Washington Haber Forum-Washington News Forum

Thursday, August 18, 2011

Yeni Türk Düşmanları ve Ermeni Sorunu - Mehmet Türkyılmaz

Yeni Türk Düşmanları ve Ermeni Sorunu : Keith David Watenpaugh ve James Grehan

Mehmet Türkyılmaz - Enver Pasa Dergisi



Son yıllarda, Türkiye’deki siyasi karmaşadan Amerika’daki bazı önemli gelişmeler gözümüzden kaçmasın. Emperyalizm ve onun yerli işbirlikçileri yine boş durmuyorlar. Sadece siyasi arenada değil, Amerikan akademisinde de aktif bir şekilde faaliyetlerini devam ettiriyorlar, hem de Ermeni soykırımına Bati’nin yaptığı insancıl yardımları (the Armenian Genocide & the Origins of Modern Humanitarianism) on plana alarak, son yıllarda yoğun bir şekilde bu propagandayı devam ediyorlar.

Bu yazının amacı Ermeni sorununu tartışmak değildir, fakat Ermenileri Türkiye’ye karsı kışkırtırken, asil amaçları Emperyalizmin Amerikan akademisindeki temsilciliğini yapanlar ve onlara finansal destek sunan bazı Türk derneklerini Türkiye toplumunun tanımasını sağlamaktır.

Çünkü Amerika’daki siyasi ve akademik yasam, bazen Türkiye’den pek net gözükmeyebiliyor.

Amerikan Üniversitelerinde Türkiye ve Osmanlı araştırmaları iki ana farkli koldan gelmektedir.

Birincisi, Amerikan emperyalizminin oluşturduğu Barış gönüllüleri (Peacecorp) vasıtası ile temeli 1960’larda atılmış, daha sonraları Fullbright’tan burs alarak Türkiye’ye gelen Amerikalıların kurdukları bolümler ve verdikleri dersler vasıtası oluşturdukları Oryantalist ve Emperyalist söylemdir.

Elbette bu bağlamda istisnalar olmakla birlikte, 1960–80 arası Türkiye’ye araştırma yapmak için gelen hemen bütün Amerikalı akademisyenlerin ABD istihbarat örgütleri ile dolaylı veya dolaysız ilişkisi mevcuttur.

Abdullah Öcalan’ı Suriye’den çıkarılmadan evvel ziyaret eden Michael Gunter; Türkiye’de etnik konularda çalışmalarda bulunmuş Paul Magneralla; 1973–80 arası Türkiye’nin Güneydoğusunu karış gezen daha sonra Amerikanın Sesi Radyosunda Kürtçe servisinin basına getirilen Michael Chyet herhalde ilk akla gelenlerdir. Bu ekol Amerikan derin devleti ile çok yakin ve girift ilişkiler ağı içersinde eski oryantalistleri temsil eder.

Amaç özgürlükçü ve tamamen bilimsel temele dayalı akademik bir çalışma değil, fakat emperyalizmin Türkiye’nin insan ve siyasi kaynaklarını manipüle etmede kullandıkları bilgi kırıntılarını Amerikan istihbarat kuruluşlarının servisine sunan Lawrence of Arabî’nin doğal uzantılarıdır.

Türkiye ve Osmanlı araştırmalarının ortaya çıktığı ikinci donem ise biraz daha geç olmakla birlikte 1990’lara dayanır. Ermeni sorununun Amerika’da oldukça gündemde olduğu 1980’lerde yaşanan Türkiye’yi soykırımın bir uzantısı olarak suçlayan zihniyete karsı çeşitli Amerikan üniversitelerinde oluşturulan Türkiye ve Osmanlı kürsüleri bu donemi temsil etmektedir. Princeton Üniversitesinde Atatürk kursusu başkanı ve merkezi Washington'da bulunan Türkiye Araştırmaları Enstitüsünün eski başkanı Heath Lowry, bu donemin en önemli temsilcisidir.

Fakat her iki donem ve gurupta belli ölçütler içinde Oryantalist ve Emperyalist bir bakış acısı sergilemekle birlikte, son yıllarda ortaya çıkan, genelde düşük zekâ ve bilgi seviyesine sahip, Türkiye ve Müslümanlara karsı ırkçı bir söylemi sergilememiştir.

Oysa son yıllarda, kapitalist bireyselci bir kişiliğe sahip, ne Ermeniler ne de Türkler tarafından dikkate alınmayan bazı ilginç çarpık kişiliklerin ırkçı bağlamda Türkiye ve Osmanlı araştırmalarına yaklaşırken Amerikan Emperyalizminin istihbarat örgütleri ile olan yakin ilişkileri bu yeni donemde Emperyalizminde içine düştüğü açmazı göstermektedir.

Yeni yetmeler, birinci sınıf oryantalistlere nazaran bilgisiz, cahil ve ırkçıdırlar.

Herhalde bu son doneme en güzel örnek Kaliforniya Üniversitesinde görev yapan Keith David Watenpaugh ve O’nun kadim dostu James Grehan’dir.

Keith David Watenpaugh ve James Grehan Türkiye, Türkler ve Müslümanlar karşıtı faaliyetlerini, akademik araştırma kisvesi altında yaparken, merkezi Washington’da bulunan basında esi FBI ile çalıştığı iddia edilen Güler Köknar’ın, Türk Kultur Vakfindan (Turkish Cultural Foundation) aldıkları yardımlar ile yapmaları ise bir hayli ilgi çekicidir. Türk Kültür Vakfından alınan finansal destek ile Türkiye karşıtı Osmanlı Toplantıları düzenleyerek, genç akademisyenleri bir araya getirirken, Keith David Watenpaugh ve James Grehan acaba hangi Amerikan istihbarat örgütüne rapor vermektedirler?

Namık Tan’ın basında olduğu Türk elciliğinin, Türk Kültür vakfının Türkiye karşıtı bu programları desteklemesindeki rolü nedir?

Gelen gideni aratır, Türk atasözündeki gibi eski oryantalist ve emperyalistleri aratan Keith David Watenpaugh ve James Grehan’in Türkiye ve İslam karşıtı çalışmalarının arkasındaki neden nedir diye sormadan edemiyoruz!

Saturday, April 17, 2010

KIRGIZİSTAN Dr. Buğra ATSIZ

KIRGIZİSTAN

Dr. Buğra ATSIZ
17 Nisan 2010, Kanada

Türkiyede gündem o kadar hızla ve ipe sapa gelmez konularda değişiyor ki tâkib etmek çok zor. Onun için maalesef her gün yazı yazmak mecbûriyetinde olanların yazdıklarının çoğu dedikodudan veyâ karşılıklı itişmelerden öteye geçmiyor. Dolayısı ile Kırgızistan gibi bir konu iki günde geçiştiriliveriyor. Halbuki asıl problem şimdi başlıyor, çünki işin içine iki dev, Amerika ve Rusyanın, çıkarlarının çatışması girmekte. Rüşvet, irtikab, namussuzluk, yiyicilik, görevini kötüye kullanma gibi ayyûka çıkmış yolsuzlukların hüküm sürdüğü Akayev devri kapandıktan sonra Bakiyev devri başlamış, ne var ki hiçbir şey değişmemişti. Canına tak diyen Kırgızlar ayaklanıp 81 ölüden sonra Bakiyevi de alaşağı edince arkasında Amerikan parasının olduğu sır olmayan 2005de başlayan Lâle Devrimi de sona erdi. Kırılıp dökülen parçaları toplamak da eski dışişleri bakanı Roza Otunbayevaya düştü. Otunbayeva Kırgız Devlet Üniversitesi Felsefe Fakültesi başkanlığı ve Akayev ve Bakiyev hükûmetlerinde dışişleri bakanlığı yapmış bir şahıstır. Daha sonra Amerika, Kanada ve İngilterede de elçilik yapmıştır.
Amerika Afganistanda sürdürdüğü harb için kendisine Kırgızistanda tahsîs edilmiş olan hava alanından dolayı etekleri tutuşmuş bir vaziyette ne yapacağı hakkında kararsız, durumu düzeltmeye çalışırken Rusların ağızlarının kulaklarında olduğunu görmemek veyâ hissetmemek için kör olmak lâzım. Amerikalıların Rusları iknâ etmek için ‘bizlerin burada zâten fazla uzunca kalmaya niyetimiz yok’ gibi mâzeretlerine kimsenin inanmadığı da ayrı bir gerçek. The New York Times yazarlarından Eric McGlinchey bir makalesinde “Kırgızistan Rusyanın arka bahçesinde bulunuyor. Bizim Afganistandaki harb için oradaki hava alanına ihtiyâcımızın olması bu gerçeği değiştirmez” diye yazıyor. Tamam da bu hava alanı 10 yıldan beri orada. On yılda ne değişti demek kimsenin aklına gelmiyor mu?
Bu hava alanını kapatmakla Amerikayı tehdit eden Bakiyev önce Rusya ile bir anlaşmaya imzâ atmış, arkasından Amerika kirayı eskisinin üç misli olan 60 milyon dolara çıkarınca ve üstüne de bir 100 milyon dolarlık yardım anlaşması yapınca Bakiyev tekrar yüzünü Amerikaya dönmüş, tabiî olarak her iki tarafın da itimâdını kayb etmişti.
Otunbayeva da politika sahâsındaki beceriksizliğinden mi, yoksa o da eski sovyet artıklarından olduğu için mi, bilinmez, geçici hükûmetin başına gelir gelmez önce bu Amerikan hava üssünün açık kalacağını söylemiş, sonra güvenlik dolayısı ile kapanacağını îmâ etmiş ve Amerikan dışişleri bakanı yardımcılarından Robert Blake’in yel yepelek Bişkeke gönderilmesine sebeb olmuştu. Ama şu da gerçek ki Otunbayeva Akayev ve Bakiyev gibi gırtlağına kadar yolsuzluklara karışmış bir insan değil. Yalnız yönünün Amerikadan ziyâde Rusyaya dönük olduğu da bir gerçek. Zîrâ geçici olarak idâreyi devr almasının hemen ardından ilk görüştüğü kimse Putin oldu.
Amerikalıların Kırgızistanda olmalarının Kırgızlara bir faydası yok. Hava alanı ile ilgili verilen yardımların ve alan kirasının hangi karanlık kanallarda kaybolup gittiği de meçhul. Amerikan askerlerinin üs yakınındaki dükkanlardan içki satın almaları ve üs civârını bir geneleve çevirmeleri de yardım çerçevesi içinde mütalâa edilmese gerek. Bu arada geçen yıl bir Kırgızın Amerikalı bir asker veyâ askerler tarafından öldürülmesi ve o asker veyâ askerlerin ortadan cezâ görmeden kaybolması da üssün ‘güvenlik’ açısından kapanmasının îmâsına yol açtığı belli.
Otunbayeva üssün kapatılacağını söyler söylemez bütün bunların ardında Rusların olduğu vâveylâsı koparılmış, fakat bu Obamanın kendisi tarafından red edilmişti.Rusya ile Kırgızistan ilişkilerinin Bakiyev zamanında pek iyi olmadığı da bilinen bir gerçek. Ama daha önemlisi iki büyük ve birbirleriyle rekâbet hâlindeki ülkenin ufacık bir ülke olan Kırgızistanda askerî üsler bulundurmalarının o ülkenin millî politikaları açısından ne derece sağlıklı olduğu sorusudur. Eldeki bilgilere göre Washington Afganistandaki cephe operasyonlarının % 40ını Manas Hava üssünden gerçekleşen ikmâl ile yapmaktadır. Kara yollarının çoğu Tâlibân kontrolü altında olup hava karardıktan sonra Amerikalılar pek bir varlık gösterememektedirler. Her gün 1500 Amerikalı asker Manas Hava üssünden geçmektedir. Sâdece geçen ay 50,000 asker buradan geçmiştir ve üste devamlı olarak 1200 asker bulunmaktadır. Pakistandan geçen ikmal konvoylarının dâimî saldırıya mârûz kalmaları sebebiyle Washington ikmali daha kuzeye, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistana çekmek arzûsundadır. Bu da Özbekistandaki İslâmî Cihâd Birliği ve Özbekistan İslamî Hareketinin dikkatlerini bu ikmal konvoyları üzerinde toplamalarına sebeb olacaktır. Bu da bütün Orta Asyayı öyle veyâ böyle harbin içine sokmak demek olacaktır. Bütün bunlara CIAin harpleri eroin ticâreti ile finanse etme merâkı katılırsa neden bu operasyonların Orta Asyada teksif edildiği daha anlaşılır hâle gelir. İki ay önce Amerikalıların Helmand Vilâyetindeki afyon yetiştirilen bölgenin merkezi Marjah’ı buradan Tâlibânı kovmak (!) için zabt etmeleri de insanı düşündürmüyor değil doğrusu. CIA ve afyon tücâreti hakkında daha fazla bilgi almak için Alfred McCoy’un The Politics of Heroin: CIA Complicity in the Global Drug Trade isimli kitabına baş vurabilirler. Duruma bu açıdan bakılınca Obamanın işinin Orta Asyada pek kolay olmadığı meydana çıkar. İşin en olumlu yanı bu sebeblerden ötürü Amerika ile Rusyanın münâsebetlerinde düzelmeye doğru adımların atılmaya başlanmasındadır. Çünki Amerikanın eli mahkûm. Zâten önümüzdeki yıl Afganistandan askerlerini çekecek ve kullandıkları hava alanı tekrar Rusların eline geçecek.
Bu arada bizimki Kırgızistan hakkında kendisine yöneltilen bir soruya “Bize gelen bir taleb yok” demiş. Hayret ki ne hayret. Gelse ne yapacaksın, be mübârek? Kırgızların seni adam yerine koymaları için bir sebeb mi var? Arap değiller, Kürt değiller, Çingene değiller, Ermeni hiç değiller, mukâyese gibi olmasın ama başlarındaki sâdece ceplerini düşünen üç kağıtçıları alaşağı etmişler, Anadolu Türklüğüne ve diğer milletlere emsâl teşkil etmişler, açılım tabandan gelmiş. Daha ne?
Darısı Türkiyenin başına mı desek acâba?

Wednesday, March 17, 2010

TÜRKİYE AFGANİSTANIN NERESİNDE? Dr. Buğra ATSIZ

TÜRKİYE AFGANİSTANIN NERESİNDE?

