve been able to buy off certain members of the US congress in support of the Turkish government’s position on this issue. So they have an interest.”
Bruce Fein claims Edmond’s testimony on Saturday has no relevance in congresswoman Schmidt’s case against David Krikorian.
We asked Bruce Fein about David Krikorian’s first amendment rights of freedom of speech and the right to talk openly about his opponent’s opposition to the Armenian Genocide resolution.
“We totally support his right to state anything he wants about the Armenian Genocide,” said Fein. “What you’re not entitled to do under the first amendment as interpreted by the US Supreme Court, who we think is the authoritative interpreter, is knowingly state lies, and what we have alleged, and what we have to prove, and we understand and accept it, is that Krikorian knowingly and intentionally told lies about Jean Schmidt including she received money from the Turkish government, and we fully expect we will discharge that burden and we agree that we ought to be able to. We must be shouldered with that burden in order to protect free speech. We don’t want close anybody’s mouth when it comes to arguing one way or another about the Armenian Genocide.”
Fein and the Turkish Defense Fund are indeed trying to stop Krikorian from speaking the truth. Congresswoman Schmidt did receive huge sums of contributions from the Turkish lobby. Sibel Edmonds says that same lobby bribed public officials to enforce the Turkish agenda in the United States.
The government has tried to gag Edmonds and has sent threatening letters to stop this type of talk about corruption inside the FBI, the State Department, the Department of Justice, and in the halls of Congress.
“I am able to talk about the kind of information they used to retaliate against whistle-blowers, to gag people, to issue states secrets privilege, or to use the excuse of classification,” said Edmonds. “Nothing that has to do with national security but to cover up criminal activities, embarrassing information, and today that is happening, and this is the biggest significance. It’s very significant. I believe Mr. Krikorian is very brave and courageous person, to push this and bring it to this point. He’s actually serving the interest of the United States citizens and not only in Cincinnati, Ohio, but everyone here in this country. So, we should be all thankful to him for providing us with this opportunity.”
During the deposition on Saturday, Edmonds talked in detail about scandalous bribes accepted by then-Speaker of the House Dennis Hastert and former lawmakers Dick Gephardt and Stephen Solarz. She also spoke about the blackmailing of another un-named member of congress — a married woman with children, who was lured into a homosexual affair by a female prostitute sent by the Turkish lobby. This congresswoman was then blackmailed to abandon her support for the Armenian Genocide resolution.
“It’s the Turkish government,” said Edmonds, “but also other entities and layers of these operations and some of these covert operations and the way they are done is completely illegal. I was able to discuss those in detail, and that information within the next couple of hours I hope will be available to the public, and the public will get a chance to decide for themselves and see what the government does to gag and quash necessary information like this and stamp it as classified. I think this may end up inflicting the best and the worst damage to arbitrarily, criminally done classifications and let’s hope that it does.”
Edmonds says the allegations she made in an August 2005 Vanity Fair article were confirmed by the several FBI agents and Department of Justice officials. The piece by Vanity Fair reporter David Rose said that then-Speaker of the House Dennis Hastert was the recipient of various bribes. Edmonds says it is amazing that neither Dennis Hastert nor his attorneys reacted to the article. Hastert did not issue a denial to the allegations, but he resigned a year later. Now he is part of the Turkish Government orchestrated network that Vanity Fair says paid him the big bribes when he was the most powerful member of the House of Representatives. The most recent Federal filings show that Hastert, one of several registered foreign agents for Turkey, now receives $35,000-a-month to push the Turkish government’s agenda on Capitol Hill.
How deep do these corrupt Turkish operations go? Vanity Fair reported that the FBI began investigating Turkish citizens living in the US in the late 90s, and they found evidence of attempts to bribe US officials. However, as Sibel Edmonds says – the government has used the phrase “state secrets” and security reasons to hold this information back from the public and media.
The Ohio Election Commission’s Probable Cause hearing is scheduled for Aug. 13th, and the final hearing in the case against David Krikorian where all the evidence will be heard is scheduled on Sept 3.