Dr. Buğra ATSIZ

31 Ocak 2010, Kanada

Geçtiğimiz ocak ayı içerisinde Amerikalılar tarafından Afganistanla ilgili olarak bir istihbârat raporu yayınlandı. Tümgeneral Michael T. Flynn, Yüzbaşı Matt Pottinger ve Paul D. Batchelor tarafından kaleme alınan bu raporda Afganistandaki harple bağlantılı olarak Amerikan istihbâratının önemi ve stratejik meselelerdeki tutumu ele alınıyor ve bir özeleştiri ile durumun bir an evvel düzeltilmesi için alınması gereken tedbirler hakkında bir takım tekliflerde bulunuluyor. En öneml eksikliklerden biri alınan bilgilerin gerekli yerlere ulaştırılmasındaki aksaklık. Afganistandaki NATO kuvvetlerinin komutanı Gen. Stanley McChrystal’in kendi ifâdesine göre enformasyon en yüksek mercilere, yâni genelkurmaya, savunma bakanlığına, Kongreye ve Amerikan Başkanına tam ve doğru olarak ulaşmamakta, dolayısı ile karar mekanizması verimli olarak çalışamamaktadır. Rapor düzgün çalışan istihbârat birimlerini misâl göstererek yapılması gereken değişikliklere işâret etmektedir. Bunlar arasında seçkin analistlerden teşkil edilmiş timlerin a) sahrâ unsurları arasında hareket ederek bilgiyi bölge komutanları seviyesine taşımaları, b) bu timlerin Afgan irtibat subayları, Afganlı kadınlara yardım etmekle ve onları eğitmekle görevli Amerikalı kadın subaylar, Birleşmiş Milletler görevlileri, psikolojik operasyon timleri, piyâde birlikleri vs. tarafından toplanan istihbâratın biraraya getirilerek değerlendirilmesi, c) bu timlerin görevlerini coğrâfî bölgelere göre ayırmaları ve bölgelerindeki idârî sistem, gelişmeler ve stabilite hakkında raporlar yazmaları ç) yazılan raporların bölge komutanlığı seviyesinde kurulacak ve “Bilgi Aracılığı” yapacak birimlere aktarılması d) analistlerden meydana gelen bu özel timlerin İstikrar Operasyonları Bilgi Merkezlerinde çalışmaları e) bu Bilgi Merkezlerinin Dışişleri Bakanlığı ilgili birimlerinin emrine verilmesi vs. yer almakta. Uzunluğu 30 sayfaya yakın olan bu istihbârat raporu özetle Afganistanda kemikleşmiş kurallarla bu harbin kazanılamayacağı, bunun ancak zaman ve zemîne göre alınacak tedbirlerle mümkün olacağı belirtilmekte.
Ama büyük bir ihtimalle bu tedbirleri almakta geç kalınmış olmalı ki, Gen. Stanley McChrystal gene ocak ayının son haftasında, tam da Afgan ve Pakistan yetkilileri ile diğer taraflar Türkiyede ve hemen akabinde Londrada müzâkerelerde bulunmak üzere toplanırken, yeterince savaşıldığı, Afganistadaki birliklerin sayılarının arttırılması ile birlikte Taliban ile artık doğrudan barış müzâkereleri başlatılmasının kaçınılmaz olacağından bahs etti. Acaba neden?
Amerikan dış politikasının merkezini Afganistandaki savaşın meydana getirdiği şu günlerde dünyâda acabâ başka neler olmakta, bir göz atmakta fayda var. Amerika son 10 yılda dünyâya pek de fark ettirmemeye çalışarak ve bunda da başarılı olarak askerî erişim alanını gezegenimizin hemen her bölgesine doğru genişletti. Soğuk Savaştan önce erişim alanı dışında kalan hemen her bölgede artık Amerikanın nefesi hissedilmekte. Washington eski Doğu Avrupa blokundaki ülkelerin bazılarını NATOya dâhil ederek, Orta Doğu, Kafkasya, Orta ve Güneydoğu Asyada askerî üsler tesîs ederek, Avustralyada uydu gözetleme istasyonu kurarak ve Güney Amerikada 7 tane askerî üs kurarak Soğuk Savaşın bitimiden sonra ortaya çıkan boşluğu doldurmayı başardı. Üstelik herhangi bir ülke tarafından tehdit altında olduğunu iddiâ edebilecek bir durum dahî bahis konusu değilken.
Bundan maksad 2. Dünyâ Savaşının ardından Avrupa ve Japonyada bulundurduğu birliklerini konumlarını değiştirerek Rusya, Çin ve İrana yaklaştırmak. Yeni askerî üslerin kurulduğu bu ülkeler hîn-i hâcette Amerikan birliklerine ikmal üsleri oluşturacaklar. Balistik füzelere karşı kullanılan Patriot roketlerinin Hollanda, Almanya, Polonya, Yunanistan, Türkiye, Gürcistan, Mısır, İsrail, Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suûdî Arabistan, Tayvan, Güney Kore ve Japonyaya yerleştirildikleri veyâ yerleştirilmekte oldukları göz önüne alınırsa Baltık Denizinden Çinin kuzeyine kadar bir yarımay şeklinde Amerikanın Rusya, Çin ve İrana ne kadar yaklaştığı ortaya çıkar. Orta ve Güney Asyada Batının üs kurduğu ülkeler arasında Afganistanın kendisi, (eski Sovyet hava alanları), Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan bulunmakta. Washington Kazakistanı da dâhil etmek için uğraşıyor. 2009 eylül ayında NATO ve Kazakistan ortaklaşa bir manevra yaptılar. Karadeniz bölgesinde Washingtonun aralarında hava alanlarının da bulunduğu dört Romen ve üç Bulgar üssünü kullanma hakkını tanıyan anlaşmaları var. Tabiî Türkiyedeki üslerden burada bahs etmeye gerek yok. Buralardan Karadeniz, Kafkaslar ve Orta Doğu kontrol altına alınmış durumda. Tabiî bu arada İsrailin de öneminin arttığı geçtiğimiz ekim ve kasım aylarında Amerikan ve İsrail kuvvetlerinin yaptığı müşterek manevralarla ortaya çıkıyor. 2009 haziranında İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres başkanlığında 60 kişilik bir heyetin Azerbaycan ve Kazakistanı, yâni Hazarın her iki kıyısını ziyâret ettiği de göz önünde bulundurulursa, bölgede Türkiye Cumhûriyeti siyâsetinin cılızlığı ve âcizliği ortaya çıkar. Baltık Denizi ve Uzak Doğuya yerleştirilen füzeler ve kurulan askerî üsler Türkiyeyi dolaylı olarak ilgilendirdiğinden onlardan da bahs ederek konuyu uzatmak istemiyorum. Ama Somalya ve Yemen yakınlarında da NATO gemilerinin dâimî seyir hâlinde bulunduğunu da hatırlarda tutmak gerektiğini belirtmek isterim.
Londra müzâkerelerinden hemen iki gün sonra NATO Askerî Komitesi de Brükselde biraraya gelecek. Toplantıya bütün NATO ülkeleri savunma bakanları ve Afganistana asker yollamış olan ülkelerin savunma bakanları katılacaklar. Yâni toplam 63 ülke burada buluşacak ve Güney Asyadaki savaşın (Afganistan coğrafî bakımdan Güney Asya olarak mütâlaa edilmektedir) yeni stratejileri hakkında konuşulacak. Toplantıya katılacaklar arasında Afganistandaki Amerikan ve NATO Kuvvetleri komutanı Gen. Stanley McChrystal, Avrupadaki Amerikan Kuvvetleri ve NATO komutanı Amiral James Stavridis, Pakistan Genel Kurmay Başkanı Parviz Kayânî ve İsrail Genel Kurmay Başkanı Gabi Aşkenazi de var. (Bizim askerden kim var?)
Afganistan aynı zamanda buraya askerî kuvvet yollayan bütün ülkelere pratik savaş tecrübesi edinme imkânı sağlamakta. Ama bu savaş aynı zamanda Amerikanın Pakistan ve Hindistanı da kendi ilgi alanına başarıyla sokmasını sağlamış görünüyor. Amerikan Savunma Bakanı Gates’in ziyâreti ile Hindistan ile işbirliği sâdece askerî alanla sınırlı kalmayıp ekonomik alan da buna dâhil edilecek.
Bütün bunlardan şu sonuçlara varmak mümkün: Amerikanın Afganistandaki kısmî başarısızlıkları onun global alanda hâkimiyet planlarını etkilemiyor. Afganistandaki savaşa son verilmesi gerektiğini söylerken buradaki kuvvetlerini arttırmaktan geri kalmıyor. Rusya ve Çini ablukaya alırken yakın hedefin İran olduğunu ve İsrailin de kendisine bu husûsta sonuna kadar destek olduğunu saklamaya lüzum görmüyor.
Pazar günü The New York Times’da çıkan bir makâleye göre aylardır süren ve pek başarılı olduğu söylenemiyecek diplomatik teşebbüslerin İranı nükleer programından vaz geçirmeye yetmediği anlaşılıyor. Obamanın da millete hitâben yaptığı son konuşmasında belirttiği gibi İran politikasında artık bir yön değişikliği bahis konusudur. Yukarıda bahs ettiğim Patriot füzelerinin İran etrafındaki ülkelere yerleştirilmesine hız verilmesi meselesi ve bunun son günlerde Gen. Davis Patraeus tarafından da dillendirilmesi Washingtonun İran üzerideki baskıyı arttırmasının bir tezâhürü olarak görülmeli. Çinin İrana konulması düşünülem müeyyidelere karşı çıkması ihtimali bile daha şimdiden Amerikan Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından basîretsizlik olarak nitelendirildi. Kısacası İran ablukaya alınıyor. Eğer McChrystal’in dediği gibi Talibanla müzâkerelere başlanır da Afganistana geçici de olsa barış getirilirse oradaki askerlerin nerede kullanılacağı konusu da böylece açıklığa kavuşmuş oluyor.
Peki, Türkiye Afganistanın neresinde? Amerika İrana müdâhele ettiği takdirde Ankaranın politikası ne olacak? Son zamanlarda “komşularla sıfır problem politikası” tâbiri pek bir moda oldu, ama bunun ne kadar gerçekçi olduğu da şüpheli. Zirâ komşu olup da târihî veyâ coğrâfî sebeblerden ötürü birbiriyle problemi olmayan ülke yok gibidir. Hele Türkiye konumunda olan bir ülke için. Evet, Türkiyenin meselâ Papua-Yeni Gine ile bir problemi yoktur, ne var ki buradaki tek problem iki ülkenin komşu olmamasıdır. Dolayısı ile siyâsete böyle içi boş isimler vermek yerine mevcûd problemleri mâkul yollarla hal etmeğe çalışmak, ayakları yere daha sağlam basmak anlamına gelir. Zirâ siyâset mümkün değil gibi gözükeni mümkün kılma sanatıdır.
İran konusunda ise hükûmetin yetkili ağızlarından eveleme gevelemeden başka bir ses çıkmadı şimdiye kadar. Yâni İrana bir Amerikan müdâhelesinde Ankarada elle tutulur bir politika hazırlığı olmadığı gün gibi âşikâr. Ya yanıbaşında bir harp vukuu bulduğunda üzerine vazîfe düşecek olan ordu? Saçma sapan sebeblerle ordunun harîmine girilmiş, ordunun her türlü ihtimâle karşı hazırlanmış olan planlarına el konulmuş, nereye gittiği veyâ kime iletileceği şüpheli olan bu planlar en azından artık geçerliliğini yitirerek yenileri yapılana kadar Türk Ordusu plansız, programsız bir müessese hâline getirilmiştir. Bu da demokratikleşme adı altında cereyân etmekte ve bir gazetenin yayınladığı kaynağı meçhûl, ama aslında meçhûl olmayan, herzevekillikler üzerine cereyân etmektedir. ‘Neden şimdi’ sorusu insanın kafasında uyanmıyor mu?
Ben Türkiyenin geleceğinden doğrusu endîşeliyim. Ama asıl uykularımı kaçıran hâdise Bihterin mi Behlülü, yoksa Behlülün mü Bihteri öpeceği veyâ bunun aksi vuku’ bulduğu takdirde bundan Ertuğrul Özkökün mü sorumlu tutulacağı.

DEVLET DEDİĞİN BÖYLE OLUR Dr. Buğra Atsız

DEVLET DEDİĞİN BÖYLE OLUR

Dr. Buğra Atsız

14 Mart 2010, Kanada

Önümde İngiliz Harbiye Nâzırı (artık Harb Bakanı demek politically correct sayılmadığından Savunma Bakanı deniyor, böylece özde değil ama sözde cici çocuk olunuyor; köre kör demeyip görme özürlü deyince körlüğün ortadan kalkması gibi bir şey) Lord Kitchener’in 9 Ağustos 1915 târihli resmî raporu duruyor. Adı “Gelibolu Hakkında”. Devrin İngiliz hükûmetine sunulmak üzere kaleme alınmış olan bir rapor. Tabiî İngilizlerin, Avustralyalıların, Yeni Zelandalıların ve hatta Gurkaların nasıl kahramanca çarpıştıklarından, ama Türklerin kalabalık olması dolayısıyla istenilen başarının elde edilememesinden dem vuruyor. Önümde bir de L. A. Carlyon isimli bir Avustralyalının Gallipoli isimli kitabı var. Bunda da Çanakkaleye General Sir Ian Hamilton komutasında 25 Nisanda çıkartma yapan müttefik kuvvetlerin üst komuta kademesinin basîretsizliğinden ve beceriksizliğinden bahs edilmekte. Hamiltonun arazîye bakarak “Tevekkelî değil Yunanlılar Truvayı zapt etmek için on yıl uğraştılar” diyerek aczini nasıl ifâde ettiğini yazıyor Carlyon. Türklerden nefret eden General Aylmer Hunter-Weston ise ayrı bir beceriksizlik örneği. Her hücûma kalkışta kırılan askerlerinin sayısının fazlalığından bahs etmeye kalkan astlarına “Zâyiat mı? Ne zâyiatı? Bana ne zâyiattan!” diyen bir garip komutan. Meslekdaşı General Godley’in karısı ise bir Mısır hastahânesinde ziyâretine gittiği yaralı askerlerin kendisine yattıkları yerde esas duruşa geçmedikleri için saygısızlık ettiklerinden şikâyetçi. Carlyon araya ilginç anektodlar sokarak savaşırken ölen, yaralanan askerlerin insânî taraflarını da mizâhî bir türde anlatıyor. Revire gelip bir kaç gündür ufak tefek problemleri olduğundan şikâyet eden bir askere konulan teşhis dizanteri, kolunda bir iki kırık, oyluğunda iki kurşun, karaciğer ve diyaframında kurşun yaraları. Ve adam bunların farkına ancak iki gün sonra varıyor. Carlyon kitabının sonlarında Gelibolu harekâtının en başarılı kısmının yarımadanın boşaltılması oluğunu söylemekten de çekinmiyor. Yâni aklım sıra yaklaşan 18 Martı anmak için Çanakkale Muhârebelerini bizim gözümüzle değil, karşı tarafın gözüyle anlatan bir makâle yazacaktım. Yazı kafamda teşekkül etmişken ve ben hâlâ gazeteleri ekranda karıştırırken önüne Mâhir Kaynağın “İstihbârat Üzerine” isimli yazısı çıktı. (Bk. Star Gazete, 14 Mart 2010, Pazar).

Ben Mâhir Kaynağın yazılarını devamlı okumasam da yazdıklarının arkasında çok iyi bir analitik zekânın yattığının farkındayım. Zâten yazılarını onun için beğeniyorum. Ama bu son yazısında bir kısım var ki okuyunca ne düşüneceğimi şaşırdım. O kısım aynen şöyle: “Türkiye kuruluşundan beri dört eğilimi tehdit saymıştır. Bunlar komünizm, Kürtçülük, Türkçülük ve irticâdır. Yâni tehdit bir dış güç odağının hedeflerine göre değil, ideolojik kriterlere göre belirlenmiştir. Bunu bilen güç odakları tehdit yaratmak istedikleri zaman bunları kışkırtmış, onlarla mücâdele etmemizi teşvîk etmiş ve bu eylemlerin örtüsü altında kendi hedeflerine ulaşmıştır. Bu dört eğilimin de ülke içerisinde destekleyicileri vardır ve bunlar tehdit değildir. Ama bunlar bir dış operasyonun aracı olarak kullanıldığı zaman tehdidin bir aracı hâline dönüşürler. Yapılması gereken bunları bir düşünce düzeyinde kaldıkları sürece özgürlüğün bir parçası saymak, ama onların başkası tarafından kullanılmasını engellemektir”.
Komünizm artık bir tehdit olmaktan çıktığı için geçiyorum. Yalnız komünizmin tamâmen ortadan kalktığı zehâbına kapılanlara da yanıldıklarını hatırlatmakta fayda var sanıyorum. İrticâ ve onun bir uzantısı olan Nûrculuk hakkındaki düşüncelerimi kısa bir müddet önce bir makâle ile dile getirmiştim. Arzû edenler “Nûrculuk Denen Maneviyât Çöplüğü” adı altında yayınlanmış olan bu makâleyi http://washingtonhaber.blogspot.com/2009/10/nurculuk-denen-maneviyat-coplugu-bugra.html, October 2009, http://www.2023istanbul.com/kose-yazisi/122/nurculuk-denen-maneviyat-coplugu.html, 19 Ocak 2010, http://www.internetgazete.net/yazar.asp?yaziID=1879, 21 Ocak 2010 bağlantılarından veyâ Maya Dergisi, Istanbul, Ekim - Kasım 2009, No. 254, p. 46-49’dan bulup okuyabilirler.

Beni asıl hayrete düşüren Türkiye kuruluşundan beri dört eğilimi tehdit saymıştır. Bunlar komünizm, Kürtçülük, Türkçülük ve irticâdır cümlesi oldu. Tabiî bu ifâde için Mâhir Kaynak suçlanamaz. O en nihâyet devletin en mahrem kurumlarından birinde bir me’mûr olarak görevini yapmıştır. Bu sözleri ile devletin politikalarının nelerden ibâret olduğuna kısmen açıklık getirmektedir. Komünizm, Kürtçülük ve irticâ denen illetlerin bu devlet ve milletin kuyusunu kazmak demek olduğunu artık herkes biliyor. Korkunç olan devletin kuruluşundan beri olmasa bile Atatürkün ölümünün hemen akabinde Türkiye Cumhûriyeti Devletinin, varlığına ve yükselmesine kendini adamış olan bir ülküyü kendisini yok etmeye çalışan ideolojilerle aynı kefeye koymuş olması. Bu bindiği dalı kesmek demek değilse nedir? Hangi zekânın ürünüdür? Türkçüler, son ortalama 30 yıldan beri Kürtçülerin ve mürtecîlerin bilinen mihraklarca kışkıtıldıkları gibi hangi dış odakların tehdit yaratmak istemeleri üzerine kimler tarafından kışkırtılmışlardır? (Hitler’in babam Nihâl Atsız’a para yolladığı hakkında çıkarılan ahmakça karalama dedikodularına babam: “Evet, von Papen’in şahsen bana teslim ettiği Reichsmark’lar tavan arasında bir bavulda duruyor. Eğer fareler yemezse gün gelir kullanırız” diyerek dalgasını geçerdi). Amerikan mandası altında yaşamayı kabûl edecek kadar alçalabilen İsmet İnönünün 19 Mayıs 1944deki nutkundan sonra Türkçüleri Almanlarla işbirliği yapıp savaşa sokmak isteyen mâcerâcılar diye ilân etmesi, ancak Almanların yenileceği artık ortaya çıktıktan sonra bu cesâreti gösterebilen Halk Partisinin genel başkanının sâdece kışkırtması değil aynı zamanda yüz karası değildir de nedir? Rusların canına okudukları için Almanlara sempati besleyen Türkçüler, İnönünün iktidârı sırasında bu ithamdan dönemin sıkı yönetim mahkemeleri tarafından berâat ettirildiler. Bu zihniyetin Türkçülüğü baltalamakla artık tehdit olmaktan çıkmış komünizme zamanında ve hâlen tehlike arz eden Nûrculuk denen safsataya ve diğer tarîkatların semirmelerine zemîn hazırladığının farkına bile varmadığı için bu günlere gelindi. Bir takım Bâb-ı Âli geri zekâlıları Nûrculuğa ve onun Amerikaya kaçıp sâhibi henüz izin vermediği için Türkiyeye dönmeye korkan sümüklü patronuna hâlâ övgüler düzerek cehâletlerini isbât etmek için yarışmaktadırlar.
Pekiyi Türkçülük ne demek? Türkçülük gene entel geçinen bâzı Bâb-ı Âlî geri zekâlılarının virüs olarak nitelendirdikleri Türk milliyetçiliğinin adıdır. Türkçülük bir ülküdür. Ülküler ise milletlerin mânevî gıdasıdır. Bu gıdadan mahrûm olan milletler yok olmaya veyâ olmakla olmamak arasında bir hayât sürmeye mahkûmdurlar. Ülkü aynı zamanda geçmişe bakarak gelecek için hedef koyan ve uğrunda icâb ederse ölünen dileklerdir. Türkçülük Türk ülkelerinde Türkün kayıtsız şartsız hâkimiyetini kurmayı hedeflemek demektir. Türkçülüğün kaynaklarından biri devletin içindeki yabancı unsurların ihâneti dolayısıyla doğan tepki, bir diğeri ise en az 200 yıldan beri Türklerin başında dolaşan felâketlere karşı uyanık olma gerekliliğidir. Bir başkası ise her milletde olması gereken hayâtta kalmak isteğidir. Bir millet eğer yükselmek irâdesini taşımazsa, kendine güveni olmazsa, başkalarını taklitten başka bir şey yapmazsa, geçmişiyle övünmezse, ülküsü için ölümü göze almazsa o millet içinden çürümüş demektir. Mâzisi olmayan yâhut da olup da unutan devrilip gidiyor. Yukarıda saydıklarımı kendilerine şiâr edinmiş Türkçüleri komünistlerle, mürtecîlerle ve Kürtçülerle aynı kefeye koyan devlet vahîm bir hâtâ işlemiştir ve zannımca hâlâ bunun farkında değildir veyâ farkındadır da artık iş işten geçtiği için eli kolu bağlı olanları seyretmekle yetinmekten başka elinden bir şey gelmemektedir.

Unutmayalım; Anadolu bir milletler mezarlığıdır. Anadolu topraklarında kurulan ne kadar devlet ve millet varsa hepsinin şu veyâ bu sebebden ötürü bir daha dirilmemecesine yıkılıp, ortadan kaybolup gittiğini târih söylüyor. Türkiye Cumhûriyeti buradaki son devlet. Şu anda bu devletin de bir cühelâ tâ’ifesinin elinde köküne kibrit suyu ekilmekte olduğunu vicdân sâhibi kimse inkâr edemez. Soy kütüğünde Giregos, Horik, Tumes veyâ Lurik gibi Ermenice isimler bulunan Nakşibendî tarîkatına mensûb bir adam Türk devletinin içişleri bakanı olabilmiştir. Zırt pırt parti değiştirmesiyle de, yâni fikriyâtıyla değil, işkembesinden gelen gurultularla hareket eden bu zâtın bakanlığı sırasında yaşanan rezillikleri Ergün Poyraz’ın Musânın Çocukları isimli kitabında teferruâtıyla okumak mümkün.

Türkiyede tozun dumana karıştığı şu günlerde neyin ne olacağını kestirmek çok zor. Bildiğim tek şey birbiriyle dalaşan kurumlarıyla artık doğru dürüst işleyen bir devletin mevcûd olmadığı. Ve bir milleti millet yapan vasıfların artık kalmadığı.
Onun için Çanakkale hakkında yazı yazmak içimden gelmedi. 66.000 şehîdin ve artık hayatta olmayan 218.000 gâzinin rûhlarını tâciz etmekten çekindim.
Şimdi bir iki aklı evvel çıkıp bana o zaman cumhuriyet devleti yoktu, Osmanlı Devleti vardı demesin. Osmanlı devleti yoktu, Osmanlı hânedânı vardı. Sonradan yıkılan odur. Devlet Türk devletidir. Devlette rejim değişmiştir. Millet ve askeri değişmemiştir. O kadar.

Friday, February 26, 2010

DEMOKRASİ, DİN VE İFÂDE HÜRRİYETİ HAKKINDA Dr. Buğra Atsız

DEMOKRASİ, DİN VE İFÂDE HÜRRİYETİ HAKKINDA

Dr. Buğra Atsız
25 Şubat 2010, Kanada

Burada demokrasinin târifini yapacak değilim. Sâdece demokrasi hakkında kimse sormadığı hâlde fikir beyânında bulunmak istiyorum, çünki Türkiyede son günlerde hızlanan itiş kakış dolayısıyla kalkan toz bulutu arasında bazı şeyler gözden kaçıyor gibi. 24 Şubat çarşamba günü Ekonomi Bakanı Babacan bir vesîle ile “Geçiş dönemleri sancılı olur, ama biz Türk demokrasisini birinci sınıf bir demokrasi hâline getirmeye çalışıyoruz” gibi bir lâf etmiş de oradan aklıma geldi. Demokrasinin vaz geçilmez prensipleri vardır. Bu prensiplerin hiçbiri gerek emekli, gerek muvazzaf ordu üst kademelerinin tevkifini kapsamaz. Bütün hayâtım Türkiye hâricinde demokratik ülkelerde geçti de oradan biliyorum. Yâni bir takım aklı evveller bu yazıya yorum yapacağız diye bana demokrasi öğretmeye kalkmasınlar diye söylüyorum. Suç işlemiş subaylar var idiyse gereğinin hukûk devreye sokularak vaktinde yapılması gerekirdi, aradan zaman geçtikten sonra değil. Ciddî devletler kan dâvâsı güden Kürt aşîretleri misâli hareket etmemelidirler. Ama o zaman gücümüz yetmiyordu, ancak şimdi kendimizi güçlü hissettiğimiz için bunu yapıyoruz vs. benzeri mâzeretler ancak intikam alındığı duygusunu uyandırır ki, zâten milletde o his uyanmıştır, buna çoğunluk zorbalığı denir. Tutuklanan insanları hiçbir suç isnâd etmeden de aylarca hürriyetinden mahrûm etmek de bir tür zorbalıktır. Bu saçmalığın da demokratik ülkelerin hukûkunda yeri yoktur. Yeni kânûnlar bile yürürlüğe sokulsalar, bunların mâkabline teşmîli, yâni geriye doğru geçerli sayılmaları da her türlü hukûk prensibine aykırıdır.
Yâni demokrasi herkesin, bilhassa güçlü olanların her istediğini yapabilme serbestîsine sâhip olmaları demek değildir. Demokrasiler bir prensipler sistemidir. Nedir bu prensipler? Çoğunluk hâkimiyeti (zorbalığı değil); din ve inanç hürriyeti; konuşma, ifâde ve basın hürriyeti; kânûn karşısında eşitlik; azınlık hakları (buna sâdece Kürtler ve Çingeneler değil, sakatlar ve özürlüler de dâhildir); güç ayrılıkları, yâni yargı, yasama ve yürütme ayrılıkları (buradaki yürütme Deniz Fenerindeki yürütme ile karıştırılmasın, uygulama anlamındadır); kat’î sûrette itâ’at edilmesi gereken bir anayasa; bağımsız bir yargı ve tabiî denetim, yâni gerçekten bağımsız ve bağımsızlığı ihtimâmla muhâfaza edilen denetleme komisyonları. Bunların görevi meselâ emniyet güçlerini denetlemek, hakim tâyin etmek vs. olmak gerek.
Son zamanlarda Kürt açılımı adı altında başlayan süreç (bütün dangalaklıkların adı da nedense hedefinin ne olduğu ve ne kadar süreceği, neleri içerdiği hiç açıklanmayan veyâ açıklanamayan ‘süreç’ oluyor) adı değiştirilerek Ermeni açılımı oldu veyâ tersi, o da kesmeyince, yâni işler batağa saplanınca ad gene değiştirildi ve demokrasi açılımı oldu. Hükûmet de demokrasiden ne anladığını pek izâh etme ve “halk efendimiz” de sorgulamak gereğini hissetmediği ve yandaş basın da o sıralar askere saldırmakla meşgûl olduğu için demokratik açılım tâbiri havada, gündem de devletle problemli zâtın “tuuuu” ve “yuuh” gibi vecîz ifâde tarzıyla sınırlı kaldı.

Yukarıda sıraladığım prensiplerin elbette hepsi aynı derecede önemli. Fakat ben burada sâdece ikisini ele almak istiyorum. Din ve inanç hürriyeti ve konuşma, ifâde ve basın hürriyeti.

Herkes istediği dine inanmakta ve inandığı dine göre ibâdetini yapmakta serbesttir, başkalarının haklarına tecâvüz etmemek kaydıyla. Bu, hani Fadime Şâhin denen kadını sivilcelerini geçireceğim diye evine dâvet edip geçirirken yakalanan Müslüm Gündüz adındaki kepâze herif için de geçerlidir, Türkiye Cumhûriyetinin en yüksek makâmında oturan için de. Çünki kânûn karşısında ikisi de eşittir.

Aynı husûs konuşma ve ifâde hürriyeti için de geçerlidir. Şimdi sadede gelelim ve asıl konuya girelim ki Vehbinin kerrâkesi ortaya çıksın.

Konuşma ve ifâde hürriyeti tenkîd etme ve sorgulamayı da içerir. Bu, demokrasilerde, terbiye sınırları içinde kalmak şartıyla her konunun sorgulanabileceği ve tenkîd edilebileceği anlamına gelir. Buna din konusu da dâhildir. Ama tenkîd, kendi beyniyle değil, başkalarının beyniyle düşünmeye şartlanmış bir takım bağnazlar için maalesef hakâret anlamını taşımaktadır ki, bu yanlıştır. Tenkîd hakâret içermez ve içermemelidir. Bunu anlamak için de belirli bir kültür seviyesine erişmiş olmak şarttır. O kültür seviyesinin erişildiği ülkelerde üniversitelerde Allahın varlığı veyâ yokluğunun münâkaşası yapılabilmekte ve kimse felsefî görüşler çatıştığı için öldürülmemektedir.

Girmek istediğiniz Avrupada kimse kimseyi dini tenkîd etti diye de öldürmüyor. Pardon öldürüyor. Avrupadaki Müslümanlar öldürüyor. İslâmda Kadın diye bir film çeviren Theo van Gogh (ressam Vincent van Gogh’un kardeşi Theo van Gogh’un torununun torunu) 2 Kasım 2004de Mohammed Bouyerî isimli Faslı bir müslüman tarafından katl edildi. İsteyenler internet’e şöyle bir göz atıp Avrupada yaşama hakkı kendilerine tanınmış olan müslümanların bulundukları ülkelerde ifâde hürriyetinin bir Avrupa terörizmi olduğu, İslâmiyete hakâret edenlerin kafalarının kesilmesi gerektiği gibi medenîce düşünceler yazılı pankartlar taşıdıklarını görebilirler. Bütün bunları beğenmedikleri düşünce ve fikir hürriyeti sâyesinde yapabildiklerini idrâk edemiyecek kadar da ahmaklar. İçinden geldikleri katletme kültürü başka türlü düşünmelerine mânî. Ama işlerine geldiğinde İslâmiyetin ne kadar müsâmahakâr bir din olduğu hakkında da mangalda kül bırakmıyorlar.

Kimse İslâmiyeti beğenmek zorunda değil. Müslümanların da diğer dinleri beğenmek zorunda olmadıkları gibi. Hattâ ve hattâ biraz daha ileri giderek diyebiliriz ki, kimse kimsenin dinine saygı da göstermek mecbûriyetinde değil. (Saygı göstermemenin aksi, beyinlerinin üstünde oturanların anlamayı tercih ettikleri gibi hakâret değildir).

“Din kutsaldır, bu da onun hakkında kötü birşey söylenmeyeceği anlamına gelir. Neden? Öyle işte! İyi ama sen beğenmediğin bir partiye oy verdiği için bir arkadaşınla münâkaşa edebiliyorsun, vergiler arttı diye saatlerce ahkâm kesebiliyorsun, kimsenin sesi çıkmıyor. Ama bir Yahudi cumartesi (Mûsevîlerde kat’î sûrette çalışılmaması gereken gün) günü elektrik düğmesini elleyemem derse buna saygı göstermen gerekiyor? Neden herhangi bir siyâsî partiyi desteklemek yâhut Macintosh veyâ Windows kullanmak akla yatkın da, kâinâtın başlangıcı ya da kâinâtın nasıl meydana geldiği hakkında fikir yürütmek değil? Çünki o mesele kutsal. ……. Hâdiseye mantıkla yaklaştığımız zaman din hakkında da konuşamamak için aslında hiç bir sebeb yok, ama nedense herkes bir şekilde konuşulmaması gerektiği hakkında sanki fikir birliğine varmış.”

Bu sözler 2001 yılında genç yaşta ölen Douglas Adams’a âit. [Söyledikleri daha uzun, ben kısaltarak aldım. Bana âit olan tercüme pek düzgün değil, ama istenileni ifâde ediyor].

Ama hâlen oruç tutmayanların öldürüldüğü, din baskısıyla iğrenç töre cinâyetlerinin işlendiği bir ülkede bu meseleler ne kadar konuşulabilir?

Şimdi AKPye sormak istiyorum. Siz, haydi, dini istismâr ederek demiyelim de öne çıkartarak iktidâra gelmiş bir partisiniz. Dine çok önem verdiğinizi ağzınızdan düşürmüyorsunuz. Avrupa Birliğine girmek için kabûl ettiğiniz, din kavramını da tartışmaya açması kuvvetle muhtemel ve mümkün olan ifâde hürriyetine samîmiyetle inanıyor musunuz ve tartışmaya katılacakların hayatlarını korumayı her medenî hükûmet gibi garanti edebiliyor musunuz?

Bildiğim kadarıyla hiç bir dinci parti dinin tartışmaya açılmasına müsaade edecek cesâreti kendinde bulamamıştır. O takdirde demokratikleşiyorum deyip Avrupaya yalan söylüyorsunuz. Eğer dinin tartışmaya açılmasına demokrasi îcâbı karşı gelemem diyorsanız ve buna cesâretiniz yetiyorsa, o zaman dindarlığınızı öne sürdüğünüz için sizi iktidâra getirmiş olan bu millete ihânet edip yalan söylüyorsunuz. Kısaca her hâl ve kârda yalancı durumundasınız.

Görüldüğü gibi sâde askere saldırmakla demokratik olunmuyor. En fazla Amerikanın gözüne biraz daha fazla girilmiş olunuyor. Ama şeytan bu ya, yakında Iraktan Türkiye üzerinden çekilecek olan Amerikan askerlerine “hazır girmişken Türkiyede kalıverin, işe yaramayan silâhlarınızı da PKKya bırakıverin” derse o zaman sizi kurtaracak asker ve girecek Avrupa bulabilmeniz biraz zor olur.

Sunday, February 14, 2010

Mustafa Yıldırım MANDAYA YATMAK

Mustafa Yıldırım

MANDAYA YATMAK

8 Şubat 2010 myldrm2008@gmail.com

Emekli Yargıç Alb. Emin Değer, 2001’de Ankara’nın bir salonunda ikili anlaşmaların sonuçlarını anlatıyordu. Orta sıralardan çelimsiz, iyi giyimli yaşlıca bir kişi, öfkeyle yerinden kalkıp öne yürüdü; “Doğru söylemiyorsunuz!” dedi, “Ben o zamanlar Trakya’da üsteğmendim; doğru dürüst topumuz, tüfeğimiz bile yoktu!”

Şaşıran Emin Değer kibarlığını bozmadan “Görüyorsunuz ki yabancıya avuç açmakla da bir yere varılmıyor!” diyebildi.

Çelimsiz, iyi giyimli, emekli subay yanıtı sevmedi ve “Yanlış” diye bağırarak salondan çıkıp gitti.

“Subaylar silahlarını beğenmeyince korkuya kapılıp ilerisini gerisini düşünmeden yabancının kanatları altına girmeye mi yeltenirler?” diye sordum içimden ve o muhtaçlık duygusuyla titreyen üsteğmenin modern tüfeksizlikten sızlandığı yıllarda Cumhuriyeti kuran partinin Ulus Gazetesi’ndeki başyazııyı anımsadım:
“Son günlerde” diye başlayan Profesör, “birbiri üstüne Amerika’dan çok iyi haberler gelmektedir” diyor ve biatını bildiriyordu:

“Yirminci yüzyılın, insanlığın müşterek kaderine inanmış ve bu ülküye en çok hizmet etmiş olarak anılacak milletleri(n) başında Amerika’nın geleceğini söyleyenlerin yanılmadıklarına biz de inanmaktayız”

“Amerikasız tanzim olunacak barış düzeninin” ıstırapları çoğaltacağı endişesiyle titrediklerini de ekliyordu Profesör! Hangi nedenlerle titrediklerini ve hangi somut gerekçelerle Amerika’ya biat ettiklerini açıklamıyordu Profesör; çünkü yalnızca inanmaktadır!

Bağımsızlıkla birlikte gelen şanlı yükseliş yıllarının ardından yalnızca 9-10 yıl geçmişti. Hiç gereği yokken bir kez daha yabancıya avuç açanlar, Kuzey’den Ruslar gelecek diye tir tir titremektedirler. Tıpkı 1912’de, bizi yanınıza alınız diye İngiltere’ye, Fransa’ya yaltaklanan ve dirsek yiyince Almanya’nın kumandasına giren anlı şanlı Hasan Cemal Paşa, Enver Paşa ve Talat Bey’in titredikleri gibi!

Amerika, Türkiye yönetimini avucuna almış; 300 milyon dolar vermiş; bir iki savaş gemisi yollamıştı. Karşılıklı çıkarlara ve uluslararası barışa hizmet edecek askeri ve ekonomik bir anlaşma değildi imzalanan: Devletin iç yönetim düzeninin, emniyetinin ve ordunun, istihbaratın Amerikalı müfettişlerin istekleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını da kapsıyordu.

Yalnızca devleti ve kurumlarını teslim etmekle kalmadılar; aynı zamanda yüzlerce yıl sonra bir kerecik daha kendi ayakları üstünde doğrulma onuruna ve guruna kavuşmuş olan halkın ruhunu da ezdirdiler. Yayılmacı (modern fetihçi) devleti, ezeli ve ebedi dost olarak belletmek için propagandaya giriştiler ve CIA’yı da içlerine alarak yalan rüzgârına yelken tuttular.

Bütün bunlar olurken, İstiklal Harbinden geçmiş paşalar daha da ileri gittiler. Amerikan tezleriyle donansınlar ve düşman olarak sınıflandırdıkları yurttaşlarına karşı Amerikan yöntemiyle savaşmayı öğrensinler, diye Türk subaylarını Amerika'ya yolladılar!

Bir yanda ABD Büyükelçisi Wadsworth, öte yanda Türkiye Cumhuriyeti’nin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, halk arasında Amerikan kültürünü yaymak, yerli dostlarını çoğaltmak için 1951’de Ankara’da bir dernek kurdular.

Amerika’nın kurtarıcılığına ve kollayıcılığına iman eden Ulus Başyazarı Prof. Nihat Erim’e gelince: Önce gençlik sonra da subaylar arasında filizlenen bağımsızlık-özgürlük ve egemenlik isteklerini bastırmak için darbeyle yönetime el koyan askeri cuntanın başbakanı olarak “Balyoz” harekâtına girişti ve hep “Balyozcu” olarak anıldı.
İlk teslim anlaşmasından bu yana geçen 63 yıl, ilkelerin, doğruların, özgüvenin ve halkçılık ahlakının eriyip gitmesi için uzunca bir süre.

ABD ve içerdeki kat be kat çoğalmış olan müttefikleri, yeniliyorlar düzeni ve ordu da içinde olmak üzere tüm kurumları, siyasal devlet düzenini yeniden yapılandırıyorlar.
Şimdilik onlar öndedir; eşkıya devletin ahlaksız saldırısıyla savaşma cefasından uzakta özgürlüğün tadını çıkarıyorlar! Bu çarkın geriye dönmeyeceğinden öyle eminler ki, zerre kadar utanmaları yok!

Ozan - Hekim Ceyhun Atuf Kansu, “Söylevi Okurken” adlı kitabında Sivas Kongresi’ni anlatırken “Kimi delegelerin adamakıllı mandaya yattıkları sırada” der ve Mustafa Kemal’in sabırlı, ölçülü; ama ödünsüz savaşımını anlatır. O zamanlar “adamakıllı mandaya yatanlar” 27 yıl sonra, 1946’da mandanın altına yattılar ve 63 yıldır kalkamıyorlar.

Şimdi söyler misiniz; 63 yıldır yabancıya muhtaçlık duygusuyla yaşatılan, eğitilen bir ordudan, bağımsızlık ve özgürlükten söz edenleri içinde barındırması beklenebilir mi?
Not: Bir gazetecinin nikâhlı eşinin CIA elemanı olduğu bilgisiyle çalkalanıyor ortalık? Türkiye’deki şirketlerde, devlet kurumlarında, derneklerde hiç ama hiç CIA elemanı ya da geçici görevlisi yok mu?

TÜRKİYE VE RUSYA Dr. Buğra Atsız

TÜRKİYE VE RUSYA

Dr. Buğra Atsız
13 Şubat 2010, Kanada

Daha geçtiğimiz günlerde AB ülkeleri elçilerine verilen bir yemekte AB ülkelerini her türlü diplomatik teâmüle ve terbiyeye aykırı olarak “körlükle” suçlayan Türkiye Cumhûriyeti başbakanı Tayyib Erdoğana ilk cevap Ankaradaki İspanya Büyükelçisinden geldi. Elçi bir deveci kahvesi müdâvimi ağzıyla değil, kibarca ‘girmek istediği kulübün üyelerini iknâ etmek Türkiyenin şu anda yapması gerekenlerin önünde gelmektedir’ anlamına gelen sözler sarf ederek yol gösterdi. Ama Türkiye hâlâ ABye girmek istiyor mu, istemiyor mu, o da ayrı bir konu. Bu konu zâten genel olarak milletin gündeminde değil. Parmakla sayılacak birkaç aklı başında yazar dışında basın İsviçrede minârelerin, Fransada çarşafın yasaklanması, Sûriye ile ilişkilerin geliştirilmesi ve daha birkaç ıvır zıvır ülke ile vizelerin kaldırılması gibi hayâtî ehemmiyeti hâiz (!) konularla uğraşmakta. Tabiî bu arada Nûrculuğu ve Nûrculuğun ne menhûs bir hareket olduğunu bilmedikleri için Fetullaha ne olur ne olmaz diye yalakalık eden ve avanesini Muhammedin yolunda sanan cühelâ tâ’ifesinin karaladığı herzeler de caba. Ama konumuz bu değil.