For more coverage on this topic, please visit http://www.facebook.com/v/113418419077

Brief Q&A With Bruce Fein

Q: Is this part of the series of cases you’re opening up, whether it’s in Massachusetts or suing the Southern Poverty Law Center as well to try to quash speech with regard to the Armenian Genocide?
BF: No, what we are trying to do is promote freedom of speech, because what’s been done is that other organizations have accused various members who dispute their version of history of criminal activity of compromising scholarly integrity. It is they who are trying to suppress freedom of speech by intimidating, harassing, and calling criminal those individuals who happen to dispute their version of history.
Q: Would you then also support Holocaust denial entrance into the Massachusetts school system or pushing other publications like the Southern Poverty Center’s publication to talk about denial as well?
BF: What the Southern Poverty Law Center alleged is that various academics are receiving money from the government of Turkey to compromise their scholarship and we will not accept accusations that are knowingly false of that sort, period.

Tuesday, July 21, 2009

Washington'daki Turk Gladyosu



------ Forwarded Message
From: Deniz Şile
Date: Mon, 13 Jul 2009 09:57:20 +0300
To: "Washington haber"
Subject: Turkish Gladyo

Wednesday, July 15, 2009

Emperyalizm Destekli Uyguristan mi? Yurdumuz Dogu Turkistan mi?


Uygur Dernegi eski baskani ve Rabiya Kader'in Danismani Nury Turkel ve ABD'de hukuku hice sayan eski baskan yardimcisi Dick Cheney


ABD, ÇİN'İ PARÇALAMA FAALİYETLERİNE HIZ VERDİ

NED, Uygur Amerikan Derneği'ne bağışı yüzde 40 artırdı


ABD'nin iç yıkıcılık ve post modern darbeleri örgütlemek için kurduğu Demokrasi Vakfı (NED) Uygurlar için kesenin ağzını açtı. Uygur Amerikan Derneği (UAA)'nın Başkanı Nury Turkel sahte isim kullanıyor, Genel Sekreteri Alim Seittof ise din değiştirip Hıristiyan olmuş. Seittof, Bush'un en büyük destekçisi Evangelist Pat Robertson ile çalışıyor.


ADNAN AKFIRAT

Bush yönetimi, Kırgızistan darbesinden sonra, Çin'i bölme ve istikrarsızlık yaratma için Uygurlara yönelik çalışmalarına hız verdi. Bir yandan Fethullahçılara kurdurduğu "Sürgünde Doğu Türkistan Hükümeti"ni güçlendirmeye çalışırken öte yandan bu girişime mesafeli duran Uygur Amerikan Derneği'ne maddi desteği artırdı.

NED'İN PARASI ÖRTÜ

Erkin Alptekin'in Başkanlığı'ndaki Dünya Uygur Kongresi'nin en önemli ayağı Uygur Amerikan Derneği'nin resmi bağış miktarı artırıldı. UAA kısaltmasıyla bilinen dernek ABD'nin başkenti Washington'da faaliyet yürütüyor.

"Demokrasi Vakfı (National Endowment for Democracy-NED) UAA'ya yardımı, 2005 yılı için yüzde 40 oranında artırdı. NED, doğrudan ABD Federal Bütçesi'nden ayrılan fonları kullanıyor. Post Modern" darbelerin parasal kaynağını sağlıyor.

UAA'nın geçen yıl aldığı 76 bin doları çok iyi kullandığı için bağış miktarının yükseltildiği söyleniyor. NED resmi bütçesinden yapılan ödeme aslında bir örtü. Bir Amerikalı yetkili, Uygur Amerikan Derneği'ne çok daha fazla para desteği verildiğini belirtiyor. Aynı kaynak, Uygur Derneği'nin NED'ten aldığı 76 bin dolar ile Washington'da büro bile kiralayamayacağını söylüyor. Oysa Uygur Amerikan Derneği'nin merkez bürosunda yüksek ücretlerle dört kişi çalısıyor. Dernek gelir ve giderlerinin açık olmaması ve Dernek Başkanı Nury Turkel'in yaptığı harcamalar dikkat çekiliyor.
Uygur Amerikan Derneği'nin, NED'in alt kuruluşu olarak çalışan IRI (International Rebuplican Institute) ile de sıkı ilişkisi var. ABD Dışişleri Bakanlığı eski Müsteşarı Lorne Craner'in, UAA'nın IRI'dan parasal destek almasında etkin rol aldığı belirtiliyor.



Irak savasinin mimarlarindan karanliklar prensi Richard Perle ve Nury Turkel

DERNEK BAŞKANI'NIN ADI SAHTE

İsa Yusuf Alptekin'in oğlu Erkin Alptekin'in başkanlığında 2004 yılının Mart ayında Almanya'da kurulan Dünya Uygur Kongresi, Uygur hareketinde yeni bir açılımın başını çekiyor. CIA, Amerika'da eğitim almış genç kesimin Uygur hareketinde uzun vadede söz sahibi olmasını sağlamak için özel bir proje yürütüyor. Bu hareketin en önemli unsuru UAA. Parayı veren ise NED.

UAA'nın Başkanı Nury Turkel de ABD'nin Çin projesi için yetiştirdiği gençlerden. Adı bile sahte. Uygur ayrılıkçılığı için imal edilen adını "Nury Turkel" olarak yazıyor. Türkiye'de ise "Nuri Türkel" imzasını kullanıyor.

Nury Turkel'in yaptığı harcamaların üniversitede okuyan bir öğrencinin bütçesinin onlarca katı olması ise Uygurlar arasında yaygın olarak konuşuluyor.
Uygur Amerikan Derneği'nin CIA açısından önemini ortaya koyan bir diğer olgu ise Tibet ve Taiwan ayrılıkçı hareketleriyle içiçe olması.

HIRİSTİYANLAŞTIRMA ÇABASI

En dikkat çekici çaba ise Uygurları Hıristiyanlaştırma faaliyeti. Bu operasyonun merkezinde Bush yönetimine yakın Evangalist Hıristiyan lider Pat Robertson yer alıyor. Uygurlar içindeki kolu ise Uygur Amerikan Deneği'nin Genel Sekreteri Alim Seittof. Hristiyan olup din değiştiren Alim Seittoff, Tennessee eyaletinde Pat Robertson grubunun parasal desteğiyle eğitim gördü. Daha sonra Radio Free Asia'nin Washington bürosunda işe sokuldu. İşe alan Özgür Asya Radyosu Müdürü Dolkun Kamberi. Kamberi, Uygurların aslında Türk olmadığını, Aryan kökenli sarı saçlı mavi gözlü olduğu tezini ileri sürmesiyle öne çıkmış biri.

Alim Seittof'un şu sıralardaki asıl işleviyse, ABD Dışişleri Bakanı Rice'ın Çin ziyareti öncesinde serbest bırakılan Uygur ayrılıkçısı Rabia Kadir'e çevirmenlik yapmak. CIA, Rabia Kadir'i bütün Uygur gruplarını birleştirmek için manevi lideri olarak kullanmak için yoğun bir çaba yürütüyor. "Sürgünde Doğu Türkistan Hükümeti"nin "Başbakanı" Enver Yusuf'un, Rabia Kadir ismi altında birleşmeyi kabul ettiği belirtiliyor.

Friday, July 10, 2009

Türklerin Öz Yurdu Doğu Turkistan ve Emperyalizm-Tuğrul Keskingören



Bugün Turkiye'de bir kimlik sorunu oldugunu iddia edenler, saniyorum ki bu sorunun, Türk kimligine yönelik bir sorun olduğu gercegini artik kabul ederler. Zenci olarak tanimlanmak icin, yanlizca insanin derisinin siyahi olmasi ön koşulunu da ortadan kaldirmis oluyoruz böylece. Turkiye’de solcu, sağci, ülkücü, marksist, Islamci Turklerin bir coğu zenci Turklerdir. Turkiye’deki Beyaz Türkler ise Türkiye'yi yöneten, Turklere kim olduğunuzu öğreten, kimlikleri şekillendiren, konjonktur gereği darbe yapip, daha önceden listeleri hazirlarmis isimleri asan, “Bizim çocuklar”dır.”

YAZININ DEVAMI ICIN:

ACIKISTIHBARAT.COM

Tuesday, July 07, 2009

Obama ile Medvedev neden Karabağ`dan konuşmadılar?

Obama ile Medvedev neden Karabağ`dan konuşmadılar?