Türkiye ve Rusya arasındaki münâsebetler 2009 yılının şubatında Cumhûrbaşkanı Gül’ün Rusyayı ve bu arada enerji kaynağı zengini Tataristanı ziyâretiyle hızlandı. Bilindiği gibi Sovyetler 1991de yıkılmadan Türkiyenin bu ülke ile ilişkileri kayda değer değildi. Sovyetler Türkiyeyi Batının Kafkasya ve Orta Asya cumhûriyetlerine sızma planlarının bir ön karakolu olarak görmekteydiler. Fakat 1991den sonra Yeltsin’in Batıya açılma çabaları çerçevesinde Türkler de iş adamları ve tüccarlar vâsıtası ile bu ülkeyle ilişkileri gelişirdiler. Ne var ki, Bulgaristan ve Romanyanın da NATOya katılarak Karadenizin neredeyse bir NATO gölü hâline gelmesi ve Ukraynadaki Batı destekli Pomerançeva Revolutsia (Turuncu Devrim) da Ukraynanın Rusya’dan uzaklaşmasına sebeb olması Rusyayı rahatsız eden faktörlerdi. Ama 2004de iktidârı süklüm püklüm Viktor Yuşenko’ya teslîm eden Viktor Yanukoviç geçtiğimiz haftaki seçimleri kazanarak âlâ ü vâlâ ile devlet başkanı olarak geri geliyor. Buna Turuncu Devrimin rövanşı demek doğru olur. Kremlinde birilerinin ağzının kulaklarına vardığından kimsenin şüphesi olmasın. Gürcistan ve Kırgızistandaki çiçek isimli devrimlerden de artık ses soluk çıkmaz oldu. Bunlar dengelerin tekrar değiştiğinin alâmetleri. Karşılıklı ziyâretlerin sıklaşması ve bu arada Kafkasya İşbirliği ve İstikrar Platformu’nun tesîsinin Türkiye tarafından gündeme getirilmesi, bölgeyi ilgilendiren konular hakkında fikir alışverişinde bulunulması, enerji meseleleri vesâirenin de bu çerçeve içerisinde mütalâa edilmesi gerekir diye düşünüyorum. İlişkilerin gelişmesinin ardında tabiî ki ekonomik menfaâtler yatmakta. 2008de Rusya ile ticâret hacmi 33 milyar dolardı. Putin ve Erdoğan 2015 yılında bu mikdârın üç misline çıkarılması görüşündeler. Bu yılın mayıs ayında da iki ülke arasındaki vize mecbûriyetinin kaldırılması planlanıyor. Bu ıvır zıvır ülkelerle vizenin kaldırılmasından daha önemli, çünki Rusya Mısır, Sûriye veyâ Lübnan vs. gibi ıvır zıvır bir devlet değil. Tabiatıyla bu ticâret hacminin gelişmesini de berâberinde getirecek. Ticârette doların devre dışı bırakılarak TL ve rublenin kullanılması bile konuşuluyor. Ticâretin ağırlık merkezi gaz ve petrol. Geçen yıl Rusyanın AtomStroiExport isimli firması Türkiyede ilk nükleer enerji santralı kurma ihâlesini kazandı. Rusyanın Gazprom firması da güneyden Avrupaya gaz götürecek boru hattı için Türkiyenin işbirliğini kabûl etmesini bekliyor. Yakın bir zamanda Türkiyenin gaz ihtiyâcının %80i Rusya tarafından karşılanacak. Her ne kadar bu gerçeğin Rusyaya olan bağımlılığı arttıracağı söylenmekte ise de gelişmekte olan yeni stratejik ortaklığın bir şantaja yol açmayacağı görüşü de mevcûd. Yalnız Rusyanın bu konuda sâbıkası olduğunu da akıldan çıkarmamak gerek. Peki, İran ve Azerbaycan petrolünü Avrupaya Gürcistan ve Türkiye üzerinden taşıyacak olan Nabucco Projesine bu arada ne olur? Gürcistanda henüz istikrârın tesîs edilememiş olması ve Batının mâlûm sebeblerden ötürü İranla henüz politik safhada olan çekişmesine bakılırsa zâten Türkiyeyenin ne kazanacağı belli olmayan bu projeden yakın bir gelecekte hareketlilik beklenmeyeceği âşikâr. Bu arada Azerbaycan, tâbir câiz ise, kimseye fazla belli etmeden Güney Akımı projesine imzâyı attı bile. Rus günlük internet gazetesi Komersant Türkiyenin yakında İtalya ve Almanya ile birlikte Rusyanın stratejik ortağı olacağına da hükmetmişe benzer.

Ukraynanın yeni hükûmetle birlikte Rusyaya daha fazla yaklaşacağını şimdiden kestirmek mümkün. Böylece Türkiye, Ukrayna ve Rusya ile bölgede ağırlığını hissettirebilecek ülkelerden biri olacak, istese de, istemese de. Bu üç ülkenin siyâsî ve ekonomik işbirliği kendini çevre ülkelerde de elbette hissettirecektir. Meselâ Kafkas ülkeleri. Ekonomik bir darboğazda olan Ermenistan, menfaâtinin Rusyanın da ikâzıyla Türkiye ile iyi geçinmek olduğunu er veyâ geç fark edecektir. Diyasporadaki birkaç serserinin parasıyla bir devlet ayakta duramaz. Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki husûmetin bu sâyede AGİT filân gibi bölge ile alâkası olmayan devletlerin ukalâlığı araya girmeden hal olabilir, zirâ mantık bunu dikte ettirmektedir. Gürcistan da Amerikan kuklası Saakaşvili’den kendisini kurtarmak mecbûriyetinde. Belki o zaman Güney Osetya ve Abhazya problemlerinin hal olması kolaylaşacaktır. İran, eğer o zamana kadar ayakta kalabilirse, siyâseten kontrol edilebilir bir ülke hâline sokulabilir. Bunun İsrâili rahatlatacağı ve diklenmesini önleyeceği şüphesizdir. Bu üç ülke ağırlıklarını Filistin meselesinin çözümünde de hissettirebilirler. Türkiyenin ekonomik gelişmesi AB ile olan ilişkileri de muhakkak kolaylaştıracaktır.

Uzun lâfın kısası Türkiye bölgede yeniden oynanmaya başlanan Büyük Oyunda coğrâfî konumu sâyesinde yerini almışa benzer. Ama satrançta olduğu gibi yapılan her hamlenin bir karşılığı da vardır. Amerikanın bu kadar dümen suyuna girmiş bir hükûmetin bu oyunda eli ne kadar sağlam olur, onu şimdiden kestirmek güç. Ayrıca bu oyun zekâ ve ciddiyet ister. Yâni başörtüsü polemikleri ve meclis yumruklaşmaları ile kazanılacak bir oyun değildir.

Wednesday, February 03, 2010

M. Chris Mason served on the CIA's Pashtun Red Cell

Asagidaki biyografi ABD'de San Diego sehrinde bulunan Naval Postgraduate School ingilizce adli, ABD'de lisans ustu egitim yapan Deniz Harb Akademisinin internet sayfasindan alinmistir:

http://www.nps.edu/programs/ccs/Mason_bio.html

Adresli sayfa 2 Subat 2010 tarihi itibariyle bu siteden kaldirilmistir.

Washington Haber


M. Chris Mason

Senior Research FellowM. Chris Mason



M. Chris Mason is a Senior Research Fellow with the Program for Culture & Conflict Studies, focusing on the history and ethnography of Afghanistan, Pakistan and India. Mr. Mason is a retired Foreign Service Officer who served as the Afghanistan Policy Officer for the Bureau of Political Military Affairs at the State Department for four years beginning in June 2001, developing U.S. security policy on Afghanistan, ranging from the International Security Assistance Force (ISAF), to the Disarmament Program (DDR) and the Afghan National Army (ANA).

While at the State Department, he worked closely with the intelligence community on a number of classified projects involving tribal mapping and the tribes of Afghanistan. He was considered the State Department's expert on the history, culture and ethnography of the country and served on the CIA's Pashtun Red Cell.



In 2005, he served as the Political Officer on the Provincial Reconstruction Team (PRT) in Paktika Province on the Pakistan border. As the senior US government civilian in the province, he traveled widely with the provincial governor and U.S. Army maneuver elements, engaging thousands of Afghans at speeches and Shura (elders) meetings across the province. Prior to that tour, Mr. Mason had previously traveled frequently to Afghanistan, beginning in January, 2002 on a variety of security-related projects.

He is currently also a Senior Fellow at the Center for Advanced Defense Studies in Washington, DC, and serves as the South Asia Desk Officer for the Marine Corps Center for Advanced Culture Learning (CAOCL) in Quantico, Virginia, where he developed the Marine Corps' classroom program and distance-learning training programs for Afghanistan, wrote the Afghanistan Deployer's Cultural Guide, and trains Marines deploying to Afghanistan. M. Chris Mason

Mr. Mason currently lectures on ethnography and counterinsurgency in Afghanistan at the National Defense University, the Joint Special Operations University, Fort Bragg, RAND, DynCorps, and the Naval Postgraduate School.
In addition, he teaches a course on Counterinsurgency for the Master of Security Studies (MSS) program at Rochester Institute of Technology (RIT), and lectures on Afghanistan history, culture and the Taliban for the U.S. Army's traveling Leadership Development and Education for Sustained Peacekeeping (LDESP) program which trains military personnel deploying to Afghanistan.

Prior to joining the Foreign Service in 1990, Mr. Mason served as a Peace Corps volunteer in South America from 1977-1979 and naval officer on active duty from 1981-1986, with tours as a gunnery officer (USS John Young, DD973), a forward observer (2d Battalion 12th Marines) and a naval gunfire officer (2d ANGLICO Airborne). He earned Navy Master Parachutist wings, the Navy Achievement Medal, the Korea Defense Medal, the Humanitarian Service Medal, Zimbabwean Army parachute wings, the State Department Superior Honor Medal, and other awards. He holds a Bachelor's Degree from Carnegie Mellon University, a Master's Degree in Military Studies from Marine Corps University, and is currently a PhD candidate in South Asian History at the George Washington University in Washington, DC.

Tuesday, January 12, 2010

KOZMİK SALAKLIKLAR, Buğra Atsız

KOZMİK SALAKLIKLAR

Buğra Atsız
4 Ocak 2010
Kanada

Herhalde harcanan milyarlarca dolardan, patlatılan binlerce ton bombadan, tüfek namlularından çıkan milyarlarca mermiden, tahrîb edilen çevre ve altyapıdan, katledilen yüzbinlerce Iraklı sivilden ve savaşta verilen 4370 (!) kişilik zâyiattan sonra Washingtonda bu ülkeye yeterince demokrasi götürüldüğü intibâı uyanmış olmalı ki, eğer herşey planlandığı gibi yürüyecek olursa 31 Aralık 2011de Iraktaki bütün Amerikan askeri çekilmiş, Mart 2003de başlayan Irak istilâsından bu târihe kadar 8 yıl 9 ay geçmiş olacak. Tabiî bu târihin verildiğinin hemen akabinde başta Savunma Bakanı Robert Gates olmak üzere târih husûsunda diğer politikacılardan kem küm etmeler, kıvırtmalar da başladı. Bu arada Afganistandaki 68.000 Amerikalı askere ilâveten 30.000 kişilik, masrafı en azından 40 milyar dolara patlayacak olan takviye birlikleri de yollanacak. Bu arada Afganistanda daha çok sivil ölmüş, daha çok asker ölmüş kimsenin umurunda değil. NATO kuvvetleri de hâlen orada bulunmakta olan 55.000 kişilik birliklerine 7.000 kişi daha eklemeyi vaad etmiş bulunmaktalar. Afganistanda geçtiğimiz yıl sonuna kadar verilen kayıp sayısı, ABDden 860, İngiltereden 244, Türkiyeden 2 olmak üzere diğerleriyle birlikte toplam 1481 kişi. Anlaşılan Afganistana daha tam mânasıyla demokrasi götürülememiş ki, asker sayısı geçtikçe artıyor. Benzetmek gibi olmasın ama Viyetnamda da öyle olmamışmıydı?

Zâten Irakda ve Afganistanda porselen dükkânına girmiş azgın bir katır misâli ortalığı yakıp yıkarak terörizme karşı savaştığını iddiâ eden Amerikanın kendi içinde de îtiraz sesleri çoktan yükselmeye başladı bile. Bu ne çelişkidir ki, Yemende bir tehdit alır almaz hem Amerika, hem de eski kolonisini bir köpek misâli her yerde ve her şekilde tâkib etmeyi mârifet sanan İngiltere Krallığı elçiliklerini alelacele kapadılar. Noel günü iç çamaşırına sakladığı bir patlayıcı ile Detroit’e giderken yakalanan adam gibilerle milyarlarca dolar harcayarak klasik tarzda harb etmenin saçmalığını anlamayan bir tek Amerikan hükûmeti kalmış görünüyor. 9/11 olaylarından da bilindiği üzere çoğunluğu Batıda tahsil görmüş, Bora Bora Dağlarında yürüyünce göze batan, ama Batının her hangi büyücek bir kentinde kalabalık içinde fark edilemiyecek insanlarla istihbârat toplayarak, bir dedektif gibi modern teknolojinin bütün nîmetlerinden istifâde ederek iz sürmek, şüphelileri yakalayıp saf dışı etmek yerine konvansiyonel askerî yöntemlerle, yâni tank, top, uçak vs. gibi âletlerle harb etmek hangi mantık işidir, akıl ermiyor.

Peki, Amerika Afganistanda terörizmle harb etme hammallığını ve angaryasını mânen ve maddeten üstlenmişken Çin ne yapıyor? Çin de doymak bilmez ekonomisi için ileride gerekli olacak ham maddeyi toplamakla meşgul. 2 yıl önce Çin Metalürji Gurubu Şirketi ihâle kazanarak önümüzdeki 25 yıl müddetince Kâbilin güneydoğusunda bulunan Aynak Köyü yakınındaki madenden bakır elde etme hakkını kazandı. İhâleye katılan diğer ülkeler Kanada, Avrupa ülkeleri, ABD, Rusya ve Kazakistan partiyi kayb ettiler. Çin bu bakır çıkarma projesi ile bağlantılı alt yapı tesisleri kurmayı da üstleniyor. Buna hem ikide bir elektrikleri kesilen Kâbilin ( Acaba Istanbul veyâ Ankaraya da mı gelseler?), hem de bakır mâdeninin elektrik ihtiyâcını karşılamak için 400 megawattlık bir elektrik santralı ve santralın ihtiyâcı olan kömürü elde etmek için de bir kömür mâdeni açmayı taahhüd ediyor. Bunların yanısıra bakır cevherini rafine etmek için bir izâbe tesisi, mâden ocağına kömür taşımak ve elde edilen bakırı Çine nakl etmek için demiryolu yapımı, bunlardan başka Afganlılar için okul, yol, hattâ câmi yapmak bile projeye dâhil. Tek silâh patlamadan, tek kurşun atılmadan. Kaldı ki, proje icâbınca bütün işçiler Afganlı olacak, yâni sıfırdan eğitilecek, çünkü Afganlıların mâdencilik tecrübesi yok ve 5 yıldan sonra mühendisler de Afganlılardan seçilecek. Yalnızca idâre Çinlilerin elinde kalacak.

Aynak Amerikalıların 2000 kişilik bir birlik bulundurduğu Logar Vilâyetine dâhil. Her ne kadar Amerikalılar doğrudan Çinlileri Aynakta korumak gibi bir gâyeleri olmadıklarını iddiâ etseler de bütün bunlar devriye gezdikleri bölgede olmakta. Bu da ister istemez Çinlilere sağladıkları ayrı bir avantaj ve kaderin cilvesi. Çıkarılacak olan bakır mikdarı ise Çinin bilinen bakır kaynaklarının üçte birine tekâbül etmekte. Çin aynı zamanda Irak petrolunun çıkarılmasına Amerikan şirketlerinden daha fazla yatırım yapmış durumda. Batılı ülkelerden gelecek ambargo tehlikesini hiçe sayarak İrandan doğal gaz satın almak için anlaşmaları var. Ayrıca Pakistan ve Afrikada da yatırımları mevcûd. Meselâ 2006 yılında Gabonda dünyânın bilinen en büyük demir mâdenlerinden birinin işletmesini kazandı. Çin dış politikasının ticâret üzerine kurulu olması da Pekinin Afganistandaki harbden uzak durmasının başlıca sebebi. Pekin millî siyâseti icâbı ancak barış güçlerine destek vermekte.

Afganistanda Çin bu proje çerçevesinde verdiği sözlerin hepsini yerine getirebilecek mi? Uzmanlar biraz zor diyorlar, şartlar ileride değişebilir. Yâni kervanın yolda düzülmesi ihtimâli de var. Bu ileride belli olur tabiî, ama Çinin Afganistanda, Pakistanda, Afrikada, hattâ Orta doğuda Amerikaya rakib olduğu kesin.

Peki, Ankaradaki hükûmet bu arada ne yapar? Türk hükûmetleri maalesef Sovyetlerin dağılmasından bu yana Orta Asyada, ki buna tabiî Afganistan da dâhil, eline geçen çoğu fırsatı değerlendirememiştir. Bu fırsatların kaçırılmasındaki en önemli faktör cehâlet ve beceriksizliktir. Şiir devrinden şuûr devrine geçilememiş olmakdır. Halbuki Asya devletleri ile ne kültürel, ne târih, ne dil ortaklığı olan devletler meseleye duygusallıkla değil ekonomik gözle bakmışlar ve bu sâyede Türkiyenin avantajlarını da yok etmişlerdir. AKP hükûmeti ise ne kadar Araplaşırsak o kadar çok müslüman oluruz prensibiyle hareket ettiğinden yüzünü Asyadan Araplara çevirmiş ve ne idüğü belli olmayan ilişkilere girmiş, bu arada AB ile olan ilişkiler de muallakda kalmıştır. Dışarıda iki câmi arasında bînamaz, içeride tahrîb edilmekte olan devlet yapısı ile Türkiyenin bir yere varamayacağı kesindir. Buna ABden dayatılan kabul edilmesi zor şartlarla içerideki ayrılıkçı şer yuvalarının faâliyetlerini de ekleyin, durumun vehâmeti daha da bârizleşir. Büyük bir ihtimalle Afganistandaki partiyi yakın bir gelecekte kayb edecek olan Amerikanın dümen suyundan basîretsizlik sebebiyle ayrılamamanın da Türkiyeye onarılması güç yaralar açacağı âşikârdır. Çâre bağımsız politikalar üretmek ve elâlemin değil Türk milletinin menfaâtlerini gözetmektir.