Elhan Şahinoğlu

“Atlas” Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı

ABD Cumhurbaşkanı Barak Obama Rus meslektaşı Dmitri Medvedev`le bir çok konunu ele aldı. Yarım saat için planlanan görüş saat yarım uzandı.
Cumhurbaşkanları saat yarımda Yukarı Karabağ sorununu ele aldılar mı?
Obamanın Rusyaya resmi gezisinden önce Cumhurbaşkanların Yukarı Karabağ sorunuyla ilgili fikir alış verişinde bulunucakları ihtimal ediliyordu. Medvedevin birkaç gün önce Bakü`ye yaptığı ziyaret de müzakere ihtimalini artırıyordu. Azerbaycan Dışişleri Bakan Yardımçısı Araz Azimov daha önce gazeteçilere verdiği demeçte ABD ve Rusya Cumhurbaşkanlarının Yukarı Karabağ sorununu görüşmek için gerekli koşulların oluştuğunu dile getirmişti.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül`ün Obamanın Rusya ziyaretinden bir gün önce kendisiyle telefon konuşması da Karabağ konusunun Moskovada ele alınacağına ümitleri artırıyordu. Gül Obamayla telefon görüşmesinde Yukarı Karabağ sorununun çözümünün bölge için önemli olduğunu hatırlatmıştı. Böylece, Gül Karabağ sorununun çözümünde Obamanı daha faal olmağa ve konunu Medvedevle görüşmeğe heveslendirmek istiyordu. Ankaranın amacı belli. Karabağ sorunu 5 bölgenin boşaltılmasıyla ilkin çözüm aşamasına girmeli ki, Türkiye Ermenistanla diplomatik ilişki kurarak sınırları aça bilsin.
Buna rağmen, Obama ile Medvedev arasındaki görüşte Karabağ konusunun ele alınmasına ilişkin somut bir bilgi yok.
Obama Moskova ziyareti öncesinde Rus İTAR-TASS Ajansının sorularını yanıtlamıştı. Obama Moskovada ele alacağı konular içinde, nükleer başlıklar, Afganistan ve Gürcistanın adını çekse de, Karabağla ilgili bir şey söylememişti.
Obama ile Medvedev görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenlediler. Yine aynı konulara değindiler. Karabağ ne Cumhurbaşkanların açıklamalarında, ne de gazeteçilerin sorularında yer aldı.
Büyük devletlerin liderleri zirve görüşlerinde sorunun çözümüne yakın olan konuları görüşmek isterler. Mesela, ABD ile Rusya nükleer başlıkların azaltılmasıyla ilgili yıllardır görüşmeler yapıyorlar. Bu konuda iki devlet nihayi anlaşmaya yakın. Medvedev Afganistan konusunda da Obamaya yardım vadi verdi. Bundan böyle Amerikan uçakları asker ve teknik malzemelerin Afganistana taşınmasında Rus hava mekanından kullana bilecekler.
Gürcistan konusunda fikir birliğine varılmadı. Medvedev Abhazya ve Güney Osetyanın “bağımsızlıklarını” destekleyeceğini, Obama ise Gürcistanın toprak bütünlüğünden yana olduklarını söyledi. Buna rağmen, Obama Gürcistanın toprak bütünlüğü konusunda direnmedi. Çünki, Obama farklı konularda Medvedevle anlaştığından Gürcistana göre, ilişkileri zora sokmak istemedi. Zaten Rusya Gürcistanın topraklarını ele geçirmiş, Batı da eleştirilere rağmen, bunu kabul etmiş gibi görünüyor.
Obama Karabağla ilgili Medvedevle fikir alış verişinde buluna bilerdi, sadece bu Kremlinin çıkarlarına uygun değilmiş. Rus Dışişleri Bakanlığı birkaç gün önce yayınladığı bildiride Yukarı Karabağ sorunuyla ilgili Azerbaycan ve Ermenistana dışarıdan baskılara Moskovanın karşı olduğunu açıklamıştı. Bu Moskovanın ABD`nin sorunun çözümüne uzak durması isteği anlamına geliyordu.
Kremlin Güney Kafkasyaya baskılarını her geçen gün artırıyor. Rusya Ermenistanla politik ve askeri stratejik ilişkiler içinde, Gürcistanı bölmüş, Azerbaycanla doğalgaz anlaşması imzalamış ki, gelecekte Nabucco projesinin karşısını alsın. Moskova bu gidişatla Yukarı Karabağ sorununun çözümünü de inhisara alıyor. En enteresanı münakeşe iştirakçılarının da Moskovanın inhisarını kabul etmeleri. Böylede Kremlin Karabağ sorununun çözümünü neden Vaşinqtonla görüşmeli ki, gelecekte ABD`nin de bölgede rolünün artmasına kendi eliyle yaşıl işık yaksın?