BİRİ ÇALAR, DİĞERİ OYNAR, Dr. Buğra Atsız

Dr. Buğra Atsız

10 Ocak 2010, Kanada

Okuyucular hatırlayacaklardır, geçen yılın son günlerinde Arap-Kürt Partisi Genel Başkan yardımcısı Çelik Kafkas Dernekleri Federasyonu 4. Olağan Kuruluna katılmış ve orada babam Nihâl Atsıza hakâret etmişti. Aslen Türkiyeli (!)olan Çelik’in Türk milliyetçisi Nihâl Atsıza oğlu Yağmur’a yazdığı vasiyetnâmeyi bahâne ederek hakâret etmesi ve bunu Kafkaslılardan müteşekkil bir gurubun önünde yapması elbet Atsızın şahsında Türk milliyetçilerine bir hakâret olarak addedilmelidir. Kendisi gerekli cevâbı tarafımdan almıştır. Ama burada konu bu değil. Çelik denen şahsın burada yaptığı Kafkas kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına göz kırparak “Haydi, gün bu gündür, gelin siz de bizlere katılın da şu Türklerden istediklerimizi hep birlikte koparalım” demekten başka bir anlam taşımamaktaydı. Münferid bir hâdise olsaydı ‘kafası bu kadar çalışmış’ denir ve olayın üzerinde durulmazdı. Ama kazın ayağının öyle basit olmadığı başka olaylarla bu yanyana konulduğunda anlaşılmaktadır.
Gazetelerin bildirdiği üzere yılbaşı gecesi Manisanın Selendi ilçesinde bir Çingene kapalı yerde sigara içtiği için ikâz edilmiş, fakat ikâzlara aldırmayınca hâdise büyümüş. Bunun üzerine devlet yetkilileri güvenliklerini sağlamak için Türklerin hışmına (!) uğrayan 74 Çingeneyi alıp Gördes ilçesine götürmüşler. Mağdur Çingenelerden biri de demiş kİ: “Kürtler Kürt, Türkler de Türk devleti kurmak istiyor, biz de Roman devleti mi kuralım? Böyle ayrımcılık yapılmasın”. (Hürriyet, 7 Ocak 2010) Adam henüz hangi devletin ferdi olduğunun farkında değil, ama ayrımcılık yapılmasınmış. Tabiî yapılmasın da o zaman siz Çingenelerin de bu devletin kânûnlarına saygılı olmanız gerekmez mi diye sormak da kimsenin aklına gelmiyor. Hoş, sorulsa bile anlayacağı şüpheli, çünkü hangi devletin toprağında yaşadığından bîhaber. Çingeneler tabiî âdet olduğu üzere belediye başkanı ve kaymakamı suçlu bularak konuyu TBMM’ne taşıyacaklarını söylemişler.
Gene aynı gün Hürriyette çıkan başka bir habere göre de BDP Çingenelerin problemlerinin araştırılması için BDP Şırnak Milletvekili Hasib Kaplan ve arkadaşlarının imzâsıyla bir önerge vermiş. Türkçesi Çingene çalıyor, Kürt oynuyor.
İşin püf noktası da burada zâten. BDP bir Kürt partisi olduğu iddiâsında. Tabiî olarak Kürtlerin problemleri ile ilgilenip çare bulması gereken bir parti. Şimdi denilebilir ki, BDP Türkiye Cumhûriyetinin bir partisidir, bütün Türkiye Cumhûriyeti vatandaşlarının meseleleri ile ilgilenebilir. Doğrudur. Her demokratik ülke için geçerli bir kâide. İyi de meselâ BDPnin tekel işçilerinin meseleleri ile ilgilendiğini duyan var mı? Neden Çingeneler? Neden Kafkas Dernekleri Federasyonu? Burada sistematik bir gayrı Türk dayanışması sezilmiyor mu, yoksa bana mı öyle geliyor? Demokrasilerdeki fikir hürriyetini aklına gelen her şeyi uluorta söyleme hürriyeti olarak telâkkî eden eski DTP, yeni BDPnin Şırnak milletvekîli Kürt Hasip Kaplan 20 Kasımda ''Türkiye'de etnik sayım yapılsın, Kürtler ne kadar, Türkler ne kadar belli olsun'' diyerek dikkatleri üzerine çekmişti. Eğer yanılmıyorsam 1960a kadar yapılan sayımlarda etnisite sorulmasa bile ana dilin ne olduğu vatandaşlardan sorulmakta, böylece Türkiyenin nüfûsunu teşkîl eden toplulukların oranı tesbît edilmekte idi. Onun için de şimdilerde olduğu üzre kimse meselâ Türkiyede 20 milyon Kürt var gibi neye dayandığı belli olmayan palavralarla ortalığı bulandırmaya kalkmıyordu, çünkü adamın burnuna sayıma dayanan istitistikleri sokuverirlerdi. Bu uygulamadan eşitlik prensiplerine halel gelmemesi için ve başka sebeblerden dolayı vaz geçildi. Ama doğru, ama yanlış. Aradan bunca zaman geçtikten sonra kalkıp kardeşlik mardeşlik palavralarının “açılım” çerçevesinde bolca sıkıldığı bir zamanda etnisite tesbît etmeye kalkmak ayrımcılık olmuyor mu? Fakat iş bu kadarla bitmiyor. Aynı adam 29 Kasımda Beyt üş-Şebâb ilçesinde bayramlaşma töreninde bir herzevekîllik daha ederek Şırnak bölgesine domuz gribinin gelmediğini ifâde etmiş ve "Çünkü domuz gribi ve mikropların çoğu Ankara ve ötesinde kaldı, ırkçılık, kafatasçılık, insanları kimliklerine, dîn ve inançlarına göre ayıranlara ve kendini başkalarından üstün gören faşist mikroplara karşı halkımızın çok uyanık olması lâzım" buyurmuştu.
Hem “ırkçılık, kafatasçılık, insanları kimliklerine, dîn ve inançlarına göre ayıranlara ve kendini başkalarından üstün gören faşist mikroplar”dan bahs edeceksin, hem de Türkiyeyi Ankaranın berisi ve ötesi diye ikiye böleceksin ve aklın sıra domuz gribi mikrobunu misâl alarak Ankaranın batısında oturanlara hakâret edeceksin, ondan sonra da kalkıp Türklerin ayrımcı, ırkçı vs. olduğunu iddiâ edeceksin ve senin bu yaptıklarına Bâb-ı Âlî denen cîfe çukurundan bir takım cırtlak sesler katılacak. Tabiî demokrasi ve insan hakları nâmına. Biz Türkler de oturup her önümüze konulan saçmalığı yiyeceğiz. Oh, ne âlâ.
Bir sözüm de hâlâ akıllanmayıp “Kürtler Türk müdür?” makâleleri döktürenlere, biz bin yıldan beri berâber yaşadık, kız alıp, kız verdik, etle tırnak gibiyiz, yaşasın Türk-Kürt kardeşliği misâli zırvalarla vakit geçirenlere ve bunları söyleyenlerin ağzının içine ayran budalası gibi bakıp her lâfa inananlara. Onyıllardır saçma sapan bir siyâset icâbı tekrarlanan bu palavraların hiçbir işe yaramadığını artık lütfen anlayın. Sonuç ortada. Kürtlerin Türk olmadığını, İrânî bir kavim olduğunu da artık kabullenin. Kürtleşmiş Türk ve Türkleşmiş Kürt aşîretlerinin varlığı bu gerçeği değiştirmez, kaldı ki mümkün olsaydı, değiştirmek siyâsetin değil ilmin işi olurdu. Dıs politikada Ermeni meselesini siyâsetçiler değil, târihçiler (ilim adamları) çözsün diye ortalığı velveleye verip, iç politika sahnesinde siyâsetçilerin ve onların dümen suyunda giden yazar çizer tâ’ifesinin Kürtlerin Türk olduğunu iddiâ etmesinin Türkçe adı en kibar tâbiriyle çelişkidir. Bin yıldan beri berâber yaşamak, kız alıp vermek de kâfi değilmiş ki bu günlere gelindi. Biz kardeşiz diye Kürtlerden oy toplamak için hançerelerini yırtan politikacı bozuntularına da şunu söylemek lâzım: Ben Kürtlerle kardeş filân değilim. Sizler Kürtlerle kardeş olabilirsiniz, sizin şahsî meselenizdir, bize söz söylemek düşmez. Ama benim nâmıma, ki ben Türküm, Kürtle kardeş olduğumu ilân etmeniz için hiçbir politikacıya selâhiyet vermiş değilim. Türk milleti adına konuştuğunuzdan bu selâhiyeti kimden, ne zaman ve nasıl aldığınızı da îzâh etmek gibi bir mecbûriyetiniz olduğunu unutmayın.
Ve… Kürtle kardeş olduğunuzu dünyâ âleme îlân edip aynı siyâsî kardeşliği (!) Çingeneden esirgediğiniz içindir ki Çingeneye Kürtler sâhip çıkıyor ve dolayısı ile sâyenizde Türkler kaybediyor.

Saturday, December 12, 2009

"AÇILIM"DAN "KAPATMA"YA.... Deniz Tansi

"AÇILIM"DAN "KAPATMA"YA....

Deniz Tansi


Türkiye son günlerde, "açılım"la yatıp, "açılım"la kalkıyor. Defalarca ifade ettik, tekrar yineleyeceğiz. Siyasal iktidarın "Kürt Açılımı" olarak adlandırdığı paket, ABD'nin Irak'ta 2012'den itibaren uygulayacağı politikaları kapsıyor. Yani işin isim babası da ABD. ABD 2012'de Irak'tan askeri anlamda tamamen çekildikten sonra, 2005'te kabul ettirilen! Irak anayasasına göre Kürdistan Bölgesel Yönetimi olarak nitelenen özerk bölgenin, bir şekilde ayakta kalmasını istiyor. Sünni ve Şii Araplar'ın olası tepkilerine karşı, müttefiki Türkiye'nin Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ni himaye edeceğini hesaplıyor. Türkiye'nin Irak'taki Kürt yönetimini ayrı bir otorite olarak tanıması, 5 Kasım 2007'de gerçekleşen Bush-Erdoğan görüşmesinin ardından başlamıştı.
Türkiye-Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasındaki en temel sorun ise PKK terörü olarak gözükmekteydi. İşte tam da bu noktada, 2007'den sonra, ABD yönetimlerinin de telkiniyle, PKK'ya yönelik Türkiye tarafından "yeni bir bakış açısı" hazırlanmaya başladı.
Kasım 2008'de Obama ABD başkanlığına seçildi. Bush yönetimi, Ocak 2009'da Obama'ya görevi devretmeden, Obama'nın başkan seçildiği Kasım 2008'de Irak yönetimiyle SOFA (Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması)nı imzaladı. Bu anlaşmaya göre, ABD askeri birliklerinin Aralık 2011'ye kadar, Irak'tan tamamen çekilmesi kabul edildi.
Nisan 2009'da Türkiye'yi ziyaret eden Obama, Türkiye'den "Ermeni Açılımı" ve "Kürt Açılımı" istedi. Ermeni açılımıyla ilgili protokoller Ekim 2009'da imzalandı. Ancak henüz parlamento onayına sunulmadı. "Kürt Açılımı" ise, önceki paragraflarda belirttiğimiz nedenlerden dolayı gündeme geldi. 2009 yazında ise, siyasal iktidar tarafından dillendirilmeye başlandı.
Türkiye ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasındaki temel sorun haline gelen PKK'nın bitirilmesi artık elzem haline gelmişti. Ancak bu Türkiye-ABD-Kürt yönetimi tarafından Kandil'e yönelik "ortak bir askeri harekat"ı kapsamıyordu. Ya neyi ifade ediyordu? Türkiye'nin "Kürt Açılımı"yla PKK'yı tasfiyesi ortaya konuluyordu.
Siyasal iktidarın en büyük yanılgısı, PKK'yı Türkiye'nin Kürt kökenli yurttaşlarını temsil eden bir örgüt olarak görmesiydi. Üstelik 40 bin kişinin kanına girmiş, "ayrılıkçı bir terör örgütü"..
Diğer yandan PKK'nın legal siyasal kanadı haline gelmiş, parlamentoda siyasal bir grupla temsil edilen DTP de, Kürtler'in siyasal temsilcisi olarak kabul edildi. Başbakan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ı, siyasal liderlere gönderirken, bugünkü kararla siyasal yasaklı haline gelen DTP genel başkanı Ahmet Türk'ü bizzat kendisi ziyaret etti.
Böylece "Kürt Açılımı" konusunda, sanki AKP-DTP ekseninde bir siyasal duruşun gerçekleşeceği izlenimi verildi.
7 Aralık 2009'da gerçekleşen ve 7 askerimizin şehit olmasına neden olan terör saldırısının, PKK tarafından gerçekleştirilmediğini ispat etmek için hükümet üyeleri adeta seferber oldu. Hatta bu saldırının "açılım"ı engellemeye yönelik bir "ergenekon" tertibi olduğu, başbakan yardımcısı Arınç tarafından ima edildi.
Bu şaşkınlık ortamında, terör örgütü PKK, 10 Aralık 2009'da saldırıyı üstlendi. Bay Arınç ta üzülerek, saldırının PKK tarafından gerçekleştirildiğini dün Kayseri'de teyit etmek zorunda kaldı. Başbakan Amerika gezisi dönüşünde, saldırıyı PKK'nın üstlenmesini, "taktiksel" nedene bağladı. Sorular üzerine, saldırının teröristler tarafından gerçekleştirildiğini belirtmek durumunda kaldı.
Siyasal iktidar üyelerinin, biraz da şaşkınlıkla "PKK'yı aklama" telaşına düştükleri sırada, 11 Aralık 2009'da Anayasa Mahkemesi DTP'yi PKK'yla ilişkisi, şiddeti övmesi ve diğer yasal nedenlerden dolayı kapattı, birtakım yöneticilerine siyaset yasağı getirdi.
Böylece bırakın PKK'yı, legal kanadı DTP de yasaklanmış oldu. Siyasal iktidar temsilcileri, kararı "parti kapatmaya karşıyız, ama karara da saygılıyız" yorumlarıyla değerlendirdiler.
Bu arada "açılım" diye yola çıkıldığından beri, DTP kaynaklı provokatif gösterilerin ardı arkası kesilmiyor. Hem güneydoğuda, hem büyük kentlerde molotof kokteylli saldırılar gerçekleştiriliyor. Ortalık yangın yerine dönmüş durumda. Ancak bunları yazmak bile, tahrik olarak kabul ediliyor.
Diş macununun tüpten çıkması gibi, açılım süreci, toplumu germiş, birbirine karşı bilenmiş duruma getiriyor. Güneydoğudaki toplumsal yangının benzeri, Trakya'da, Ege kıyılarında, Akdeniz'de var.
CHP genel başkanı Deniz Baykal'ın Danıştay saldırısının "hayali örgüt"e bağlanmasından yola çıkarak, Tokat saldırısında siyasal iktidar ve yandaş medya tarafından "PKK'yı aklama çabası" ve söz konusu saldırıyı da "hayali örgüt"e tahvil etme çabasını vurgulaması dikkat çekici gözüküyor.
Kimin iktidar olup olmadığı önemli değil. Türkiye'nin çözülmemesi önemli. Medyada içişleri bakanının saldırının faillerini öğrendikten sonra, açılımı engellememek için gerçeği kamuoyundan sakladığı savları umarız doğru değildir.
Açılım diye başlayan macera "parti kapatma"yla sonlanırken, "DTP kapatılırsa dağa çıkarız" diyenler acaba ne yapacak?
Herhalde devletimizin eli de armut toplamıyor. Kim teröre bulaşırsa, yasalar karşısında bedelini öder. Terör yoluyla siyaset yapmak lüksü kimseye verilmemiştir.
Açılım sürecinin kanlı mirasının sonlanması, Türkiye'nin aydınlık geleceği açısından bir zaruret haline gelmiştir.

Tuesday, December 08, 2009

AKP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ÇELİK NİHÂL ATSIZA SALDIRMIŞ - Dr. Buğra ATSIZ

AKP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ÇELİK NİHÂL ATSIZA SALDIRMIŞ

Dr. Buğra ATSIZ
7 Aralık 2009, Kanada

İnternetteki www.sonkale.org adlı sitede verilen bir habere göre AKP denen Arap-Kürt Partisi Genel Başkan yardımcısı Çelik son zamanlarda ortalıkta gereğinden fazla dolaştırılan Atsız’ın oğlu Yağmur Atsız’a yazdığı vasiyetnâme için ”hasta rûhun psikolojisi” tâbirini kullanmış. 1959 Van doğumlu, yâni Türkiyeli olması kuvvetle muhtemel, Türk olsa bile Türklük şuûrundan zerre kadar nasîbini almamış olan bu zât 1983 yılında Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi me’zûnu. Demek ki psikoloji uzmanlık sâhası değil. Ama zarar yok, politikacılarımız her konuda birer uzman olduklarından Atsız’ın yazdığı üç satırlık vasiyetnâmeden kendisi hakkındaki târihî karârı hemen verivermiş, çünki içinde bulundukları günlük politika batağı öyle icâb ettiriyor.

Bu sözleri Çelik katıldığı Kafkas Dernekleri Federasyonu 4. Olağan Kurulunda sarf etmiş. Nesebi îtibârı ile aynı lâfları bir Türk Kurultayında sarf edecek değildi elbet. Demiş ki “Bu memlekette maalesef ırkçılık tohumları atılmıştır. Herkesin kendini bundan kurtarması gerekiyor. Milletle ırk Türkiye’de her zaman birbiriyle karıştırılmıştır. Türkiye’de bir millet vardır, fakat çok sayıda ırk vardır. Millet, ortak bir târihi, bir geçmişi, ortak bir vatanı olan insanların gönüllü birlikteliğinin adıdır. Irk eşittir kimlik değildir, ırk eşittir kimlik derseniz vahîm bir hatâ yapmış olursunuz” .

Çelik bâzı husûsları bilmiyor veyâ bilmemezlikten geliyor. Şimdiye kadar millet târifi doğru dürüst yapılmamıştır. Çünki her millet başkadır ve târifinin başka türlü yapılması gerekir. Almanlar millet târifinde ırkı temel sayarlar, çünki bir Cermen ırkı vardır. Fransızlar ırkı red ederler, çünki başlangıçları tek ırka dayanmamaktadır. Millet için ırk esâs kabul edilirse Fransızlar ve Amerikalılar, dil ve kültür esâs kabûl edilirse Belçikalılar, İsviçreliler, hattâ Çinliler, vatan esâs kabûl edilirse Yahudiler millet değildirler. Ama burada Türkler bahis konusu olduğundan başkalarının bizi ilgilendirmemesi gerek. Çelik bilmiyor olabilir, ama Türkler için milliyet bir kan meselesidir. Ama yabancı kan taşıyan biri Türkçeden başka dil bilmese dahî Türk müdür? Benim çocukluğumda Istanbulda şimdi artık nesli tükenmiş olan İmparatorluk artığı birçok zencî vardı. Istanbul şîvesiyle konuşan ve Türk vatandaşı olan bu zencîlere herkes sempati ile bakardı. Ama bunlar Türk mü idiler? Elbette hayır. Türk kanına yabancılığı bakımından bir Kürt veyâ Çingeneden zerre kadar farkı olmayan zencî tabiat kendisine sırf kara deri verdi diye Türk olmadığı kabûl olunuyor da Türke benzeyen yabancılar neden Türküm dediği için Türk sayılıyor? Üstelik bugün isyân hâlinde olan Kürtler artık Türk olmayı açıkça kabûl bile etmemektedirler. Çeliğin de içinde olduğu bütün açılım saçılım zırvasına rağmen. Yâni mesele sâdece bir dış görünüm meselesi değildir. Mesele bir iç meselesi olduğundan Türke şeklen benzeyenlerden daha çok sakınmak gerekmez mi? Çelik, artık gına getiren ve vasat bir zekânın mahsûlu olan memleketteki farklılıkların bir zenginlik olduğu terânesini tekrarlayarak açılımı bir orkestraya benzetmiş ve devletin iyi bir orkestra şefi olarak, farklı sesleri bir armoniye dönüştürmek zorunda olduğunu ifâde etmiş. Türkiyenin son bir haftada döndüğü ateş gölünü görmemek için cidden çok iyi bir orkestra şefi olmak lâzım. Elindeki bageti aynı anda iki gözüne birden sokma mahâretine sahib bir şef. Üstelik Çeliğin iddiâsına göre bütün bunlar asimilasyona rağmen vukû bulmakta. Bir de Kürtleri asimile etmeseymişiz acabâ ne olurdu kimbilir?