Sunday, July 05, 2009

WASHINGTON'DA RENKLI DEVRIMLERIN YENI OPERASYON MERKEZI: TURKISH CULTURAL FOUNDATION




Saturday, June 27, 2009

Washington'da Bir Portre: ALI KOKNAR

Etnik koken olarak Turk olmayan Ali Koknar Guney Afrika'da bulundugu donem icinde irkci Apartheid basbakani Frederik Willem de Klerk hukumeti ile iliskileri var miydi?

Irkci Guney Afrika hukumetinin 1969 yilinda kurdugu ANC'yi, zencileri izleyen, iskence yapan, ve olduren Devlet Guvenlik Burosu (South African Bureau of State Security: B.O.S.S.) ile Ali Koknar'in nasil bir iliskisi mevcuttu?

Ali Koknar nicin Nelson Mandela iktidara geldikten sonra Guney Afrika'dan ayrilmak zorunda kaldi?

Ali Koknar ozgurlukcu Nelson Mandela iktidarinin ardindan nicin Houston, Texas'a geldi ve nasil Turkiye Cumhuriyeti'nin Houston eski konsolosu ile evlendi.

Ali Koknar'in Islam dusmani Stevene Emerson ile iliskileri nedir?

Ali Koknar FBI calisani Kimberly ....... ile nicin ve nasil gorusmektedir?

Washington'da Turkish Cultural Foundation (Turk Kultur Vakfi) nicin kurulmus, finansmani nereden saglanmaktadir?

Ali Koknar'in Muhafazakar Musevi dusunce kurulusu WINEP ile olan iliskileri nedir?

Turk Amerikan Dernekleri Asemblesi direktorunun 28 Subat doneminde Islamci ogrencilerin fislenmesinde bir rolu olmusmudur?

CIA ve MOSSAD'in Washington'daki Turk dernekleri ve lobi kuruluslari icindeki rolu nedir?

MIT, TSK ve Emniyet Genel Mudurlugu, nicin Ali Koknar'a mesafeli duruyorlar?


AYRINTILARI ILE YAKINDA.....

Friday, June 26, 2009

BÖLÜCÜLÜĞE ÇÖZÜM - Süleyman ÇELEBİOĞLU

BÖLÜCÜLÜĞE ÇÖZÜM
Süleyman ÇELEBİOĞLU

suleymancelebioglu@mynet.com


Geldiğimiz noktada,Kürt sorununun çözümünde “tarihi fırsat” söylemleri çok dile getirilir oldu.”Son şans”,”artık barış olsun”,”akan kan dursun” şeklinde propagandalar aldı yürüdü.Oysa,Kürt sorunu diye adlandırılan sorun asıl olarak,haklar açısından çözülmüştür,küçük sıkıntılar olabilir,zaten sıkıntılar hiçbir konuda bitmez.Kültürel konular da önemli bir kısıtlama da kalmadı,artık devlet televizyonu Kürtçe yayın yapıyor.

Türkiye’de Kürtler ve Türkler şeklinde iki millet yok,Kürtler ve Türkler, bin yıllık birlikte yaşamanın verdiği güç ile birlikte kurtuluş savaşı verdiler ve Türk Milletini oluşturdular.Bu tarihsel gerçeği temel alarak,her etnik kökenden yurttaşımızı kardeş kabul ederek,ırkçı terörü ve ABD’nin bölme planlarını boşa çıkarmalıyız.Zaten,İki millet iddiaları,emperyalizmin ortaya attığı yıkıcı iddialardır.Türk milleti,Türk kökenli olmayı ifade etmez,etnik kökenine bakmadan milleti ifade eder.Bu tüm milletler için aynıdır,milletler böyle oluşur. Her milleti bir ırka göre düzenleme iddiası ise,ırkçılıktır. Bu yaklaşımla tüm dünya birbirine girer,zaten ABD-AB etkisine giren hedef ülkeler de iç kargaşa bitmiyor,Yugoslavya’nın parçalanması sadece bir örnektir.Ülkemiz ise yaşadığımız bir öerektir.