Ama Kürtler Türke düşman ve bunu artık açıkça dile getiriyorlar. Peki ya Türkümsülere ne demeli? Şu açılım zırvasıyla ülkeyi bu hale getirenlere, Türk kelimesini telâffuz etmekten korkanlara? Türkiyelilik gibi piç kavramları yerleştirmeye çalışanlara?

Abdullah Cevdet neden Türklerin sağlam dayanakları olan milliyet ve din kavramlarını yıkmaya uğraştı? Kürt olduğu için. Ali Kemâl? Dedesi Ermeni dönmesi olduğu için. Kurtuluş Savaşında ufak bir menfaat meselesinden çeteci Etem neden Yunan safına geçti? Çerkes olduğu için. Abdullah Öcalan neden Türk Devletine savaş açtı? Kürt olduğu için. Gazîye sûikasd hazırlayan Ziyâ Hurşit neydi? Lâzdı. Misâlleri uzatmak mümkün, ama gereksiz. Peki, hemen akla gelecek bir soruya da cevap verelim. Evet, Türkler arasından da hâinler ve sütübozuklar elbette çıkmıştır ve çıkmaya da devâm edecektir. Bakınız son devir siyâset erbâbı. Ama Türkler arasından çıkan hâinler diğerlerine nazaran devede kulak kalmaktadırlar. Târihinizi iyi öğrenirseniz anlarsınız.

Çelik “Millet, ortak bir târihi, bir geçmişi, ortak bir vatanı olan insanların gönüllü birlikteliğinin adıdır” buyurmuş. Eğer öyle olsaydı devlet 30 yıla yakın bir zamandan beri PKKlı Kürtlerle savaş hâlinde olmazdı veyâ olmaması gerekirdi. Efendim, bizim Kürtlerle değil, PKK ile problemimiz var diyenlere de sormak lâzım, nasıl ayırd ediyorsunuz bir Kürt PKKlı mı değil mi diye? Hiçbir kıymet-i harbiyyesi olmayan bu palavralar sâyesinde bugünlere gelinmedi mi? Artık aranızda değil, mecliste dolaşıyorlar, hâlâ mı farkında değil misiniz? Olayları bu kadar basit bir seviyeye düşürmek ancak ne yaptığını bilmeyen, bir gün dediğini ertesi gün inkâr eden, plânsız, programsız ülke idâre ettiğini sanan ve Türklük tanımını ortadan kaldırmaya kalkan bîçârelere yakışır.

Türk olmak için Türk kanı taşımak gerekir, sonra dili Türk olmak gerekir ve Türk ırkının her türlü hasletini tevârüs etmiş olmayı gerektirir. Kendisinde bu hasletlerin bulunmadığı kimseler Türklük hakkında ve Türklüğe ömrünü vakf etmis şahıslar hakkında ahkâm kesemezler, Vanlı Hüseyin Çelik. İlle de “hasta bir rûhun psikolojisi” ile meşgûl olman gerekiyorsa, bundan 34 yıl önce bu dünyâdan göçüp gitmiş bir insanla değil, yanıbaşındaki patronunla meşgûl ol.

Monday, December 07, 2009

Washington'daki Turkiye Cetesi

MEZAR KAZICILARI - DNA AVCILARI Mustafa Yıldırım

MEZAR KAZICILARI - DNA AVCILARI

Mustafa Yıldırım

7 Aralık 2009 myldrm2008@gmail.com

İnsan Hakları Vakfı adına basına konuşan Şebnem Fincancı, arayıp durdukları mezarları bulur bulmaz DNA saptayıp ailelerin yaslarını tamamlamalarına yardımcı olacaklarını açıkladı.
Yavrularını yitiren anaların yas sürelerinin ölçülebileceğini düşünmek bile iç karartıyor; ama acıları sömürerek ulusal devleti sarsmaya çalışanlar için her yol olağan.
Bu kişilere birkaç mezar-fail araştırma konusu önermeden edemiyorum:
Üniversitede öğrenciydiler. Devrimci siyasal savaşımda çıkış yolu bulamadıklarını düşünüyorlardı. ERNK (PKK’nın içerdeki cephe örgütü) onlara yanaştı; yavaş yavaş yönlendirdi; sordu soruşturdu ve gençlerin silahlı savaşıma yeterli olduklarına karar verdi.

Gençler PKK rehberlerinin eşliğinde heyecanla dağlara gittiler. Düşlerindeki savaşımın içinde yer alacaklardı. Coşkuluydular, dağlardaki yoldaşlarıyla düşüncelerini, duygularını paylaşmak için can atıyorlardı.
Daha silahlı eğitime bile başlayamadan kendilerini kalaşnikof namlularının karşısında buldular. Emir gelmişti; gençler PKK üst yönetimine göre “ajan” idiler.
Bilmiyorlardı ki kendisini “devrimci” olarak ilan eden örgütün düşünce paylaşmaya, öneri dinlemeye tahammülü yoktur!
Düşüncelerini şöyle ya da böyle paylaşmak, tartışmak geliştirmek isteyen sayısız militan, yönetici ayaküzeri yargılanıp; kurşuna dizildiler.
İçlerinden bazıları dağları, sınırları aşıp Batı Avrupa’ya gittiler; ama PKK’nın ölüm timlerinden kurtulamadılar.
Abdullah Öcalan’ın ya da onun atadığı tim komutanlarının emirleriyle öldürülüp meçhul mezarlara gömülenlerin kimlikleri araştırılsa, cellâtları belirlense ve davalar görülse…
Kayıpların annelerinin acıları elbette dinmez; ama ölümlerin tümünü belirli bir ordu kuruluşunun suçu olarak AB’ye taşımak isteyenlerin iki yüzlülükleri ortaya çıkar.
Uydurma toplu katliam yalanlarıyla kışkırtılan gençler, belki böylece heyecanlarını sınırlamayı becerebilirler de kendi yoldaşlarına bile durup dururken kıyanların erki ele geçirdiklerinde ne acımasız diktatörler olabileceklerini bir an olsun düşünürler.
Mezar ve DNA meraklıları bu yargısız infazları elbette sorgulamayacaklardır. Ön yargılı, kent aydınları da öyle! Onlara dert anlatmak, olanaksızın da ötesindedir.
Ne ki suçları soruşturmakla yükümlü adalet-güvenlik görevlileri gereğini yerine getirmeli; TBMM’de hemen her gün çatışma kışkırtıcılığı yapanlara karşı namuslu milletvekilleri soruşturma komisyonları kurulmasını sağlamamalılar.
Özellikle her gün şantaj çığlıkları atan kadın milletvekili, kız çocuğunun boğazlanması olayını araştırma komisyonuna alınmalılar. 15 yaşındaydı; heveslenmişti PKK’ya katılmaya. İstanbul polisince yakalanmış; daha sonra serbest bırakılmıştı. Kızcağızı evinden alan ERNK cellâtları; onu sorgulamışlar ve ölüsünü ormana atmışlardı.
Faili meçhul çetelesi tutan Kürt milliyetçileri, bu cinayetlerin unutulacağını sanıyorlarsa yanılıyorlar!
Devleti savunmak yerine sarsma yolunu seçen yöneticiler de yanılıyorlar; çünkü siyasal oyunlar cinayetleri kâğıt üstünde örtebilir; ama vicdanları susturamaz!
Not: Derli toplu bilgi için: “Aliza Marcus, Kan ve İnanç – PKK ve Kürt Hareketi, İletişim Y. İst. 2009.”

Friday, December 04, 2009

Washington'daki Emperyal Örümceğin Yeni Ağı - Tuğrul Keskingören

Amerika’nin Turk Koalisyonu (Turkish Coalition of America) adi altinda faaliyet gosteren bu kurulusun basindaki kisi, Turk Amerikan Is Konseyinin (American Turkish Council-ATC) eski baskanidir.

Kisa mesafeli hafizamiz ve bu kuruluslarin adinin basindaki Turk kelimesi bizi yaniltmasin. Bir silah lobisi olarak gorulen ATC’nin yeni baskani Irak’i isgal eden George W. Bush yonetiminde ABD Disisleri Bakan Yardimcisi olarak gorev yapan Richard Armitage’in bu konuma gelmesi, taslari yerine oturtmak isteyenler icin yeterli bir isiktir.

Yazinin devami icin

ACIK ISTIHBARAT

Saturday, November 28, 2009

Kitap Tanitimi: Seni Demokrat Yapacaklar - Mesut Karaşahan

Seni Demokrat Yapacaklar (Mesut Karaşahan)

Kitabın adı: Seni Demokrat Yapacaklar

Yazar: Mesut Karaşahan

Yayınevi: Pınar Yayınları

İletişim - Tel: 0212 520 98 90 0212 520 98 90

e-mail: bilgi@pinaryinlari.com

Miladi takvimle yeni bir yüzyıla ve yeni bir binyıla giriyor olmanın büyüsü çabuk bozuldu. Dünya siyasal ve ideolojik konjonktüründe Soğuk Savaş’ın sona ermesini müteakiben yaşanan belirsizlik, insanlık için barış, refah ve mutlulukla değil, daha fazla acı ve ızdırap, daha fazla kan ve gözyaşı ile anılacak bir döneme yerini bıraktı. Liberalizm, demokrasi ve insan hakları söylemi, kendini dünyaya tek patron olarak dayatma çabasındaki Amerika Birleşik Devletleri’nin propagandasında 1990’lardaki vurgusunu gitgide kaybetti. Pax Americana hayali, Afganistan ve Irak işgalleriyle, eski kaba emperyalizm tecrübesine evrildi. Amerika’daki Neo-con’lar marifetiyle emperyalizmin nostaljik söylemine doğru bir geri dönüş yaşandı. Emperyalizm utanç duyulacak bir şey olmaktan çıkarken Rudyard Kipling bir kez daha hatırlandı.

Tarihin çöplüğüne atıldığı sanılan eski zamanların dehşetli kurumları, yeni ve daha arsız suretlerle karşımızda. Engizisyon, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin şahsında tecessüm etti ve ruhu, Batılı zengin ülkelerin gümrük kapılarında dolaşmaya başladı.

Bu kitap, insanlığın karşı karşıya olduğu bu tehlikeye dikkat çekebilme kaygısının kuvvetle hissedildiği bir dönemde kaleme alınmıştır. Bugünkü sürecin, yaşadığımız coğrafyanın farklı köşelerinde tarihte ve günümüzde yaşanmış/yaşanmakta olan tecrübe ile benzerlik ve süreklilik arzeden yanlarını teşhis etmeye çalışıyor. Ve elbette -her şeyden önce hacmi itibariyle- konuyu bütün veçheleriyle irdelemek iddiasında değildir. Bu kitap, insanlığın içine sürüklendiği felakete “dur” diyebilecek bir uyarıyı dillendirebilirse, vazifesini icra etmiş olacaktır.

Thursday, November 26, 2009

MHP Genel Başkanı Sayın Devlet BAHÇELİ'nin TBMM konuşmasi

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet BAHÇELİ'nin,
TBMM Grup Toplantısında yapmış oldukları konuşma
24 Kasım 2009

Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,
Basınımızın Muhterem Temsilcileri,
Hepinizi saygılarımla selamlıyorum.
Geçtiğimiz hafta sonu, Irak Türkmen Cephesi Musul İl Başkanı Yavuz Efendioğlu'nun evinde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmesi hepimizi derinden üzmüştür.
Bu vesileyle, bu Türkmen kardeşimizi hedef alan alçakça saldırıyı nefret ve lanetle kınıyor, kendisine Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyorum.
Muhterem Milletvekilleri,
Cumhurbaşkanı Gül’ün 9 Mayıs 2009 tarihinde Prag’dan Ankara’ya dönüş yolunda adını koyduğu “İster terör, ister Güneydoğu, ister Kürt meselesi deyin, bu, Türkiye’nin en önemli meselesidir ve mutlaka halledilmelidir.” sözünün üzerinden altı uzun ay geçmiştir.
Hükümetin “Kürt açılımı” adı ile başlattığı propaganda kampanyalarında koordinatör olarak görev yapan İçişleri Bakanı’nın, teröre sayısız şehit vermiş polis teşkilatının akademisinde 1 Ağustos 2009 tarihinde düzenlediği toplantının üzerinden geçen süre ise dört buçuk aydır.
İmralı canisinin davetiyle 19 Ekim 2009 tarihinde Türkiye’ye dönen teröristlerin Habur’da törenlerle karşılanmaları üzerinden ise bir ay geçmiş bulunmaktadır.
Bu süre boyunca;
• “PKK açılımını” topluma dayatmak için kapı kapı gezildiği,
• Sivil toplum kuruluşlarını çekmek için ikna turları düzenlendiği,
• Şehit analarının gözyaşlarından ve vicdan sömürüsünden medet arandığı,
• İşbirlikçi lobiler oluşturarak hazmettirme kampanyaları düzenlendiği,
• Ve sonunda TBMM’de sözde atılacak adımların açıklandığı herkes tarafından bilinmektedir.
Hükümet tarafından sözde açılıma yönelik direnci kırmak maksadıyla yaratılan bilgi kirliliği, kavram kargaşası ve karartma operasyonları olanca hızıyla bugünlere kadar sürdürülmüştür.
Bütün bunlardan maksat;
• PKK ve İmralı canisi ile yapılan gizli pazarlıkları örtme çalışmaları,
• Projenin ABD kaynaklı olduğunu saklama çabaları,
• Senelerdir Kandil’e neden operasyon yapılamadığına kılıf arama gayretleri
• Açılımla PKK talepleri arasındaki benzerlikleri kamuflaj arayışları olmuştur.
Başbakan’ın, PKK açılımı ile başlattığı yıkım sürecinin, milli birliğimizin temelleri üzerindeki sarsıcı etkileri her geçen gün ağırlaşarak ve derinleşerek sürmektedir.
Türkiye çok tehlikeli sonuçları olacak bir bunalım dönemine sokulmuştur.
PKK açılımı ile terör örgütünün siyasi amaçlarının takipçiliğini yapan AKP’nin Türkiye’yi “Bölme Partisi” olduğu yaşanan gelişmelerle şimdi daha iyi anlaşılmakta ve görülmektedir.
Başbakan’ın yeni siyasi misyonunun yıkım taşeronluğu ve bölme simsarlığı olduğu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.
AKP ve ihanet lobisinin başlattığı “bölünme sürecinin tanıtım ve reklam kampanyası” Türk siyasetinde emsali görülmemiş bir “siyasi dolandırıcılık ve kalpazanlık seferberliğidir.
Bu kampanyada piyasaya sürmediği yalan ve iftira bırakmayan Başbakan’ın, geçtiğimiz hafta sonu parti toplantılarında söyledikleri içine saplandığı bataklığın bir aynası olmuştur.
Başbakan’ın siyasi hayatımızda nezaket ve üslup zarafeti tanımadığı, bu alanlarda yapısal sorunlar yaşadığı bilinen bir gerçektir.
Buna karşılık, her telden çalan Başbakan tuluat alanında da önemli bir kariyer yapma yolundadır.
Bizim konuşmalarımızda çocukların televizyonlardan uzak tutulması için uyarıda bulunan Başbakan, bu nitelikleriyle çocuklar için ilginç bir kaynak olmaya adaydır.
Başbakan Erdoğan teröre teslim olmuş ve terörün bölücü emellerinin sözcülüğüne soyunmuş bir Başbakan olarak tarihe geçmeyi içine sindirmekte, bunu savunmak telaşıyla da akıl ve mantıkla bağdaşmayan, ahlaki hiçbir ölçüye sığmayan hezeyanlara sarılmaktan beis duymamaktadır.
Başbakan’ın terörle mücadele ile terörle müzakere ve mütakere arasındaki farkı “statüko’nun devam etmesi veya sona ermesi” kavramlarıyla açıklamaya çalışması da, çarpık anlayışının çok hazin bir dışa vuruşu olmuştur.
Başbakan’a göre devletin meşru güçlerinin terörle mücadele etmesi, kabul edilemez bir statüko savunuculuğudur.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın bunu önlemesi için bulduğu çözüm yolu ve reçete ise terörle mücadeleyi bırakıp, terörün karşısında teslim olmak ve siyasi taleplerini karşılayarak Türkiye’nin içten çözülmesinin yolunu açmaktır.
Başbakan’ın kafa yapısı maalesef budur. Şimdi buna destek aramak için Anadolu yollarına düşmüştür.
PKK açılımı sürecine angaje olan Başbakan, bu konuda kime hangi sözleri verdiğini, kiminle hangi tezgâhların içine girdiğini açıklamak dürüstlüğüne ve cesaretine sahip değildir.
Bu süreçte İmralı canisinin rolü ve konumunun ne olduğunu Kandil’deki terörist çetelerle hangi pazarlıkların yürütüldüğünü, bu konuda arabuluculuk yapan Barzani ile hangi karanlık hesaplar içine girildiğini açıklaması da beklenmemelidir.
Başbakan Erdoğan, dış kaynaklı bu yıkım projesine göbeğinden bağlanmış olup, kendisine dayatılanları Türk milletine hazmettirmek için başlattığı bölme sürecini ilerletmek amacıyla, her yola başvurmaktan çekinmeyen bir pervasızlık içine girmiştir.
Başbakan’ın önümüzdeki Aralık ayının başında Vashington’a yapacağı ziyaret, bu sürecin bundan sonraki yol haritasının ayrıntılarının belirlenmesinde önemli bir kilometre taşı olacaktır.
Türkiye Cumhuriyet Başbakanı, Beyaz Saray’da Başkan Obama ile yapacağı görüşmede, bu yıkım projesinin ilk uygulama aşaması konusunda ABD’ye tekmil ve ilerleme raporu verecektir.
Başkan Obama’ya hediye olarak İznik çinisi yerine, Türkiye’nin çıkarmaya çalıştığı çivisini götürmeyi amaçladığı anlaşılan Başbakan’ın telaşı ve acelesinin bir nedeni de budur.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen, hesaplar tutmamış özellikle Habur’daki teslim törenleri milletimizin gözünü açmış ve AKP’nin gerçek niyetini anlamasını sağlamıştır.
Başbakanın “yıkım projesi” milletimizin eşsiz sağduyusuna çarpmış hükümetin umduğu gelişmeler gerçekleşmemiştir.
Bunda en büyük pay elbette ki yüksek bir uyanıklık göstererek oyunun arkasındaki karanlık aktörleri gören aziz milletimizdir.
Bunun yanı sıra, yalanları yırtıp gerçekleri ortaya çıkartan Milliyetçi Hareket kadrolarının yoğun ve etkili çalışmalarıdır.
Nitekim milletimizi ikna edememiş olmanın panik hali ve öfkesi Başbakan Erdoğan’da görülmeye başlamıştır.
Yıkım projesinin içeriğiyle ilgili, özellikle partisinin sağduyulu kadrolarına bile ciddi anlamda izah sıkıntıları yaşadığı ortaya çıkmıştır.
Parti teşkilatları ile yaptığı toplantılardaki konuşmaların ağırlığını “PKK projesine” ayırmış olması ve yıkıma direnenlere yapılan eleştirilerin ağırlaşması bu çözülmenin en önemli işareti olmuştur.
Ülkemizde çıkan isyanların elebaşlarının avukatlığına soyunan Başbakan’ın anlayışına göre,
• Türkiye etnik farklılıklar temelinde ayrışırsa demokrat olacak,
• Milli birlik ve kimlik yıkılırsa demokratikleşecek ve
• Bölünürse, ayrışırsa, farklılaşırsa çağdaş hale gelecektir.
Her ortamda tekrarladığı bu garabete inanacak ve destek verecek kimse kalmadığı anlaşılmaktadır.
Yılladır aynı nakaratlarla aldatılanlar artık süreci de, gidişatı da sorgulamaya başlamışlardır. Bu son derece ümit verici bir gelişmedir.
Başbakan Erdoğan’ın yaşadığı sıkıntı toplantıdaki sözlerine de yansımıştır.
Başbakan yıkım projesini makyajladıkça zayıflamış, kendi arkadaşlarına kabul ettirebilmek için istismar edilmedik değer, tahrik edilmedik kimlik, suçlanmadık tarihi olay bırakmamıştır.
Bu kapsamda üzerinde durulması gereken husus, Başbakanın yıkım projesini son bir hamle ile kendi kadrolarına pazarlamak için Türk milletinin kutlu tarihinin bile karanlık emellere alet etmek istemesi olmuştur.
Başbakan Erdoğan’ın;
• Sultan Alparslan’la Anadolu’yu fethine,
• Mimar Sinan’la muhteşem eserlerine,
• Atatürk’le ise Kurtuluş Savaşına yaptığı hatırlatmaların, sahibi olduğu yıkım projesi ile kurmaya çalıştığı mantığı ve alakası bir türlü anlaşılamamıştır.
Alparslan’ın, Mimar Sinan’ın, Mustafa Kemal’in cesareti ile kendisinin teslimiyeti arasında kurmaya çalıştığı ilişki olsa olsa düştüğü çaresizliğin ruh hali olacaktır.
Başbakan artık sözde PKK projesinin ve yıkım sürecinin de izahını bırakmış, her biri muhteşem eserler vermiş olan abide şahsiyetlerin arkasına sığınarak tam bir tarih istismarına soyunmuştur.
Şerefin, haysiyetin, istiklalin ve inancın sembolü olmuş Sütçü İmam, Nene Hatun, Hasan Tahsin gibi kahramanların adını “PKK açılımı”na bulaştırarak hatırlatmasını, acze düşmüş bir zihniyetin elinde kalmış son istismar alanları olarak görmek gerekmektedir.
Hangi sebeple olursa olsun, dağdan inen eli kanlı PKK’lılarla, her biri ayrı ayrı değer olan tarihi kahramanlarımızın aynı karede anılması bile bizim için kabulü mümkün olmayan bir düşkünlük ve alçalma halidir. Bunun başka izahı yoktur.
Başbakanın, ağzına asla yakışmayacak bu isimleri saymaya çalışması ne yaptığı işi aklamaya yetecektir, ne de yöneldiği tarihi sapmayı vicdanlarda düzeltmeye kâfi gelecektir.
Yıkım projesi ve PKK açılımının birlikte anılacağı kişiler asla ve asla Alparslanlar, Mimar Sinanlar veya Mustafa Kemaller değildir ve olamaz.
Başbakanın eş başkanlığını yaptığı “yıkım projesi”ne yakışacak şahıslar;
• Mehmetçikleri şehit ederek başkaldırmış isyan elebaşları,
• Tüfeklerinden Türk kanı damlayan Balkan çetecileri,
• İşlerimize karışan ve milletimize hakaret yağdıran Peşmerge reisleri,
• Ortadoğu’da zulüm ve gözyaşı getiren Müslüman katilleri,
• Çocuk, kadın, yaşlı demeden milletimize kan kusturan Kandil kadroları ve İmralı canisidir.
Başbakan dönüşü olmayan bir yola girmiş ve bu konuda her geçen gün yalnız kalmanın sancılarını yaşamaya başlamıştır.
Vicdanları elvermeyen AKP kadrolarını milli tarihimizden verdiği örneklere sığınarak doğrudan iknaya çalışmakta ve çırpındıkça da batmaktadır.
AKP zihniyeti, milletimizin yüksek hassasiyetleri ile oynamanın bedelini her geçen gün eriyerek ödemeye başlamıştır.
Açılım denilen bütün oyunlar bozulmuştur. Aldatma kampanyaları çok şükür ki boşa gitmiştir.
Kafa karışıklığı bakanlara kadar yansımıştır. Güroymağın eski adına ses çıkarmayan İçişleri Bakanının, Tunceli’nin eski adının geri verilmesine karşı çıkması bunun işaretidir.
Yine camileri etnik yapıya göre bölecek olan anadilde hutbe ve vaaza karşı çıkmayanların, uçakta Kürtçe anonsunu üniter yapıya aykırı bulmaya başlamaları da kendileri açısından hizaya gelişin bir göstergesi olmuştur.
Bir şehit anasının tepkisinden bile korkan, bunu terörist teslim töreniyle bir tutan Başbakan’ın yaşadığı panik hali, hükümetin çözüm adı altındaki her payandaya tutunmak zorunda kalacağını, ahlaki olsun veya olmasın her fırsatı deneyeceğini işaret etmektedir.
Bu itibarla geçtiğimiz hafta il başkanlarımıza bir genelge göndererek, önümüzdeki süreçte dikkat etmeleri gereken hususlar konusunda detaylı olarak uyarılarımızı yapmıştık.
Tekrarında fayda görüyorum ki; Partimize gönül veren bütün dava arkadaşlarımızın, millet sevgisiyle dolu vatanseverlerin tahriklere kapılmamaları, çözüm ve çare yerinin sokaklar olmadığını bir kez daha ifade ediyorum.
Bundan sonra yaşanılacak toplumsal gerilimlerin; hazırlayıcısı ve tetikleyicisinin baş aktörü olarak, yanlışlarını örtme telaşında olan iktidar partisini kabul edeceğimizi özellikle vurgulamak istiyorum.
Bu süreçte siyasi sorumluluk taşıyan iradenin, gözü dönmüş ve kontrolü kaybolmuş olduğundan her tezgâhın içinde olması kuvvetli bir ihtimaldir.
Söğütözü, Kandil, İmralı arasında çekilmiş özel hatlar üzerinden kurulacak diyaloglarla; kendilerini aklayabilmenin yollarını dahi arayabileceklerini düşünmek hiç şaşırtıcı olmayacaktır.
Başbakan Erdoğan’ın iktidarda kalabilmek için yapamayacağı şey kalmamıştır.
İçinde bulunmuş olduğu korku ve endişeli ruh hali, sükûnetini ve sağduyusunu kaybettirmiştir. Buna ilave olarak ortasına düştüğü karmaşa ve bunalımdan dolayı gerçekleri görmesi de mümkün olmamaktadır.
Anlaşıldığı kadarıyla, Başbakan Erdoğan milli ve tarihi gerçeklerden kaçmak ve uzaklaşmak için her şeyi tahrip etmeyi göze almıştır.
AKP zihniyeti ahlaksızlığın, adaletsizliğin ve ihanetin dehlizlerinde kaybolmuş, en ufak bir aydınlığa bile tahammül edemeyecek siyasi bir körlüğe tutulmuştur.
Bu tablo Başbakan’ın, siyasi dengesini daha da kaybetmesine yol açmış, özellikle Milliyetçi Hareket Partisi’ni karalamak için atmayacağı iftiranın, yapmayacağı davranışın olmayacağını göstermiştir.
AKP tükenmekte, Başbakan Erdoğan gitmekte ve bir dönem yavaş yavaş kapanmaktadır.
Ve Milliyetçi Hareket, alacağı sorumluluğun bilinciyle; yaşanılan sorumsuzlukların, hıyanetlerin, teslim törenlerinin, gözyaşını içine akıtanların hakkını savunmak ve buna sebep olan AKP kadrolarını hak ettikleri yere göndermek üzere sabırla beklemekte ve gerekli notlarını bir bir almaktadır.
Başbakan Erdoğan’ın korkudan bahsetmesi de, aslında kaçacak yer aramasının bir kanıtı, sonunun ne olacağını azda olsa anlamasından ileri gelmektedir. Ancak ne kadar cesur bir imaj vermeye çalışırsa çalışsın, bir balon gibi söneceği günler gelecektir ve inşallah da çok yakındır.
Muhterem Milletvekilleri,
Bugün, Türkiye’mizin ağır gündeminin arasında, toplum hayatımız açısından önemini ve değerini asla kaybetmeyecek olan öğretmenlerimizin çok özel bir günündeyiz.
Çocuklarımıza bir harf öğretebilmek için en ücra köşelerde heyecanla görev yapmaya çalışan, milletimizin aydınlık geleceğine katkı vermek için fedakârca hizmet veren bütün öğretmenlerimizin “Öğretmenler Günü’nü” kutluyorum.
Bu mukaddes görevi gönül huzuru ile tamamlamış merhum öğretmenler ile PKK terör örgütünün hunhar saldırılarında şehadete ulaşmış 130 kahraman öğretmenimizi rahmet ve şükran hissiyatımla anıyorum.
Ancak, bu güzel temennilerin yanı sıra işin üzüntü verici yanı, özel günlerini kutladığımız öğretmenlerimize hak ettikleri maddi ve manevi imkânları sunduğumuzu söylemekten çok uzaklarda bulunuyor olmamızdır.
Elbette ki ağır sosyo-ekonomik bunalımın hepimizi derinden etkilediği bir dönemde, öğretmenlerimizin sorunlarını, ülkemizin ve toplumumuzun sorunlarından ayrı tutmamız mümkün değildir.
Ancak bu kutlu mesleğin mensuplarının çözemediğimiz sorunlarının milletimizin geleceğinde ağır bir bedelinin olacağını bilmek ve öngörmek durumundayız.
Bugün, hangi gerekçeyle olursa olsun onlardan esirgeyeceğimiz imkânların yarın karşımıza çıkacak toplumsal faturası çok daha ağır olacak, geleceğimiz, “huzursuz öğretmen, eğitimsiz öğrenci, bocalayan ülke” döngüsünden maalesef kurtulamayacaktır.
Bu itibarla hangi siyasal düşünce yönetirse yönetsin, ülkemizin önüne koyduğu hedeflere ulaşabilmesinin yolu, hızı ve kalitesi, öğretim kadrosunun niteliği ve huzuru ile doğrudan ilişkilidir.
Zira ne kadar ileri eğitim sistemi getirdiğinizi ileri sürseniz de, eğitimi ne kadar geliştirdiğinizi iddia etseniz de onu uygulayacak olan öncelikle öğretim kadrolarınız olacaktır.
Bu görevin özellikle büyük fedakârlık gerektiren bir sanat ve şefkat yönü de vardır ve bu niteliklerin eksikliği bütün sistemi ister istemez işlemez hale getirecektir.
Sorunları çözülmemiş öğretmen ise sorunlu öğrenci ve sorunlu eğitim sistemi demektir.
• Evini geçindirmek için öğretmeni ikinci bir işte çalışmak durumunda bırakan maddi yetersizlikler,
• Çok kalabalık dershane ortamlarında yetersiz eğitimin neden olduğu gerilim,
• Eğitim disiplininden uzaklaşmış, fiziki imkânları kısıtlı eğitim ortamlarının varlığı,
• Eğitim yöneticilerinin tespiti ve atanmalarındaki liyakatsizlik ve adam kayırma,
• Bitmeyen sistem arayışlarının öğretmenlerde neden olduğu güven bunalımı ve intibaksızlık,
• Öğretmenliği bir sanat gibi görmesi gerekirken, onu okul memuru olarak yorumlayan ilkel eğitim anlayışı,
• Ve bunların yanı sıra ek ders ücretlerinin yetersizliği, hizmet içi eğitim eksikliği ve akademik bilgilerin güncellenememesi gibi devam eden sorunlar öğretmenlerimizin temel sorunları arasındadır.
Kendi ailelerinin temel hayat ihtiyaçlarını karşılayabilmekten çok uzak kalmış bir mesleğin mensuplarının, bu ağır ekonomik şartlar altında görevlerini layıkıyla yapmalarını beklemek insaflı bir yaklaşım değildir.
Eğitimden haklı beklentilerimiz ülkemizin geleceğini etkileyecek kadar büyükken, bu sistemin uygulayıcılarına sunduğumuz imkânlar küçükse bundan geleceğin Türkiye’sini beklemek de mümkün olmayacaktır.
Hepimizin düşünmesi gereken konu; öğretmeni ve eğitimi kalkınmanın merkezine koymak yerine, neden yıllardır kıyısında bekleterek tali bir unsur haline getirmiş olduğumuzun sorgulanmasıdır.
Zira eğitim, bir toplumun gelecekte nasıl yaşamayı istediğini ve neyi hak ettiğini belirleyen temel unsurdur.
Geleceğimizden tasarruf edemeyeceğimize göre geleceğimizi hazırlayanlardan kısacağımız bir imkân ve yapacağımız bir tasarrufun bedeli mutlaka ağır olacaktır.
Yüksek hedefleri gözüne kestirmiş, milletinin refahını ve mutluluğunu ilke edinmiş bir devletin önce öğretmenlerini mutlu etmesi kaçınılmaz bir zorunluluk ve gerekliliktir.
Bütün bu zorluklara rağmen görevlerini büyük bir fedakârlıkla yürüten ve bugün sayıları altıyüz elli bine ulaşmış öğretmenlerimizi bir kez daha kutluyorum. Hepsine aileleri ve öğrencileri ile birlikte mutlu, huzurlu ve müreffeh bir hayat diliyorum.
Değerli Milletvekilleri,
Hepinizin bildiği gibi yedi yıldır işbaşında bulunan AKP zihniyetinin tebarüz etmiş en belirgin vasfı, toplumu ayakta tutan değerleri acımasızca istismar malzemesi yapması olmuştur.
Hiçbir ahlaki sınır, ilke ve değer gözetmeksizin yaygınlaşan bu iptidai anlayış, şehitlerden, gazilere; bayraktan, vatana; inançlarımızdan tarihimize kadar hayatın her alanını kirli siyasetin oyuncağı haline getirmiştir.
Toplumu bir arada tutan ve bizi bir millet yapan bütün değerlerin altını oymaya çalışan, alabildiğine tahrik eden Başbakan Erdoğan’ın yarattığı tahribat işgale uğramış toplumun yaşadığı dağınıklığına eşdeğer hale gelmiştir.