ABD,etkisinde bulunan çevreler,Kürtler ayrı bir millet olarak,ayrı bir devlete sahip olmalı diyorlar,bu Türkiye’yi parçalama planıdır.Yunanistan’da bulunan Türkler örnek veriliyor,bu kıyaslama çok yanlış,Yunanistan’da bulunan Türkler,Yunanlılarla kaynaşmış durumda değil,Yunanistan Osmanlı Devleti’ne karşı isyan ile yani Türklerle savaşarak kurulmuştur zaten.Yunanistan’da bulunan Türkler azınlık durumundadır.Benzeri durum Bulgaristan Türkleri için de geçerlidir.Sovyetler Birliği döneminde,Türk Devletleri de farklıdır.Sovyetler Birliği’ni oluşturan devletler(Türk Devletleri de dahil)diğer devletler ile ayrı,ayrı Sovyet cumhuriyetleri olarak,merkezi bir devlet çatısı altında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ni oluşturuyorlar.Bu yapı içinde, özerlik, otonom… değişik örgütlenmeler de vardır.Türkiye’de bir Kürt Devleti planına örnek oluşturmaz.Çünkü bu ayrı Sovyet devletleri Ruslarla bir millet oluşturmamışlardır.

Bölücü kesimin temel isteklerinden biri de,”anadilde eğitim” şeklinde ifade edilen,Kürtçenin belli bir bölgede eğitim ve resmi dil olması isteğidir.Bu da,bölme planının bir parçasıdır,eğitim resmi dil olan Türkçeden başka dilde olursa iki devletin temeli atılmış demektir.Türkiye’de Türkçeyi ikinci plana düşürecek her adım bizi felakete götürür.Türk milletinin anadili Türkçedir.Kürtçe,öğrenilebilir,resmi olarak değil ama halk içinde kullanılabilir,anacak resmi dil olması doğru değildir.

Atatürk Türk Milletini “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir” diyor(Atatürk’ün yazdığı Yurttaşlık Bilgileri,Cumhuriyet Kitapları,s:13).Kürtler,Türkiye’de azınlık değil,milletimizin bir parçasıdır.

ABD’nin Türkiye’yi bölme planının bozulması için:

*Toprak ağalığının ortadan kaldırılması ve her türlü ortaçağ kalıntısının temizlenmesi zorunludur.

*ABD güdümünden ve AB kapısından kurtulmak gerekir.Türkiye’yi bölünme noktasına getiren en önemli etken AB’ye girme uğruna verdiğimiz tavizlerdir.

*Terör ve bölücülüğe özgürlük vermemek ve egemen bir devlet olduğumuzu ortaya koymak.

*Bölge ülkeleri ile yapılacak ittifak ile Irak’ın toprak bütünlüğü mutlaka sağlanmalıdır,Irak bölünürse,Türkiye’de bölünür,Suriye’de bölünür,İran’da bölünür.Bölge birbirine girer.ABD-AB ile işbirliği yapan kesimin kafasından Kürt Devleti umudunun yıkılması gerekir.Sarsılmakta olan bir ABD’nin bunu başarma şansı zaten yoktur,sadece,bölgeyi felakete sürükleyebilir.Türkiye’nin ekonomik ve siyasi olarak yükselmekte olan,Avrasya ittifakı seçeneği de vardır ve bu büyük bir güçtür.

Bölgemize barış,bölge ülkelerinin ittifakı ile gelebilir.

Sunday, June 07, 2009

LÜBNAN'DA İRAN KAYBETTİ... Deniz Tansi

Deniz Tansi

Haziran 2009 Pazar günü yapılan genel seçimlerde, İran-Suriye destekli Hizbullah önderliğindeki 8 Mart koalisyonu, Reuters'e göre kaybeden taraf oldu. Kazanan 14 Mart ittifakının arkasında ise, aynı haberdeki yorum çerçevesinde, ABD, Suudi Arabistan ve Mısır bulunuyor.

Reuters, "Hezbollah and allies lose Lebanon vote", June 7, 2009. http://www.reuters.com/article/newsOne/idUSTRE55609720090607

Bir anlamda Ilımlı Sünni Arap rejimleri, ABD eksenindeki siyasal işbirlikleriyle, Lübnan'ın "Hizbullahistan" olmasını engellediler. Lübnan'da, 8 Mart ve 14 Mart ittifakları, sadece dinsel ya da etnik bağlarla değerlendirilmemelidir. Sözgelimi, Hizbullah önderliğindeki 8 Mart'ın içinde Hristiyan gruplar da vardı. Michel Aoun Hristiyan gruplar içinde en dikkat çekenlerden biri olarak gözüküyordu.
Mayıs 2008'de Hizbulah'ın Beyrut'a girdiği darbe organizasyonunda, bastığı binalardan birisi de, 14 Şubat 2005'te suikast sonucu öldürülen Refik Hariri'nin oğlu Saad Hariri'ye aitti. Saad Hariri, basına verdiği demeçte, 128 sandalyeye sahip Lübnan meclisinde, 14 Mart koalisyonunun 68 sandalye kazandığını ifade etti. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, diğer siyasal gruplar, 1990'da imzalanan Taif antlaşmasından sonraki süreçte, kademeli olarak silah bırakırken, Hizbullah bırakmadı. Böylece Güney Lübnan'da "devlet içinde devlet" anlamına gelen Hizbullahistan'ın varlığı, siyasal-toplumsal bir antite haline geldi. 7 Haziran'da Hizbullah siyasal hedefine ulaşsaydı, bütün Lübnan Hizbullahistan haline gelecekti. Geçen yazımızda bunu belirtmiştik.
Diğer siyasal gruplarla rekabetinde, silahlı kanadı olduğu için haksız rekabet yaratan ve ülkenin belli bir bölgesini, önceki paragraflarda belirttiğimiz üzere, "devlet içinde devlet" haline getiren Hizbullah, ülke içi ve dışında gerilimi arttırabilir. Şöyle ki, İran'ın bölgedeki iddialarına koşut olarak, kotalı Lübnan siyasal sisteminde başbakanlığı elinde bulunduran ve bulunduracak Sünni ağırlıklı hükümete ve dışarıda İsrail'e karşı daha saldırgan hale gelebilir. Bir başka boyutta ise, nasıl Hamas Haziran 2007'de, tüm Filistin'i yönetemeyeceğini kavradığında, Gazze'yi Hamasistan haline getirdiyse, Hizbullah Güney Lübnan'ı belirttiğimiz zeminde fiili bir Hizbullahistan haline getirebilecek önlemler alabilir. Bu Lübnan otoritesini temsil eden tüm resmi kurumların reddedilmesi, Lübnan ordusunun bölgeden dışlanması anlamına gelir. Bu da İsrail'in bölgeye askeri ilgisini arttırması mealindedir.
3 Haziran 2009'da Kültür Üniversitesi'nde bir akademik toplantı için konuşmaya gelen, İsrailli eski diplomat ve müzakereci, halen İsrail parlamentosuyla, İsrail savunma bakanlığında üst düzey danışmanlık yapan Oded Eran'a bir soru sordum. Soruda, Hizbullah ağırlıklı koalisyon kazanırsa, İsrail'in "önleyici vuruş" yapma olasılığını gündeme getirdim. Cumhuriyet'te de yayınlanan yanıtında, Hizbullah kazandığı takdirde "sorumlu davranacağı"nı tahmin ettiğini söyledi. Oysa Hizbullah kaybetti. Ve kaybeden Hizbullah, yaralı bir aslan gibi sağa sola saldırabilir.
İran'ın mevzi kaybetme endişesi, Suriye'nin Lübnan'daki siyasal etkisini kaybetme tedirginliği, ülke içinde silahlı bir gerilimi tetikleme olasılığını kuvvetlendirmektedir.
Bir başka zeminde ise, İran'ın Lübnan'da kaybetmesi, Ortadoğu'daki hesaplarını, daha fazla şiddete yönelerek gündeme getirmesine vesile olabilir. ABD ve Ilımlı Arap rejimleri, şimdilik kazanmış gözükmektedir. Ancak Lübnan'da "devlet içinde devlet" durumu devam ettikçe, devletin birliğini kazanmak bir hayli zor gözükmektedir.
Lübnan'da kurulacak hükümetin, Hizbullah'ı silahsızlandırma başlığında, neler yapacağı merak konusudur.
İsrail ise, istim üstünde beklemektedir.