Kimliklerin kaşınması ve millet varlığının çözülmesi konusundaki tarihi emellerini 1991 yılında imzasını attığı rapordan zaten bildiğimiz Başbakan Erdoğan; şimdi bu ayrıştırma alanlarına yenisini eklemiş ve mezhep temelli kışkırtmalara da hız vermiştir.
Bu ülkeyi çözmeye, bu milleti dağıtmaya, her toplumsal alanı lime lime etmeye yemin ettiği anlaşılan Başbakanın kime ve neye hizmet ettiğinin, partisine mensup sağduyulu milletvekillerince ciddi bir bakışla analiz edilmesinin zamanı geçmektedir.
Okyanus ötesinden cesaretlendirilerek, Brüksel’den arkasından itilerek yıllardır ısrarla sürdürülen otuzaltı kimliğe ayrıştırma misyonuna şimdi de mezheplerin kışkırtılması konusu eklenmiştir.
Meclisteki yanlış bir konuşmadan yol çıkarak, bütün ölçü ve ayarların kaçtığı bir tahrik kampanyasına dönen, doğrusu ile yanlışıyla geride kalmış bir ayaklanma üzerinden sürdürülen istismar artık fren tutmaz hale gelmiştir.
Konu tamamen AKP’nin “PKK açılımı”nın toplumdaki öfkesini dindirmeye, tepkilerini söndürmeye, dikkatlerini dağıtmaya yönelik tam bir aldatmaya dönmüştür.
Ve AKP zihniyeti, tarihin sayfalarında kalmış bir hadise üzerinden yine alabildiğine inanç ve mezhep sömürüsü yapmaya başlamıştır.
Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,
Milliyetçi Hareket Partisi, tarihi süreç içinde Türk milleti ailesine mensup olarak varlıklarını sürdüren bütün değerlere ve kültür unsurlarına sonsuz hürmet duyguları ve muhabbet beslemektedir.
Ve bu konulara yaklaşırken bizim için esas olan ayrışmak ve ayrıştırmak değil, birleşmek ve birleştirmektir. İktidar zihniyeti ile işin başından ayrıldığımız temel nokta da budur.
Partimiz, ayrışmaların çözülme ve dağılmaya neden olacağına inanmaktadır. Türk milletinin bin yıllık tarihi süreç içinden çıkardığı dersler bize bunu göstermektedir.
Farlılıklara yapılacak vurguların, farklılaşmayı körükleyeceğini bilmek için sosyoloji tahsiline veya siyaset bilimci olmaya gerek yoktur.
Devletin ve hükümetlerin temel görevi, vatandaşları arasında, onları birbirlerine bağlayan duyguların benzerliğini sağlamaktır, tahrik edip ayrıştırmak değildir.
Daha işin başından beri, yönetim anlayışını ayrılma ve ayrıştırma üzerine şekillendirmiş olan AKP’nin; sözde açılımına ısrarla karşı duruşumuzun ana sebebi de budur. Ve sonuna kadar da karşı durmaya devam edeceğimiz iyi bilinmelidir.
Bu konuda kararımız kesindir.
Partimizin ayrılma, farklılaşma, bölünme, ufalanma gibi arayışlarla uzaktan yakından bağı ve bağlantısı ve desteği olamamıştır ve olmayacaktır.
Bu konuda da duruşumuz bellidir ve nettir.
Partimizin, ülkemizin temel meselelerini çözme yolunda vazgeçilmez siyaset ekseni, yalnızca ve yalnızca “milli kimlik ve kardeşlik” üzerinedir.
Biz ülkemizdeki diğer sorunlar gibi mezheplerin sorunlarına da aynı dikkatle ve kucaklaştırıcı ilkelerimizle bakmaya özen gösterdik ve dikkat ettik.
Malumunuz olduğu üzere, ülkemizde Alevi İslam inancına sahip vatandaşlarımızın bulunduğu bir vakıadır. Ve bu milli gerçek ülkemizde son yıllarda oluşmamış, bin yıllık tarihin içinde hep var olarak bugünlere ulaşmıştır.
Bizleri bir millet yapan muhteşem değerler manzumesinin içinde onlar da vardır ve bu milli kimliğin ayrılmaz bir parçası olarak Türk milleti mevcudiyetinin içinde yer almışlardır.
Alevilik ne inançlarımızdan ayrı görülebilir, ne milletimizden ayrı tutulabilir. Biz onlarla birlikte bir milletiz ve millet olmamızın mayasında onlar da vardır.
Partimiz bu konuda 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra temsil edildiği Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında, Aleviliğin sorunlarını bütün yönleriyle ele almış ve hiçbir siyasi partinin dile getirmediği şekliyle konuyu Grup toplantılarına taşımıştır.
Bunlardan birincisi, 18 Kasım 2008 tarihindeki Grup toplantımızda kamuoyu ile paylaşılmış ve bu hassas konu muhatapları ile oluşacak bir temas ve uzlaşma sürecine bırakılmıştır.
Bu toplantıdaki konuşmamda özetle,
• Sorunun TBMM çatısı altında çözülmesinin gerekliliğini,
• Toplumu kucaklayan bir anlayışla ve milli bütünlük içinde bir çözümünün uygun olacağını,
• Alevi İslam inancını benimsemiş kardeşlerimizin haklı beklentilerinin bulunduğunu,
• Ertelenmesi halinde toplumsal birliği sekteye uğratacak bu durumun zorluklarına rağmen görmezden gelinemeyeceğini,
• Bu konuda siyasete, parlamentoya, hükümete, Alevi inanç önderlerine, Alevi İslam’ın çatı kuruluşlarına, akademik çevrelere büyük görevler düşeceğini açıklamıştım.
Ve yine bu konuşmamda amacımızın, tekrar ediyorum ki, ayrıştırma değil, “Türk milletinin birliğini ve beraberliğini koruyarak, toplumsal huzursuzluk alanlarının cepheleşmeye dönüşmesini önlemek ve herkesin inancına saygı duyarak birlikte yaşama ideali etrafında kenetlenip toplumsal sıkıntı ve sorunları çözmek “ olduğunu önemle vurgulamıştım.
Bütün siyasi partileri de müşterek bir zeminde buluşmaya davet etmiştim.
Bu yaklaşımımız tamamen siyasi kaygılardan uzak, iyi niyetli bir anlayışla olmuştu ve müteakiben toplumun çeşitli kesimlerinden olumlu mesajlar alınmıştı.
Ne var ki, bizim iyi niyetle başlattığımız bu girişim, hükümet olma yetkisini elinde bulunduran AKP’yi siyaset üstü bir zeminde harekete geçirmeyi sağlayamamıştır.
2009 yılının Haziran ayının başında hükümet tarafından başlatılan ve bizim de ümit verici gelişme olarak gördüğümüz “Çalıştay” adı verilen toplantılarda herkes eteğindeki taşları dökmüş, ancak bugüne kadar somut bir sonuç elde edilememiştir.
Partimiz ilk “Alevi Çalıştayı”nın toplandığı hafta da konuyu yine önemle dile getirmiş, somut teklifler birlikte Çalıştay sürecine olan açık desteğini ve iyi niyetini göstermiştir.
Bu maksatla, 9 Haziran 2009 tarihindeki Grup toplantımızda da; sorunun öncelikle millet bütünlüğü içinde çözülmesi gerektiğinden bahisle, konuyu ele almış ve milli kültürümüzün bir zenginliğinin yaşatılması olarak değerlendirmiştim.
O tarihten bu yana geçen altı ay boyunca hükümet eliyle toplanan “Alevi Çalıştaylarından” somut bir sonuç çıkmayacağı tarafların açıklamalarından anlaşılmıştır.
Konunun sürüncemede bırakılarak yalnızca istismarının yapılmak istendiği, toplanıp dağılarak hükümetle ortak bir zeminde ve çözüm noktasında buluşma imkânının kalmadığı anlaşılmaktadır.
Bu aşamadan itibaren, bizim Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde sandalye sayısı itibariyle yeterli çoğunluğa sahip Başbakan Erdoğan ve hükümetine çağrımız şudur:
Yedi yıllık iktidarınızda, Alevi İslam inancına sahip kardeşlerimiz için girişimde bulunmaktan kaçtınız ve aralarındaki uzlaşmaz alanları, işi sürüncemede bırakmak için bahane olarak kullandınız.
Şimdi de geride kalmış bir ayaklanmanın acıları üzerinden “evlad-ı Kerbela” istismarını yapıyorsunuz ve Alevi kardeşlerimizi sevdiğinizi söylüyorsunuz o halde;
Gelin, sahibi olduğunuz ayrımcı ve ayrıştırıcı sözde demokrasi paketlerinin içerisine katmadan, sorunun acilen halli yönünde ilk adımları atalım ve TBMM zemininde bu konuyu çözelim.
Bu konuda öncekilerin topluca tekrarı olan önerilerimiz şunlardır.
1. Aleviliğin öncelikle nitelikli eğitim ve nitelikli kadro ihtiyacını karşılayacak “Türkiye Alevilik Araştırmaları Merkezi” devlet desteğinde kurulmalıdır.
2. Bu merkez genel bütçeden ayrılacak ödenekle desteklenmeli ve idari bakımdan özerk olmalıdır.
3. Alevi inanç önderlerinin akademik seviyede eğitilmesi için İlahiyat Fakültelerinde “Tasavvuf İlimleri Bölümü” kurulmalıdır.
4. Milli Eğitim Bakanlığınca din derslerinin müfredatına, doğrudan Alevi toplumunun katılımıyla şekillenmiş doğru, objektif ve bilimsel bilgiler girmelidir.
5. Bu kapsamda olmak üzere Alevi İslam inancı önderlerinden, konusunda uzman ilahiyatçılardan ve akademisyenlerden oluşan “Özel İhtisas Komisyonu” kurulmalıdır.
6. Kültür Bakanlığı ve ilgili kuruluşların işbirliği ile Alevi İslam inancının ve tarihi-kültürel şahsiyetlerinin envanteri ve külliyatı çıkarılmalı varsa yabancı dilde olanlar Türkçeye çevrilmelidir.
7. Diyanet İşleri Başkanlığı ortaya çıkacak külliyatın orijinallerine sadık kalarak yayınlanmasında istişare ve işbirliği içinde olmalıdır.
8. Alevi İslam inancını da bünyesinde temsil edecek şekilde Diyanet İşleri Başkanlığı’nda yapısal düzenlemeye gidilmelidir.
9. Alevi toplumunun hayatında çok önemli yeri olan Cemevi gerçeği, siyasi kaygılardan uzak, cami-cemevi karşıtlığına dönüştürülmeden kabul edilmelidir.
10. İnanç ve kültür hayatımızın bir unsuru olan Cemevlerine devlet yardım etmeli, genel bütçeden ödenek tahsis edilmelidir.
Milliyetçi Hareket Partisi konuya günübirlik siyasetin dışında ve üstünde bir anlayışla yaklaşmaktadır.
Parlamentoda grupları bulunan bütün partilere bu sorunu kucaklaştırıcı ve kaynaştırıcı bir yaklaşımla çözmeleri noktasında teklifte bulunmakta ve işbirliği önermektedir.
Çünkü bu konu kaşınacak bir tahrik ve istismar alanı değil, bütün samimiyetimizle çözümlenmesini dilediğimiz ve canı gönülden istediğimiz gerçek milli bir kardeşlik projesidir.
Konunun beklemeye tahammülü kalmamıştır. AKP elinde daha fazla tahrik edilip daha fazla kaşınmadan acilen çözüme muhtaçtır. Geçmişin acılarını ve hatta varsa hatalarını tahrik ederek ulaşacağımız da sonuç yoktur.
Milliyetçi Hareket Partisi yukarıda dile getirdiği konularda yasalaşma sürecine her türlü desteği vermeye ve varsa başka teklifleri değerlendirmeye açık ve kararlıdır.
Konuyu gündeme yeniden getirmemizin nedeni artan gerilimlerin derin kırılmalara ve çatışmalara neden olmadan bir an önce çözümlenmesi ve bir toplumsal ihtilaf alanının hiç olmazsa ortadan kalkmasıdır.
Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,
Geleceği planlamaktan aciz ve çaresiz olan Başbakan Erdoğan, sıkıştığı her an ve durumda, geçmişten kendisine dayanaklar bulma gayreti içine girmektedir.
İçine düştüğü meşruiyet bunalımını, düne müracaat ederek aşmaya çalışan bu zihniyet yapılanmasının, çatışmadan ve gerilimden beslenmesi doğal olarak şaşırtıcı görülmemelidir.
Bu itibarla Başbakan Erdoğan’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş yıllarındaki iftihar edilecek bilgelikten alıntı yaparak; uysallıktan, gönül almaktan, katlanmaktan, hoşgörüden ve bir de üstelik adaletten dem vurması trajik komik bir manzarayı ortaya çıkarmıştır.
Böylesi bir dar ve sığ bakışın, gölgesiyle bile kavga eden bir hükümet etme anlayışının boy atmasına zemin hazırlamışken, Şeyh Edebalı’nın mana ve öğüt dolu hikmetli sözlerine sığınması gerçek yüzünü saklayamayacaktır.
Bugün, Türkiye ekonomisinin girdiği keskin virajı alamayarak, kayalıklardan aşağıya uçmasına mazeretler arayan Başbakan Erdoğan, kırılan, dökülen ve çöken ekonomiyi; dünü hatırlatarak ayağa kaldıracağını zannetmektedir.
Bu beyhude çabalar kendisini asla kurtaramayacak, bizim iktidar dönemimizdeki bazı olaylara göndermeler yapması ne kendisine ne de partisine hiçbir şey kazandırmayacaktır.
Özellikle partimizin iktidar ortağı olduğu dönemlerdeki ekonomik gelişmeleri gündeme taşıyarak, bunun üzerinden açıklarını kapatmaya çalışan kurnaz bir siyaset tertibiyle karşı karşıya bulunuyoruz.
Evet, doğrudur; hükümet ortağı olduğumuz dönemin kendisine has özellikleri ve şu anda burada ifade etmeyi gereksiz addettiğim birçok faktörün bir araya gelmesinden dolayı ekonomik buhranlar ortaya çıkmıştır.
Bu konuda gizleyeceğimiz, saklayacağımız bir husus yoktur ve bu zamana kadar da olmamıştır.
Bizden önceki dönemlerde biriken ve çoğalan sorunların da tek ve yegâne sorumlusu 57.Cumhuriyet Hükümet’i olmayacaktır.
Nitekim 2002 yılında, aziz milletimiz koalisyonu oluşturan partiler hakkında kesin hükmünü vermiş ve biz de gereken dersleri kendi adımıza alarak, ortaya çıkan siyasi sonuca saygı duymuşuzdur.
Yine de üç partili bir koalisyon hükümeti olmasına rağmen ve dönemin birçok zorlukları dikkate alındığında; ekonomideki savrulmayla başa çıkabilmek için çok ciddi çaba sarf edildiğini gözlerden uzak tutmamak gerekmektedir.
Bugün, Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı; iki hafta önce İskoçya’daki G–20 toplantısında, oturduğu masa etrafındaki ülkelerden, sadece Türkiye’nin bankacılık sektörü sebebiyle zarara uğramadığından bahsedebiliyorsa, bunun bizim aldığımız tedbirler sayesinde olduğunu da ikrar etmesi ahlaki ve tutarlılık gereği olacaktır.
Ve içinde bulunduğumuz şartlarda finansal anlamda büyük bir kaza yaşanmamışsa, dövizde enkazı çok geniş bir deprem olmamışsa, dünyada birçok banka batarken, bu alanda Türkiye’de herhangi bir sorun görülmemişse bu tamamen koalisyon hükümetimizin aldığı önlemler neticesindedir.
Geçmişi değiştirmek mümkün değilse de, geleceği şekillendirmek ve ona biçim vermek imkân dâhilindedir.
Başbakan Erdoğan’ın gelecek heyecan ve hedefi olmadığı için, içine girdiği bataklıkta çırpındıkça, geçmişin ipine sarılarak düzlüğe çıkacağı zehabına kapılmıştır.
Bu aslında karanlıkta ıslık çalan, ancak yüreği korkudan tir tir titreyen köşeye sıkışmış bir ruh halinin yansımasıdır.
Bu yaklaşım tarzı aynı zamanda, siyasi tarihimizde son kullanma tarihi dolan siyasetçilerin, sığındıkları ve kendilerini mahkeme önünde aklamak için hazırlık yapmaya başladıkları zihni bir şaşkınlığa işaret etmektedir.
Ve oldukça boş bir çabadır ve milletimize hiçbir faydası olmayacak bir meşguliyettir.
Hükümet olduğumuz zaman dilimindeki devlet iç borçlanma faiz oranı ve enflasyon seviyesini, bu dönemle kıyaslayarak, arada oluşan farkın insanımızın cebinde kaldığını iddia eden Başbakan Erdoğan, gerçekleri saptırmakta ve aziz milletimizin gelirlerini gerçekte kimlerin faize teslim ettiğini karıştırmaktadır.
Değerli arkadaşlarım, lütfen buraya dikkat buyurunuz; son 7 yıllık süreçte AKP hükümeti 225 milyar dolar faiz ödemesi yapmıştır. Peki, faize giden bu devasa paralar kimin cebinden çıkmış, kimin cebine girmiştir?
Bu dönemin şartları gereğince, krize karşı parasal genişlemeyle karşı koymaya çalışan, maliye politikasını gevşeten birçok ülkenin faiz oranları sıfıra yaklaşmışken, Türkiye’de gecelik borçlanma faizi yüzde 6,5; borç verme faiz oranı da yüzde 9 düzeyindedir.
Her ne kadar 2008 yılı Kasım ayında itibaren faizler belirli aralıklarla indirilmişse de, bu durum reel sektöre yansımamış, bankaların daha çok hazine bonosu almalarını teşvik etmiş ve yoğunlaştırmıştır.
Ve bu yolla, Ocak-Ekim arasında oluşan 43 milyar 232 milyon TL’lik bütçe açığının büyük bir bölümü finanse edilmiştir.
Nitekim bu yılın Ocak ayında 170,8 milyar dolar olan iç borç stoku, on ayda yaklaşık 50 milyar dolar artışla 220,7 milyar dolara ulaşmıştır. 2002 yılında 97 milyar dolar olan iç borç miktarının, yüzde 127’lik artışla ulaştığı şu anki aşama gerçekten de düşündürücüdür.
Faiz oranı teorik olarak inmesine rağmen, piyasa şartlarında gerilemesi daha güç ve zor olmaktadır. Ve bunun sıkıntısını üreten şirketlerimiz, çalışanlarımız fazlasıyla çekmişlerdir.
Yabancı fonların, finans kuruluşlarının, hatta Japon ev hanımlarının dahi düne kadar yüksek faizden dolayı oturdukları yerden anormal faiz gelirleri elde ettikleri hepinizin malumudur.
Bu süreç bugün dahi işlemekte, faiz oranları birçok ülkeye kıyasla hala yüksek olan Türkiye’nin, dışarı varlık transferi hızla devam etmektedir.
Yurtdışına hortumlanan ya da spekülasyon yaparak yolunu bulan içteki faiz tüccarlarına akan paralar, Başbakan Erdoğan’ın servetinden değil; işçimizin, memurumuzun, esnafımızın, emeklimizin alın terinden, göz nurundan karşılanmaktadır.
Bu itibarla, Başbakan Erdoğan’ın kalkıp ikide bir faiz oranları arasında karşılaştırma yaparak, milletimizi aldatması doğru, insaflı ve hakkaniyetli bir siyaset anlayışı olmayacaktır.
Ayrıca krizin derinleşmesinden bu tarafa, talep ve maliyet şartlarının yarattığı aşağı yönlü baskı sonucu, sadece Türkiye’de değil, dünyada da enflasyon gerilemiştir.
Ne var ki, Başbakan Erdoğan bunu da yanlış yorumlamış, Ekim ayı itibariyle 12 aylık artışı yüzde 5,11 olan tüketici fiyatında, 2002 yılından bugüne kadar 25 puanlık bir gerileme olduğunu ve bu farkın vatandaşlarımızın cebine girdiğini iddia etmiştir.
Enflasyonun düşmesi, hükümetin planlı ve önceden tayin edilmiş ve hazırlanmış ekonomi politikaları sayesinde olmamış; tamamen iç ve dış talep şartlarının belirleyiciliği çerçevesinde gerçekleşmiştir. Bundan dolayı da Merkez Bankası politika faiz oranlarını düşürebilmiştir.
Ama bu durum hayat pahalılığından bir şey kaybettirmemiştir.
Cebinde parası olmayan, yeterli geliri bulunmayan milyonlarca insanımız için enflasyonun düşüp, çıkması zaten bir anlam ifade etmemiştir.
Alış verişlerini gramla yapan vatandaşlarımız için, şartlar daha da ağırlaşmıştır. Önümüzdeki Kurban Bayramında, yükselen kurbanlık fiyatları vatandaşlarımızın kurban ibadetini yapmalarına mani olacak düzeye ulaşmıştır.
AKP, yolun başında kimlerle kol kola olduğunu, güç birliğini yaptığını ve birlikte yürüdüğünü esasen göstermiştir.
Bunların; Ortadoğu şeyhleri, milli varlıklarımıza göz diken ve bir otelin erzak kapısından girerek Başbakanla ihale pazarlıkları yapan Oferler, Ogerler, küresel tefeciler, faiz vurguncularından başkası olmadığı tüm açıklığıyla ortaya çıkmıştır.
Başbakan Erdoğan aksi yönde ne kadar propaganda yaparsa yapsın, devri iktidarı; pahalılık olmuş, işsizlik olmuş, zam ve faizle bütünleşmiş, açlık ve yoksullukla birleşmiş, çatışma ve kaosun hâkim olduğu karanlık bir dönemin adı olmuştur.
Hiçbir iddia, söz ve eylem gerçeklerin üstünü örtemeyecek, ekonomik sorunlar AKP’nin gelişine nasıl ortam hazırladıysa, gidişine de mutlaka neden olacaktır.
Konuşmama son verirken, önümüzdeki günlerde kutlayacağımız mübarek Kurban Bayramınızı tebrik ediyor, bayramın milletimize, devletimize hayırlar getirmesini ve içinde bunaldığımız sorunlarda çıkış için bir fırsat vermesini yüce Allah’tan niyaz ediyorum.
Hepinizi Saygılarımla Selamlıyorum.